Bölüm 1: Yolların Ayrılışı
Kasaba, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyordu. Güneş, ufuktaki tepelerin ardında altın bir alev gibi yükselirken, sokaklar henüz sessizdi. Erdem ve Kemal, eski taş evlerinin önünde, sırt çantalarını hazırlamış, yola çıkmak için son eşyalarını bağlıyordu. Kasabanın ortasındaki meydan, onları uğurlamak için toplanan birkaç komşuyla doluydu. Hava, bahar kokusuyla taze; çınar ağaçlarının yaprakları, hafif bir rüzgârla usulca sallanıyordu.
Erdem, uzun boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Yüzünde her zaman sakin bir tebessüm taşırdı; gözleri, sanki ufka değil, daha ötesine, görünmeyene bakardı. Kemal ise daha kısa, daha inceydi; kaşları sürekli çatık, dudakları her an bir şikâyete hazır gibi bükülüydü. İkisi de aynı sokakta büyümüş, aynı ekmekten yemiş, aynı oyunları oynamıştı. Ama şimdi, yürekleri farklı yollara çağırıyordu.
Erdem, çantasını omzuna vururken kasabanın yaşlı demircisi Hüseyin Efendi’ye döndü. “Hüseyin Amca, dua et bize. Yolumuz uzun, niyetimiz ticaret ama gönlümüz de ferah dönsün istiyoruz.”
Hüseyin Efendi, ak sakalını sıvazladı, gözleri Erdem’de bir baba şefkatiyle parladı. “Erdem oğlum, senin kalbin temiz. Allah yolunu açık etsin. Ama şu Kemal’e dikkat et, o biraz… Hani, nefsine düşkün.”
Kemal, bunu duyunca kaşlarını daha da çattı. Çantasını yere bırakıp kollarını kavuşturdu. “Neymiş benim nefsime düşkünlüğüm, Hüseyin Efendi? Ben keyfime bakarım, kime ne zararım var?”
Erdem araya girdi, sesi yumuşak ama kararlıydı. “Kemal, alınma hemen. Hüseyin Amca iyiliğimiz için söylüyor. Bak, bu yolculuk ikimize de ya bereket ya da bela getirir. Niyetimiz neyse, onu buluruz.”
Kemal alaycı bir kahkaha attı. “Bereket mi? Senin dualarınla mı dolacak kesem, Erdem? Ben kendi bildiğimi yaparım, sen de şu Allah’ına sığınırsın. Bakalım hangimiz daha kârlı çıkar.”
Meydandaki komşulardan biri, genç bir kadın olan Ayşe, elinde bir su testisiyle yaklaştı. Erdem’e testiyi uzattı, gözleri utangaç ama samimiydi. “Erdem Abi, yolun açık olsun. Annem dedi ki, suyunuz bol olsun, susuz kalmayın.”
Erdem testiyi aldı, Ayşe’ye teşekkürle gülümsedi. “Sağ ol, Ayşe. Annene selam söyle, duası bize yeter.” Sonra Kemal’e döndü, testiyi ona uzattı. “Al, sen de iç. Yol uzun, birbirimize destek olalım.”
Kemal testiyi aldı ama yüzünü buruşturdu. “Su mu? Ben şarap taşırım yanımda, Erdem. Susuzluk mu öldürecek beni?” Testiden bir yudum alıp geri verdi, gözleri meydandaki kalabalığa kaydı. “Hadi, fazla oyalanmayalım. Bıktım bu kasabanın lafından.”
O sırada kasabanın imamı Hacı Osman, bastonuna dayanarak yanlarına geldi. İki yiğidi süzdü, sonra Erdem’e hitap etti. “Oğlum, senin gözlerin nur dolu. Yolun aydınlık olsun. Ama Kemal… Senin gönlün karışık, dikkat et, karanlık yollar insanı yutar.”
Kemal’in sabrı taştı. “Yeter be! Herkes bana akıl veriyor. Ben yolumu bilirim, Hacı Efendi. Erdem’le aynı kasabadan çıktık, ama aynı adam değiliz!”
Erdem, dostunun öfkesini yatıştırmak için elini omzuna koydu. “Kemal, sakin ol. Kimse sana düşman değil. Bak, güneş yükseliyor, yola koyulalım. Güneye mi gideceksin, kuzeye mi?”
Kemal derin bir nefes aldı, öfkesini yuttu. “Güneye. Orada pazarlar daha canlıymış, öyle duydum. Sen nereye?”
Erdem ufka baktı, sesinde bir huzur vardı. “Kuzeye. Orada bir dostum var, hem ticaret yaparız hem gönlümüzü dinleriz.”
Hacı Osman başını salladı. “İyi seçim, Erdem. Kuzey, bereket diyarıdır derler. Güney ise… Neyse, Allah ikinizi de korusun.”
Meydandaki kalabalık usulca dağılırken, iki yiğit son kez birbirine baktı. Erdem’in gözlerinde bir veda, Kemal’inkilerde bir meydan okuma vardı. Çınarın gölgesinde durdular, rüzgâr dalları oynattı. Erdem son bir söz söyledi. “Kemal, dünya sana ne gösterirse, unutma: Kalbinle bakarsan hakikati bulursun.”
Kemal omuz silkti, alaycı bir gülüşle cevap verdi. “Senin hakikatin bana ağır gelir, Erdem. Ben kendi yolumu çizerim.”
Ve o an, yollar ayrıldı. Erdem kuzeye, Kemal güneye doğru ilk adımlarını attı. Kasaba geride kaldı, güneş zirveye tırmandı. Tozlu patikalar, iki dostu farklı kaderlere taşıyordu. Erdem’in gönlünde bir dua, Kemal’inkinde bir gölgeyle, hikâye başlamış oldu.
Bölüm 2: Kemal’in Karanlık Diyarı
Kemal, kasabadan ayrıldıktan sonra günlerce yürüdü. Güneş, sırtını kavuruyor, rüzgâr tozlu patikalardan yüzüne kum taneleri fırlatıyordu. Çantası ağır, gönlü daha da ağırdı. Güneye doğru ilerledikçe, ağaçlar seyrekleşti, kuş sesleri kesildi. Ufukta gri bir duman belirdi; nihayet bir memleketin silueti gözüne çarptı. Ama bu yer, ne bir huzur ne bir sıcaklık vaat ediyordu. Duvarları yıkık, sokakları çamurlu bir kasabaydı burası. Hava, yanık kokusuyla doluydu.
Kemal, kasabanın girişinde durdu. Etrafına bakındı; birkaç sıska köpek uluyordu, uzaklarda bir kadın feryat ediyordu. Çantadan şarap matarasını çıkardı, bir yudum aldı. “Hani canlı pazarlar dediler? Burası mezarlık gibi,” diye mırıldandı kendi kendine. Adımlarını hızlandırıp içeri girdi.
Sokaklarda birkaç gölge dolaşıyordu. Yüzleri solgun, gözleri korku dolu insanlar, ona şüpheyle bakıyordu. Bir köşede, zincirlerle bağlı bir adam yerde yatıyordu. Kemal ona yaklaştı, kaşlarını çatarak sordu: “Hey, neyin var senin? Niye böyle bağlısın?”
Adam başını güçlükle kaldırdı, sesi titrekti. “Yabancı, burası lanetli bir yer. Borcumu ödeyemedim, zalimler beni zincire vurdu. Kaç, eğer canın varsa!”
Kemal alayla güldü, matarasından bir yudum daha aldı. “Kaçayım da nereye? Hepiniz birbirinize düşmansınız, belli. Zalim dediklerin kim?”
Adam gözlerini yere dikti, fısıldadı: “Kara Hasan… Bu kasabanın efendisi. Her şeyi o alır, kimseyi bırakmaz.”
Kemal omuz silkti, adama sırtını döndü. “Bana ne sizin derdinizden? Ben ticaret için geldim, alır giderim.” Ama içinden bir ses, bu kasabanın onu kolay bırakmayacağını söylüyordu.
İlerledikçe kasabanın hali daha da netleşti. Bir sokakta, iki adam bir kadının ekmeğini çalmaya çalışıyordu. Kadın çığlık attı: “Bırakın, bu son lokmamız! Çocuklarım aç!” Kemal durdu, bir an kadına baktı. Gözleri dolmuştu, ama sonra başını çevirdi. “Herkes kendi başının çaresine baksın,” diye mırıldandı, vicdanını susturmak için matarasını ağzına götürdü.
Akşam çöktüğünde, kasabanın tek meyhanesine sığındı. Kapıdan girer girmez, duman ve ter kokusu burnuna çarptı. İçeride birkaç adam, masalarda kumar oynuyor, kahkahalar atıyordu. Kemal bir köşeye oturdu, meyhaneciye seslendi: “Hey, bir kupa şarap getir! Çabuk!”
Meyhaneci, şişman ve suratsız bir adamdı. Kupayı masaya koyarken sırıttı. “Yabancı mısın? Buraya gelen ya hırsız olur ya av. Hangisisin?”
Kemal kupayı kaptı, bir dikişte yarısını içti. “Ben yolcuyum, ne hırsızım ne av. Ticaret için geldim, o kadar.”
Meyhaneci gözlerini kıstı. “Ticaret ha? Kara Hasan duymadan işini bitir, yoksa kesen de gider, canın da.”
Kemal’in eli kupada dondu. “Bu Kara Hasan da kim? Herkes ondan mı korkuyor?”
Meyhaneci omuz silkti, sesini alçalttı. “Korkmak ne kelime, buranın kralı o. Vergi toplar, kan döker, ne isterse alır. Dikkat et, yabancı.”
Gece ilerledikçe, meyhanenin gürültüsü Kemal’in kulaklarında uğuldamaya başladı. Dışarıdan yetimlerin ağlayışı, rüzgârın uluması, kasabanın feryadı iç içe geçti. Şarap, bu sesleri bastırmak için tek çaresiydi. Bir an masaya yumruğunu vurdu, kendi kendine söylendi: “Bu dünya zaten çöplük! Ne umdum, ne buldum!”
Ama vicdanı susmuyordu. Kadının çığlığı, zincirli adamın yalvarışı, hepsi kafasında dönüp duruyordu. Şaraba sarıldıkça, kasabanın karanlığı ruhuna daha çok işliyordu. Gözleri kapanırken, son bir düşünce geçti aklından: “Erdem… O şimdi ne yapıyor acaba?”
Kemal, karanlık diyarda ilk gecesini böyle geçirdi. Çantası hâlâ dolu, ama gönlü bomboştu. Kasaba, onu yutmaya hazır bir canavar gibi bekliyordu.
Bölüm 3: Erdem’in Aydınlık Bahçesi
Erdem, kasabadan ayrıldığından beri kuzeye doğru yol alıyordu. Güneş, ona dost gibi gülümsüyor, rüzgâr yolunu serinletiyordu. Patikalar yeşile büründü, ağaçlar sıklaştı, kuşlar şen şakımaya başladı. Günler sonra, ufukta bir memleket belirdi. Bu yer, sanki gökten inmiş bir bahçeydi. Taş duvarları çiçeklerle süslü, çatıları kırmızı kiremitlerle kaplıydı. Uzaklardan davul sesleri, zikir nağmeleri yükseliyordu. Erdem’in yüzüne bir tebessüm yayıldı. Çantasını düzeltti, adımlarını hızlandırdı.
Kasabanın girişinde, bir çeşmenin başında durdu. Su, berrak ve soğuk, taş oluklardan çağlıyordu. Yanında, elinde testilerle bir genç kız bekliyordu. Erdem selam verdi: “Hayırlı günler, bacım. Bu ne güzel bir yer, adı nedir buranın?”
Kız gülümsedi, utangaç ama içten. “Hayırlı günler, ağabey. Burası Yeşilova. Hoş geldin, yolcu musun?”
Erdem başını salladı, matarasını çeşmeden doldurdu. “Evet, ticaret için geldim. Ama bu huzur, sanki beni başka bir niyetle çağırdı.”
Kız gözlerini parıldatarak cevap verdi: “Yeşilova’da huzur boldur. Herkes dost, herkes şükür içindedir. İleride pazar var, oraya git, görürsün.”
Erdem teşekkür etti, kasabanın içine doğru yürüdü. Sokaklar cıvıl cıvıldı. Çocuklar koşuşuyor, kadınlar kapı önlerinde sohbet ediyor, erkekler tezgâhlarını kuruyordu. Bir meydanda, yaşlı bir adam davul çalıyor, etrafındaki gençler zikirle dönüyordu. Erdem durup seyre daldı. Kalbi, bu neşeyle dolup taşıyordu.
Pazara vardığında, tezgâhlar göz kamaştırıyordu. Baharat kokuları, taze ekmek kokusu, ipek kumaşların renkleri havada dans ediyordu. Bir tüccar, sakalı kırçıl, yüzü güleç, Erdem’e seslendi: “Hoş geldin, yiğit! Yeni yüzsün, nerden geldin?”
Erdem yaklaştı, elini göğsüne koyup selam verdi. “Hoş bulduk, amca. Güneydeki kasabadan geldim, ticaret için buradayım. Adım Erdem.”
Tüccar, adını duyunca daha da gülümsedi. “Erdem ha? İsmin gibi adamsın belli. Benim adım da Yusuf. Gel, tezgâhıma bak, ne istersen al, ne satarsan sat.”
Erdem çantasını açtı, kasabadan getirdiği deri kemerleri çıkardı. “Bunlar elimde kaldı, iyi iş görür mü sence?”
Yusuf kemerleri inceledi, başını salladı. “Eline sağlık, güzel mal. Burada satılır, hem de iyi fiyata. Ama önce şenliğe katıl, sonra ticaret yaparız.”
Erdem şaşırdı. “Şenlik mi? Ne şenliği bu?”
Yusuf göz kırptı. “Bugün askere uğurlama var. Gençler görev için gidiyor, biz de onları zikirle, davulla yolcu ediyoruz. Ölüm burada terhis, doğum göreve başlamaktır. Gel, gör.”
Erdem, Yusuf’un peşinden meydanın ortasına yürüdü. Orada, gençler sıraya dizilmiş, aileleri onlara sarılıyordu. Bir hoca, yüksek sesle dua ediyordu: “Allah’ım, bu yiğitleri koru, yollarını açık et!” Kalabalık, tekbirlerle karşılık verdi. Davullar çaldı, nağmeler yükseldi. Erdem’in gözleri doldu, ama bu, mutluluktan bir damlaydı. “Allah’ım, ne büyük lütuf!” diye içinden geçirdi.
Gün batarken, Yusuf’la tezgâha döndüler. Erdem’in kemerleri kısa sürede satıldı, kesesi altınla doldu. Ama asıl kazancı, gönlündeki ferahlıktı. Yusuf, ona bir bardak çay uzattı. “Erdem, sen buraya ait gibisin. Kalır mısın biraz?”
Erdem çayı aldı, ufka bakarak cevap verdi. “Belki, Yusuf Amca. Ama önce yolumu tamamlayayım. Bu huzur, beni nereye götürürse oraya giderim.”
Gece, Yeşilova’da yıldızlar parlıyordu. Erdem, bir hana yerleşti. Yatarken, kasabadaki dostunu düşündü. “Kemal… Acaba o şimdi ne haldedir?” Gönlü, bir an burkuldu. Ama sonra dua etti, uykuya daldı. Yeşilova, ona kollarını açmış, bir bahar gibi kucaklıyordu.
Bölüm 4: Zıtlığın Gölgesi
Kemal, kasabanın karanlık sokaklarında günlerdir dolaşıyordu. Şarap matarası elinden düşmüyor, gözleri her geçen gün daha çok kararıyordu. Pazar bulmak umuduyla geldiği bu yer, ona sadece korku ve keder sunmuştu. Bir akşam, meyhaneden çıkarken sendeledi, çamurlu bir sokağa düştü. Etrafında gölgeler belirdi; üç adam, ellerinde sopalar, ona yaklaştı. Biri, dişleri çarpık, sesi hırıltılı, öne çıktı.
“Hey, yabancı! Kesende ne var, göster bakalım!”
Kemal ayağa kalkmaya çalıştı, ama dizleri titriyordu. Matarayı yere fırlattı, öfkeyle bağırdı: “Ne istiyorsunuz benden? Zaten bir şeyim kalmadı!”
Adam sırıttı, sopasını Kemal’in omzuna dayadı. “Kara Hasan’a vergi borcun var. Herkes öder, sen niye kaçıyorsun?”
Kemal’in gözleri faltaşı gibi açıldı. “Vergi mi? Ben yolcuyum, ne vergisi? Kim bu Kara Hasan, tanımıyordum bile!”
Diğer adamlardan biri kahkaha attı. “Tanımıyordun, ama o seni tanır. Buraya giren, ondan izinsiz çıkamaz. Keseni ver, yoksa kemiklerini kırarız!”
Kemal çantasını sıkıca tuttu, ama korku yüreğini kemiriyordu. “Alın da defolun!” Çantadan birkaç gümüş çıkardı, yere attı. Adamlar paraları kaptı, kahkahalarla uzaklaştı. Kemal dizlerinin üstünde kaldı, başını ellerinin arasına aldı. “Bu ne lanet yer… Erdem haklı mıydı yoksa?” Vicdanı, şarapla bastıramadığı bir hançer gibi saplanıyordu.
Aynı saatlerde, Erdem Yeşilova’da bir başka dünyadaydı. Yusuf’la pazarda oturmuş, çay içiyor, gelen geçenle selamlaşıyordu. Meydanda bir şenlik daha başlamıştı; bu kez, yeni doğan bir bebeğin kulağına ezan okunuyordu. Erdem, kalabalığın arasına karıştı. Bir bilge, uzun sakallı, gözleri derin, dua ediyordu. Erdem yaklaştı, usulca sordu: “Efendi, bu ne güzel âdet. Her şeyiniz şükürle mi doluyor?”
Bilge başını kaldırdı, Erdem’i süzdü. “Evet, oğul. Burada ölüm terhis, doğum görevdir. Her anı Allah’a bağlarız, o yüzden huzur buluruz. Senin gözlerin de nur dolu, nerden geldin?”
Erdem tebessüm etti, göğsüne elini koydu. “Güneydeki kasabadan, efendim. Adım Erdem. Ticaret için geldim, ama burada gönlüm zenginleşti.”
Bilge onayladı, sesi sakin ama güçlüydü. “İman, cennetin anahtarıdır, Erdem. Sen bunu biliyorsun. Ama söyle, yanında gelen yok mu?”
Erdem’in yüzü bir an gölgelendi. “Vardı… Kemal adında bir dostum. O güneye gitti, ben kuzeye. Acaba o şimdi ne haldedir?”
Bilge, elini Erdem’in omzuna koydu. “Dua et ona, oğul. Kalbi karanlığa düşen, ışığı bulmadan huzur bulamaz.”
O sırada Kemal, kasabanın karanlık bir köşesinde, bir ağacın dibine çökmüştü. Elinde boş matara, gözleri uzaklara dalmıştı. Bir kadın, kucağında çocuğuyla yanından geçti, yalvardı: “Efendi, bir lokma ekmeğin var mı? Çocuğum aç!”
Kemal başını çevirdi, sesi sertti. “Bende bir şey yok, çek git!” Kadın ağlayarak uzaklaştı. Ama o ağlayış, Kemal’in kulaklarında çınladı. Elleriyle kulaklarını kapadı, bağırdı: “Susun hepiniz! Bırakın beni!” Şarap bitmişti, vicdanı ise susmuyordu.
Erdem ise Yeşilova’da, bilgenin sözlerinden sonra pazara döndü. Yusuf, ona bir kese altın uzattı. “Erdem, kemerlerin hepsi satıldı. Al, hakkın bu. Ama yüzün niye solgun?”
Erdem altını aldı, ama gözleri dalgındı. “Dostumu düşündüm, Yusuf Amca. Güneyde, karanlık bir yerdeymiş gibi hissediyorum. Keşke yanımda olsaydı.”
Yusuf iç çekti, çayından bir yudum aldı. “Herkes kendi yolunu seçer, yiğit. Sen dua et, gerisi Allah’a kalmış.”
Gece çöktüğünde, Kemal kasabanın soğuk toprağında uyuyakaldı. Rüyasında Erdem’i gördü; ona el uzatıyor, ama Kemal o ele ulaşamıyordu. Erdem ise Yeşilova’da, hanın penceresinden yıldızlara bakıyordu. “Allah’ım, Kemal’i koru,” diye dua etti. İki yiğit, zıt diyarlarda, zıt kaderlerle yüzleşiyordu.
Bölüm 5: Yüzleşme
Günler, haftalar geçmişti. Kemal, karanlık kasabadan kaçarcasına kuzeye doğru yola koyulmuştu. Çantası hafif, gönlü ağırdı. Şarap matarası boşalmış, gözleri çökmüştü. Ayakları, onu bilmeden Erdem’in yoluna sürüklüyordu. Erdem ise Yeşilova’dan ayrılmış, ticaretini tamamlayıp kasabaya dönmek için güneye iniyordu. İki yiğit, bir kavşakta, tozlu bir yolun ortasında karşılaştı. Güneş batmak üzereydi; gökyüzü, turuncu ve morla boyanmıştı.
Erdem, uzaktan Kemal’in siluetini tanıdı. Adımları hızlandı, ama dostunun haline bakınca yüreği burkuldu. Kemal’in üstü başı yırtık, yüzü kir içindeydi. Erdem yaklaştı, sesi şefkatle titredi: “Kemal! Bu ne hal, dostum? Ne oldu sana?”
Kemal başını kaldırdı, Erdem’i görünce bir an duraksadı. Gözleri donuk, sesi kırık çıktı: “Bırak beni, Erdem. Dünya iğrenç bir yer, hepsi bu. Seni görünce daha beter oldum.”
Erdem, Kemal’in yanına diz çöktü, elini omzuna koydu. “Hayır, Kemal, bırakmam. Neler yaşadın, anlat. Bu halin ne?”
Kemal başını çevirdi, ufka daldı. “Karanlık bir kasaba… Zalimler, hırsızlar, feryatlar… Her şeyimi aldılar, Erdem. Şarap bile kurtarmadı beni.” Gözleri doldu, ama ağlamamak için dişlerini sıktı. “Sen haklıymışsın, ama dünya zalim.”
Erdem’in yüzü ciddileşti, ama sesi hâlâ yumuşaktı. “Dünya zalim değil, Kemal. Sen ona karanlıkla baktın, o da sana karanlık verdi. Ben Yeşilova’da huzur buldum, şenlik gördüm, dostluk yaşadım. Niye böyle yaptın kendine?”
Kemal öfkeyle yerden bir taş aldı, fırlattı. “Huzur mu? Şenlik mi? Benim gördüğüm yetimlerin ağlayışı, zalimlerin kahkahası! Senin Yeşilova’n bende yoktu, Erdem!”
Erdem derin bir nefes aldı, gözlerini Kemal’in gözlerine kilitledi. “Yeşilova bende de yoktu, Kemal. İmanla buldum onu. Sen şaraba sığındın, ben Allah’a. Aklını başına al, kalbini temizle. Hakikati gör!”
Kemal’in eli titredi, taş yere düştü. Sesinde bir çaresizlik vardı: “Hakikat mi? Nerede o? Bende sadece keder var, Erdem. Bırak beni, bataklıkta kalayım.”
Erdem ayağa kalktı, sesi bir gök gürültüsü gibi yükseldi: “Hayır, Kemal! Bataklıkta kalmazsın! Hakikat burada, imanda! Sen nefsine kul oldun, karanlığa teslim oldun. Uyan, dostum! Ben seni bırakmam!”
O an, Kemal’in içinde bir şey kırıldı. Gözlerinden yaşlar süzüldü, dizlerinin üstüne çöktü. “Haklısın… Ben kayboldum, Erdem. Şarap beni kör etti, vicdanımı susturdum. Ne yaptım ben?”
Erdem eğildi, dostunu kollarından tuttu, kaldırdı. “Geçmişi bırak, Kemal. Pişmanlık, yeni bir başlangıçtır. Gel, benimle yürü. Yeşilova’ya gidelim, sana da huzur versin.”
Kemal ağlayarak başını salladı, sesi hıçkırıklarla kesildi: “Allah senden razı olsun, Erdem. Beni cehennemden çektin. Haklıymışsın… İmanmış asıl yol.”
Erdem gülümsedi, Kemal’in omzuna sarıldı. “İman, her kapıyı açar, dostum. Hadi, yolumuz uzun.”
Güneş ufukta kaybolurken, iki yiğit kuzeye doğru yürümeye başladı. Kemal’in gözleri hâlâ ıslak, ama içinde bir ışık yanıyordu. Erdem ise dostunu kurtardığı için şükrediyordu. Kavşak geride kaldı, kaderleri yeniden birleşti.
Bölüm 6: Yeni Bir Başlangıç
Erdem ve Kemal, kavşaktaki yüzleşmeden sonra kuzeye, Yeşilova’ya doğru yola koyulmuştu. Güneş yeniden doğarken, yollar yeşile büründü, kuş sesleri kulaklarını okşadı. Kemal’in adımları hâlâ zayıf, ama gözlerinde bir umut ışığı parlıyordu. Erdem, dostunun koluna girmiş, ona destek oluyordu. Matarasını uzattı, gülümsedi: “Al, Kemal. Su iç, şarap geride kaldı.”
Kemal matrayı aldı, bir yudum içti. Suyun serinliği boğazından geçerken, yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. “Haklısın, Erdem. Su bile başka şimdi. Sanki yeniden doğdum.”
Erdem başını salladı, sesinde bir huzur vardı. “İmanla doğdun, dostum. Yeşilova’da bunu daha iyi anlayacaksın.”
Günler sonra, Yeşilova’nın çiçekli duvarları ufukta belirdi. Davul sesleri, zikir nağmeleri rüzgârla taşınıyordu. Kemal, kasabayı görünce durdu, gözleri faltaşı gibi açıldı. “Bu mu senin Yeşilova’n? Erdem, burası… Burası bir rüya gibi!”
Erdem güldü, dostunu içeri davet etti. “Rüya değil, hakikat. Gel, gör.”
Kasabanın girişinde, Yusuf onları fark etti. Koşarak yanlarına geldi, Erdem’e sarıldı. “Erdem, yiğit! Geri döndün! Bu kim, yeni bir dost mu?”
Erdem, Kemal’i öne çıkardı. “Eski dostum, Yusuf Amca. Adı Kemal. Biraz yoruldu yolda, ama şimdi bizimle.”
Yusuf, Kemal’i süzdü, sonra elini uzattı. “Hoş geldin, Kemal. Yeşilova herkese kucak açar. Gel, pazara gidelim, bir çay içersiniz.”
Kemal elini sıktı, sesi titrek ama samimiydi. “Sağ ol, Yusuf Amca. Ben… Buraya layık mıyım bilmem, ama Erdem beni getirdi.”
Pazarda, tezgâhlar yine bereketle doluydu. Çocuklar koşuşuyor, kadınlar şarkı söylüyordu. Bir meydanda, gençler bir şenlik için hazırlanıyordu. Kemal, bu neşeyi görünce donup kaldı. Erdem’e döndü: “Erdem, sen burada huzur buldum demiştin… Hakikaten, bu nasıl bir yer?”
Erdem omzuna vurdu, gülümsedi. “İmanla yaşayan bir yer, Kemal. Burada her şey şükürle başlar, şükürle biter. Ölüm terhis, doğum görev. Sen de bunu hissedeceksin.”
O sırada bilge, uzun sakalıyla kalabalığın arasından çıktı. Erdem’i tanıyıp yanlarına geldi. “Erdem, oğul! Geri döndün. Yanındaki bu yiğit kim?”
Erdem, Kemal’i tanıttı. “Dostum Kemal, efendim. Güneyde kaybolmuştu, ama şimdi burada.”
Bilge, Kemal’in gözlerine baktı, sanki ruhunu gördü. “Kaybolmak, bulmanın ilk adımıdır, oğul. Pişmanlık duydun mu?”
Kemal başını eğdi, gözleri doldu. “Duygum, efendim. Karanlıkta battım, şarapla kendimi kör ettim. Erdem beni kurtardı.”
Bilge elini Kemal’in omzuna koydu, sesi sakin ama derin çıktı: “Pişmanlık, cennete açılan kapıdır. İmanla yürü, oğul. Yeşilova sana da yuva olur.”
Gece çöktüğünde, Erdem ve Kemal bir hana yerleşti. Pencereden yıldızlar görünüyordu. Kemal, sessizce Erdem’e döndü: “Erdem, bana bu şansı verdiğin için… Allah senden razı olsun. İmana hamd olsun.”
Erdem gülümsedi, dostunun elini sıktı. “İslam’a ve imana ebedi şükürler olsun, Kemal. Artık kardeşiz, bu yolda beraberiz.”
Yeşilova, şenliklerle doluyken, Kemal’in ruhu da çiçek açtı. Şarap geride kalmış, vicdanı huzur bulmuştu. İki yiğit, yeni bir başlangıçla uykuya daldı. Dünya, artık bir zikir bahçesiydi.
Son Söz
Ve böylece, Erdem ile Kemal’in hikâyesi burada biter. Karanlık, bir an için galip sanılır, ama nur, sabırla yolunu bulur. Yeşilova, sadece bir kasaba değil, imanın yeşerdiği bir bahçedir. Kemal, şarabı bırakıp suya uzandı; Erdem, dostunu bırakmadı. Dünya, ne zalimdir ne de cömert; o, sana senin gözlerinle bakar. Ey okuyan, bu satırları kapatırken düşün: Senin yolun nereye? Kalbin neyi seçer? İman yolcuları, dualarıyla uğurlanır; gerisi, sonsuz bir şükürle tamamlanır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlarda paylaşın!