Bölüm 7: İkinci Sınav – Sabır
Vahanın öğle sıcağı, çöldeki her şeyi kavuruyordu. Hurma ağaçlarının gölgeleri bile erimiş, kumlar alev gibi parlıyordu. Kerim, Azamet’in çadırının önünde, reisle yüz yüze duruyordu. İlk sınavı geçmişti, ama alamete ulaşmak için ikinci bir kapı açılmalıydı: sabır. Azamet, elinde asasıyla Kerim’i süzdü, sonra çadırın dışına işaret etti. Vahanın ortasında, gölgesiz bir kaya yükseliyordu; sert, sıcak, yalnız.
Azamet, derin bir sesle emrini verdi: “İkinci sınavın sabır, Kerim. O kayanın üstüne otur. Gün batana kadar orada kalacaksın. Ne su iste, ne gölge. Şikâyet edersen, alameti unut.”
Kerim yutkundu, gözleri kayaya kaydı. Sıcak, taşın üstünden dalgalar gibi yükseliyordu. Ama Azamet’in alametine olan arzusu, korkusundan büyüktü. Başını eğdi: “Emrinize uyacağım, efendim. Gün batana kadar sabredeceğim.”
Azamet başını salladı: “Güzel. Sabır, alametimin temelidir. Çöldeki yolcu, susuzluğa da korkuya da dayanmalı. Git, yerini al.”
Kerim, kayaya doğru yürüdü. İlk adımlarında sıcağı hissetti; kumlar ayakkabılarının içini yakıyordu. Kayaya tırmandı, üstüne oturdu. Güneş, tam tepesindeydi; ne bir bulut, ne bir esinti vardı. Dakikalar geçtikçe, ter alnından süzülmeye başladı. Dudakları kurudu, boğazı yanmaya başladı. Ama içinden fısıldadı: “Azamet’in adıyla gezeceğim. Bu sınavı geçeceğim.”
Saatler geçti. Güneş, yavaşça batıya kayarken, Kerim’in bedeni yorgunlukla titriyordu. Bir an, çadırdan su isteyen bir hizmetkârın sesini duydu. “Reis, su getireyim mi?” diye seslendi hizmetkâr. Azamet’in cevabı sertti: “Hayır. O kendi sınavında. Sabrederse, alamet onun olacak.” Kerim bunu duyunca dişlerini sıktı, susuzluğa rağmen ses çıkarmadı.
Gözleri, vahanın yeşiline kaydı. Hurma ağaçları, su birikintileri… Hepsi öyle yakın, ama bir o kadar uzaktı. İçinden geçirdi: “Çöldeki yolcular böyle mi yaşıyor? Azamet’in adıyla gezenler, sabırla mı güç buluyor?” Bir an, su istemek için ağzını açtı, ama hemen kapattı. “Hayır,” diye mırıldandı kendi kendine, “şikâyet etmeyeceğim.”
Gün batarken, güneş ufku kızıla boyadı. Kerim’in dudakları çatlamış, gözleri yorgunluktan kapanıyordu. Ama hâlâ kayanın üstündeydi, hâlâ sessizdi. Azamet, çadırın girişinden çıkıp ona yaklaştı. Asasını yere vurdu, sesi çöldeki bir ferman gibi yükseldi: “Kalk, Kerim. Gün battı. Sınavın bitti.”
Kerim, titreyen bacaklarla kayadan indi, Azamet’in önüne diz çöktü. Zayıf bir sesle sordu: “Geçtim mi, efendim?”
Azamet’in yüzünde bir onay belirdi: “Geçtin. Sabrettin, şikâyet etmedin. Çöldeki yolcu, susuzluğa da sıcağa da dayanır. Alametim, sabredenlerin elinde anlam bulur.”
Kerim’in gözleri doldu, minnetle cevap verdi: “Size teşekkür ederim, efendim. Bu sınav, bana çöldeki hayatı öğretti.”
Azamet elini uzattı, Kerim’i ayağa kaldırdı: “Aferin. Ama bir sınav daha var. Cesaretin sınanacak. Yarın şafakta hazır ol. Şimdi git, su iç, dinlen.”
Kerim başını eğdi: “Emrinize uyacağım, efendim.” Çadıra döndü, hizmetkâr ona bir kap su getirdi. Suyu yudumlarken, dudaklarındaki çatlaklar serinlikle doldu. “Bu su, sabrımın ödülü,” diye fısıldadı kendi kendine.
Hizmetkâr, Kerim’in yanına oturdu, merakla sordu: “Nasıl dayandın, yolcu? O sıcakta ben olsam yalvarırdım.”
Kerim gülümsedi: “Azamet’in mendilinin açacağı kapıları hayal ettim. Onun adıyla gezmek, her şeye değer. Sabır, o alametin kapısını açtı.”
Hizmetkâr başını salladı: “Haklısın. Reis, sabredenleri sever. Üçüncü sınavı da geçersen, alamet senin olacak.”
Kerim, minderine uzandı, gözlerini çadırın tavanına dikti. İki sınavı geçmişti; bilgelik ve sabır, onu Azamet’in alametine yaklaştırmıştı. Ama cesaret sınavı, henüz önündeydi. Çöldeki başka bir köşede, Demir hâlâ kibrinin enkazında yatarken, Kerim umudunu bir adım daha büyütüyordu. Vaha, sessizce üçüncü sınavı bekliyordu.
Bölüm 8: Demir’in Karanlığı
Çöldeki üçüncü günün akşamı, Demir’in umudu kumlara gömülmüştü. İlk haydut saldırısından beri yaralıydı; gömleği yırtılmış, dudağı kanamış, heybesinde ne su ne ekmek kalmıştı. Çadırın kapısından kovulduğunda, dizlerinin üstüne çökmüş, kibrinin ağırlığını omuzlarında taşıyordu. Güneş batarken, gökyüzü ona alay eder gibi kızıla boyanıyordu. Ama çöldeki kader, Demir’e henüz son sözünü söylememişti.
Tökezleyerek ilerledi, gözleri ufukta bir umut aradı. Uzakta, kumların arasında bir su birikintisi parıldadı. Kalbi hızlandı; belki bu, hayatta kalma şansıydı. Adımlarını sıklaştırdı, dizlerindeki ağrıya aldırmadan koştu. Birikintiye vardığında, ellerini suya daldırdı, dudaklarına götürdü. Serinlik, çatlamış ağzını rahatlattı. “Sonunda…” diye mırıldandı, sesi zayıf ama umutluydu. Ama o an, atların nal sesleri yeniden yükseldi.
Haydutlar, yine gölgeler gibi belirdi. Aynı iri yarı baş haydut, atından inip Demir’e yaklaştı. Kılıcını çekti, sırıttı: “Bak hele, aptal yolcu yine karşımızda! Su mu içiyorsun, ha?”
Demir, bitkin bir öfkeyle ayağa kalktı: “Beni rahat bırakın! Bu su benim!”
Haydut kahkahalarla güldü: “Çöldeki su bizimdir, alametsiz herif! Azamet’in adamı mısın?”
Demir dişlerini sıktı, kibrini son bir kez topladı: “Hayır, ben yalnızım! Kimseye ihtiyacım yok!”
Haydutlar arasında bir kahkaha daha patladı. Baş haydut, kılıcını salladı: “O zaman bu suyu da alıyoruz! Çöldeki kuralları öğrenemedin mi hâlâ?” Bir işaretiyle adamları harekete geçti. Biri Demir’i kolundan tuttu, diğeri su birikintisine mataralarını daldırdı. Demir direnmeye çalıştı, yumruk attı, ama gücü tükenmişti. Bir tekme sırtına indi, kumlara yığıldı.
“Benden uzak durun!” diye haykırdı, ama sesi çöldeki rüzgârda kayboldu.
Haydutlar, mataralarını doldurup ganimet gibi suyla ayrıldı. Baş haydut, atına binerken son bir söz attı: “Azamet’in adını al da gel, aptal! Yoksa çöldeki kurtlar seni bulur!” Toz bulutu içinde kayboldular. Demir, kumların üstünde yatıyordu; susuz, yaralı, çaresiz. Ellerini yumruk yaptı, kuma vurdu: “Bana bunu mu reva görüyorsunuz?” Ama gökyüzü sessizdi, yıldızlar ona cevap vermiyordu.
O an, aklına Kerim geldi. Kasabadaki meydanda, “Bir isim bazen bir ordudan güçlüdür,” demişti. Demir başını ellerinin arasına aldı, kibirli nefsine lanet etti: “Kerim haklı mıydı? Azamet’in adı… Bu kadar mı önemli?” Ama gururu hâlâ ayaktaydı; alameti reddetmiş, kendi yolunu seçmişti. Şimdi o yol, onu karanlığa sürüklüyordu.
Ayağa kalkmaya çalıştı, ama dizleri titriyordu. Uzakta bir çöldeki kervan gördü; develer, yükleriyle ağır ağır ilerliyordu. Son bir umutla kervana seslendi: “Yardım edin! Bana su verin!” Kervancıbaşı, atının üstünden ona baktı, seslendi: “Kimsin, yolcu?”
Demir, zayıf bir sesle cevap verdi: “Ben Demir’im… Bir yolcuyum…”
Kervancıbaşı kaşlarını çattı: “Azamet’in adamı mısın? Alametin var mı?”
Demir sustu, başını eğdi. Alameti yoktu, Azamet’in adını reddetmişti. Kervancıbaşı başını salladı: “Alametsiz yolcu, çöldeki gölgedir. Sana yardım edemem.” Kervan, Demir’i geride bırakıp yoluna devam etti.
Demir, kumlara çöktü. Açlık ve susuzluk, bedenini kemiriyordu. Kibrinin enkazı, onu çöldeki yalnızlığına zincirlemişti. O sırada, vahanın serin gölgesinde, Kerim ikinci sınavı geçmiş, Azamet’in alametine bir adım daha yaklaşmıştı. Çöldeki rüzgâr, iki yolcunun kaderini sessizce ayırıyordu; biri karanlıkta kaybolurken, diğeri ışığa yürüyordu.
Bölüm 9: Üçüncü Sınav – Cesaret
Vahanın dördüncü sabahı, şafakla birlikte serin bir ışıkla açıldı. Kerim, Azamet’in çadırında uyanmış, ikinci sınavın yorgunluğunu üzerinden atmıştı. Bilgelik ve sabır, onu alamete yaklaştırmıştı; şimdi son bir kapı kalmıştı: cesaret. Çadırın ortasında, Azamet elinde asasıyla duruyordu. Kerim, reisle yüz yüze geldi, gözlerinde kararlılık parlıyordu. Bugün, alametin sahibi olup olmayacağı belli olacaktı.
Azamet, derin bir sesle sözü açtı: “İki sınavı geçtin, Kerim. Bilgelik aklını, sabır ruhunu sınadı. Şimdi cesaretin konuşacak. Hazır mısın?”
Kerim başını eğdi, içinden gelen güçle cevap verdi: “Hazırım, efendim. Mendilinizi almak için her şeyi yaparım.”
Azamet asasını yere vurdu, çadırın sessizliği bir fermanla doldu: “O zaman dinle. Vahanın ötesinde, bir haydut kampı var. Silahsız gideceksin, onlara barış isteyeceksin. Cesaretin, alametimin son anahtarıdır.”
Kerim yutkundu. Haydutlar… Çöldeki yolculuğunda onların gölgelerini görmüş, seslerini duymuştu. Silahsız gitmek, akıl almaz bir riskti. Ama Azamet’in alameti, her korkuyu dize getiren bir hazineydi. Gözlerini reis’e dikti: “Emrinize uyacağım, efendim. Barış isteyeceğim.”
Azamet başını salladı: “Güzel. Ama bil ki, haydutlar kolay ikna olmaz. Alametin yok henüz, sadece yüreğinle konuşacaksın. Git, gün batmadan dön.”
Kerim, çadırdan çıktı, vahanın dışına doğru yürüdü. Kalbi hızlı çarpıyordu, ama adımları kararlıydı. Haydut kampı, vahanın bir saatlik uzağındaydı; kum tepelerinin ardında gizleniyordu. Yolda, içinden fısıldadı: “Azamet’in adıyla gezeceğim. Bu sınavı da geçeceğim.” Güneş yükselirken, kampın dumanı ufukta belirdi. Atların kişnemesi, kılıçların şakırtısı duyuluyordu. Kerim derin bir nefes aldı, kampın girişine yürüdü.
Haydutların başı, iri yarı bir adam, onu görür görmez kılıcını çekti. Yüzü yaralarla kaplıydı; aynı haydut, Demir’i çöldeki sudan kovmuştu. Bağırdı: “Kimsin sen? Buraya gelen ya ganimet getirir ya canını bırakır!”
Kerim ellerini kaldırdı, sakin bir sesle cevap verdi: “Adım Kerim. Silahsızım. Size barış istemeye geldim.”
Haydutlar arasında bir kahkaha patladı. Baş haydut kaşlarını çattı: “Barış mı? Çöldeki aptallar çoğalmış! Azamet’in adamı mısın?”
Kerim bir an durdu. Alameti yoktu, ama Azamet’in adını yüreğinde taşıyordu. Cesaretle cevap verdi: “Ben Azamet’in yolcusuyum. Onun adına barış istiyorum. Size zarar vermeye değil, dostluk sunmaya geldim.”
Haydutlar şaşırdı, birbirlerine baktı. Baş haydut kılıcını indirdi, ama şüpheyle sordu: “Alametin nerede? Azamet’in adamları alametle gezer!”
Kerim dürüstçe cevap verdi: “Mendilim yok henüz. Ama Azamet’in sınavından geçiyorum. Cesaretimi göstermek için buradayım.”
Baş haydut bir an sustu, sonra sırıttı: “Cesaret ha? Aptallıkla cesaret arasında ince bir çizgi var, yolcu. Neden sana güvenelim?”
Kerim gözlerini hayduta dikti: “Çünkü Azamet’in adıyla gezenler yalan söylemez. Size zarar vermeyeceğim, sadece barış istiyorum. Çöldeki kan dursun.”
Haydutlar arasında bir mırıltı yükseldi. Bir tanesi öne çıktı: “Bu adamda bir şey var, reis. Silahsız gelmiş, korkmuyor.”
Baş haydut kaşlarını çattı, sonra kılıcını kınına soktu: “Peki, yolcu. Cesaretini gördük. Ama bil ki, alametin olmadan tam güven alamazsın. Git, Azamet’e selam söyle.”
Kerim başını eğdi: “Teşekkür ederim. Selamınızı ileteceğim.” Kampı terk etti, kalbi sevinçle doluyordu. Haydutlar ona dokunmamış, cesareti onları şaşırtmıştı. Gün batarken vahanın yeşiline döndü, Azamet’in çadırına yürüdü. Reis, girişte onu bekliyordu.
“Geri döndün, Kerim. Haydutlar ne dedi?” diye sordu Azamet.
Kerim gülümsedi: “Barışı kabul ettiler, efendim. Bana dokunmadılar, selam gönderdiler.”
Azamet’in gözleri parladı: “Aferin. Cesaretin, alametimi hak etti. Üç sınavı da geçtin.”
Kerim’in yüzü aydınlandı: “Mendil benim mi, efendim?”
Azamet başını salladı: “Evet. Ama önce dinlen. Yarın, alameti eline vereceğim.” Kerim, minnetle diz çöktü, çöldeki yolculuğunun sonuna yaklaştığını hissediyordu.
Bölüm 10: Mendilin Verilişi
Vahanın beşinci sabahı, şafakla birlikte sessiz bir sevinçle açıldı. Güneş, hurma ağaçlarının üstünden süzülerek Azamet’in çadırını altın bir ışıkla doldurdu. Kerim, çadırın köşesindeki minderinden kalktı, yüzünü yıkadı, kalbi umut ve heyecanla çarpıyordu. Üç sınavı geçmişti: bilgelik, sabır, cesaret. Bugün, Azamet’in alameti onun olacaktı. Çadırın ortasına yürüdü, reis onu bekliyordu. Azamet, heybetli duruşuyla ayakta, elinde bir şey tutuyordu: ipekten bir mendil, altın ipliklerle işlenmiş, üzerinde “Azamet” yazıyordu.
Azamet, derin bir sesle sözü açtı: “Üç sınavı da geçtin, Kerim. Bilgeliğin aklını, sabrın ruhunu, cesaretin yüreğini gösterdi. Alametimi hak ettin. Yaklaş.”
Kerim, dizlerinin üstünde ilerledi, gözleri mendile kilitlenmişti. Minnetle cevap verdi: “Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, efendim. Çöldeki yolum, sizin adınızla başladı, sizin adınızla bitecek.”
Azamet gülümsedi, mendili Kerim’e uzattı: “Bu alamet benim adımdır. Onunla gez, onunla yaşa. Çöldeki her kapıyı açar, her korkuyu dize getirir. Ama unutma: Alamet, onu taşıyanın erdemiyle anlam bulur.”
Kerim, titreyen ellerle mendili aldı. İpeğin yumuşaklığı, altın ipliklerin parlaklığı onu büyüledi. Mendili göğsüne bastırdı, gözleri doldu: “Bu alamet, çöldeki sığınağım olacak. Sizin adınızla gezeceğim, efendim. Bana bu şerefi verdiğiniz için sonsuz minnettarım.”
Azamet asasını yere vurdu, sesi bir ferman gibi yükseldi: “Alamet senindir, Kerim. Ama onu taşımak bir sorumluluktur. Bilgeliğini unutma, sabrını yitirme, cesaretini koru. Çöldeki yolculara örnek ol.”
Kerim başını eğdi: “Söz veriyorum, efendim. Adınızı taşıyacağım, adınıza layık olacağım.”
Azamet, Kerim’i ayağa kaldırdı, elini omzuna koydu: “Şimdi bir şey sorayım. Çöldeki dostun, Demir, ne yapıyor?”
Kerim bir an durdu, Demir’in kasabadaki kibirli sözlerini hatırladı. “Bilmiyorum, efendim. O kendi yoluna gitti, sizin adınızı istemedi. Ama haydutların ona saldırdığını duydum. Umarım iyidir.”
Azamet’in gözleri uzaklara daldı: “Kibir, çöldeki en büyük düşmandır. Eğer aklı başına gelirse, o da buraya gelir. Ama sen, yoluna bak. Alametle ilk yolculuğuna bugün çıkacaksın.”
Kerim merakla sordu: “Nereye gideyim, efendim?”
Azamet ufku işaret etti: “Batıya git. Çöldeki çadırlara uğra, haydutlarla karşılaş. Alametin gücünü gör, adımı duyur. Gün batmadan dön.”
Kerim mendili katladı, göğsüne yakın bir yere koydu. “Emrinize uyacağım, efendim. Adınızla gezeceğim, adınızı yücelteceğim.” Çadırdan çıktı, vahanın serin havasını ciğerlerine çekti. Mendil, elinde bir hazine gibiydi; çöldeki korkulara karşı bir kalkan, umutsuzluğa karşı bir ışık. Hizmetkâr, Kerim’in yanına yaklaştı, gözleri mendile kilitlendi.
“Alamet senin oldu, yolcu! Üç sınavı da geçtin, aferin!” dedi, sesinde bir hayranlık vardı.
Kerim gülümsedi: “Evet, Azamet’in lütfuyla. Şimdi çöldeki yolum başlıyor.”
Hizmetkâr başını salladı: “Alametle gezen, bu çölde kral gibi karşılanır. Alametsiz gezen kral ise bu çölde sefil olur. Haydutlar bile sana dokunamaz. İyi yolculuklar!”
Kerim, heybesini sırtına vurdu, batıya doğru yürüdü. Adımları hafifti, çünkü alamet ona bir güç veriyordu. Azamet’in adı, yüreğinde bir şarkı gibi çınlıyordu. O sırada, çöldeki başka bir köşede, Demir kumların üstünde bitkin yatıyordu. Kerim’in bilmediği bir gerçek vardı: Alamet, onu taşıyan bir yolcuyu yükseltirken, alameti taşımayı ret eden diğerini karanlıkta bırakmıştı. Çöldeki rüzgâr, iki kaderi sessizce birbirine bağlıyordu.
Bölüm 11: Kerim’in Zaferi
Vahanın sabahı geride kalmış, güneş gökyüzünde yükselirken Kerim batıya doğru yola koyulmuştu. Göğsüne yakın tuttuğu ipek mendil, ona bir kalkan gibi güç veriyordu. Azamet’in emri kulaklarında çınlıyordu: “Çöldeki çadırlara uğra, haydutlarla karşılaş. Mendilin gücünü gör.” Adımları kararlıydı, çünkü artık yalnız bir yolcu değil, Azamet’in adıyla gezen bir adamdı. Çöldeki kumlar, onun için bir tehdit değil, bir sahneydi artık.
Öğleye doğru, ufukta haydutların gölgeleri belirdi. Atların nal sesleri, rüzgârla karışıp kulaklarına ulaştı. Kerim durdu, mendili eline aldı, altın ipliklerle işlenmiş “Azamet” yazısını okşadı. Haydutlar yaklaştı; başlarında, yüzü yaralarla dolu aynı iri yarı adam vardı. Kılıcını çekti, bağırdı: “Kimsin, yolcu? Çöldeki yollar bizimdir!”
Kerim sakin bir tebessümle mendili kaldırdı: “Ben Kerim’im. Azamet’in adıyla gezerim!”
Haydutlar bir an durdu, birbirlerine baktı. Baş haydut kaşlarını çattı, mendili süzdü: “Azamet’in alameti mi? Doğru mu bu?”
Kerim mendili göğsüne bastırdı, cesaretle cevap verdi: “Evet. Azamet’in sınavlarını geçtim, bu alamet benim. Size zarar vermeye değil, yoluma devam etmeye geldim.”
Haydutlar arasında bir mırıltı yükseldi. Bir tanesi öne çıktı: “Reis, bu adamı tanıyorum! Haydut kampına silahsız geldi, barış istedi. Cesur biri.”
Baş haydut kılıcını indirdi, şüpheyle sordu: “Bizden neden korkmuyorsun?”
Kerim gözlerini hayduta dikti: “Çünkü Azamet’in adıyla gezen, korkudan kurtulur. Sizinle savaşmaya değil, barışla geçmeye geldim.”
Baş haydut bir an sustu, sonra kılıcını kınına soktu. “Peki, Azamet’in adamı. Geçebilirsin. Ama bil ki, çöldeki gözlerimiz hep üstünde.” Haydutlar atlarını çevirdi, toz bulutu içinde kayboldular. Kerim derin bir nefes aldı, mendili göğsüne bastırdı: “Azamet’in adı… Gerçekten her kapıyı açıyor.”
Yoluna devam etti, gün batarken bir çadıra rastladı. Çadırın girişinde, yaşlı bir adam oturuyordu; elinde bir asa, gözleri çöldeki yılları anlatıyordu. Kerim yaklaştı, selam verdi. Yaşlı adam başını kaldırdı: “Kimsin, yolcu? Çöldeki misafir misin?”
Kerim mendili çıkardı, gösterdi: “Ben Kerim’im. Azamet’in adıyla gezerim.”
Yaşlı adamın gözleri parladı, hemen ayağa kalktı: “Azamet’in adamı! Hoş geldin, evladım! Gir, çadırım senindir!”
Kerim içeri alındı, minderlere oturtuldu. Yaşlı adam, ailesine seslendi: “Hanımlar, çocuklar! Misafirimiz var! Yemek getirin, su getirin!” Çadır kısa sürede şenlendi; bir kap çorba, taze ekmek, hurma dolu bir tabak Kerim’in önüne kondu. Yaşlı adam gülümsedi: “Azamet’in adıyla gezen, çöldeki kraldır. Seni ağırlamak bizim için şereftir.”
Kerim minnetle cevap verdi: “Cömertliğiniz büyük, amca. Azamet’in mendili, bana bu huzuru verdi.”
Yaşlı adam başını salladı: “O alamet, çöldeki düzeni taşır. Haydutlar korkar, çadırlar kapı açar. Azamet’in adı, her şeyi bağlar.”
Kerim çorbadan bir kaşık aldı, sıcaklık bedenini ısıttı. “Haklısınız, amca. Mendili alınca çöldeki korkum bitti. Azamet’in sınavları, beni buna hazırladı.”
Yaşlı adam merakla sordu: “Sınavlar mı? Anlat bakalım, nasıl geçti?”
Kerim gülümsedi, hikâyesini paylaştı: “Bilgelikle başladım, sabırla devam ettim, cesaretle bitirdim. Haydut kampına silahsız gittim, barış istedim. Mendil, bu sınavların ödülü oldu.”
Yaşlı adam hayranlıkla dinledi: “Aferin, evladım! Azamet, böyle yiğitleri sever. Çöldeki yolun açık olsun.”
Gün battığında, Kerim çadırdan ayrıldı, vahanın yolunu tuttu. Mendil, göğsünde bir hazine gibiydi; haydutlar ona dokunmamış, çadırlar ona kapı açmıştı. Azamet’in adıyla gezmenin gücünü bizzat yaşamıştı. O sırada, çöldeki başka bir köşede, Demir hâlâ kibrinin enkazında yatıyordu. Kerim’in zaferi, çöldeki rüzgârla yayılırken, Demir’in karanlığı derinleşiyordu.
Bölüm 12: Demir’in Yıkımı
Çöldeki beşinci günün sabahı, güneş kumları kavururken, Demir hâlâ hayatta kalmaya çalışıyordu. Kervandan kovulduğundan beri susuzluk ve açlık, bedenini bir zincir gibi sarmıştı. Gömleği yırtık, dudakları çatlamış, gözleri çökmüştü. Kibrinin ateşi sönmüş, yerini soğuk bir çaresizliğe bırakmıştı. Kumların üstünde tökezleyerek ilerliyor, her adımda biraz daha küçülüyordu. Uzakta, bir topluluğun çadırları belirdi; dumanlar yükseliyor, develerin sesleri duyuluyordu. Son bir umutla oraya doğru yürüdü.
Çadırların girişine vardığında, dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini kaldırıp yalvardı: “Bana yardım edin! Ne olur, bir yudum su!” Bir adam, çadırdan çıkıp ona yaklaştı; uzun sakallı, sert bakışlı bir çöldeki tüccardı. Demir’i süzdü, kaşlarını çattı: “Kimsin, yolcu? Bu halde ne ararsın?”
Demir, bitkin bir sesle cevap verdi: “Ben Demir’im… Çöldeki bir yolcuyum… Açım, susuzum…”
Tüccar şüpheyle sordu: “Azamet’in adamı mısın? Alametin var mı?”
Demir başını eğdi, alameti yoktu. Azamet’in adını kasabadaki meydanda reddetmiş, kendi gücüne güvenmişti. Şimdi o güç, kumlara gömülmüştü. Sessizce mırıldandı: “Hayır… Alametim yok…”
Tüccar sertçe karşılık verdi: “O zaman burada yerin yok! Çöldeki kural budur: Alametsiz yolcu, gölgeden ibarettir. Git, başının çaresine bak!” Tüccar sırtını döndü, çadıra girdi. Demir, kumlara yığıldı, zayıf bir sesle haykırdı: “Bana bunu mu layık görüyorsunuz?” Ama kimse dönüp bakmadı.
O an, aklına Kerim geldi. Kasabadaki son konuşmaları, “Bir isim bazen bir ordudan güçlüdür,” sözleri kulaklarında çınladı. Gözlerini yumdu, kibrine lanet etti: “Kerim… Haklı mıydın? Azamet’in adı… Benim sonum mu oldu?” Ama gururu hâlâ bir kıvılcım gibi yanıyordu; mendili reddetmiş, yalnızlığı seçmişti. Şimdi o yalnızlık, onu yutuyordu.
Bir süre kumların üstünde yattı, sonra uzaktan bir deve kervanının sesini duydu. Doğruldu, son bir gayretle kervana doğru tökezledi. Kervancıbaşı, atının üstünden onu gördü, durdu. Demir yalvardı: “Bana su verin! Ölüyorum!”
Kervancıbaşı kaşlarını çattı: “Kimsin, yolcu?”
Demir, nefes nefese cevap verdi: “Ben Demir’im… Çöldeki bir garip…”
Kervancıbaşı sordu: “Azamet’in adamı mısın? Alametin nerede?”
Demir sustu, başını eğdi. Kervancıbaşı iç çekti: “Alametsiz adama bu çölde yardım yok. Kendi yolunu sen seçtin.” Kervan, Demir’i geride bırakıp ufukta kayboldu.
Demir, kumlara çöktü. Ellerini yüzüne kapadı, kibrinin enkazında ağladı: “Ne yaptım ben? Bu çöldeki sonum mu?” Açlık ve susuzluk, bedenini kemiriyordu. Gözleri kapanırken, bir an Azamet’in adını fısıldadı: “Keşke… Keşke dinleseydim…” Ama artık çok geçti; çöldeki karanlık, onu sarmıştı.
O sırada, vahanın batısında, Kerim alametle gezmenin zaferini yaşıyordu. Haydutlar ona dokunmamış, çadırlar ona kapı açmıştı. Azamet’in adıyla yükselen Kerim, çöldeki bir yıldız gibi parlıyordu. Demir ise kibrinin gölgesinde kaybolmuştu. Çöldeki rüzgâr, iki yolcunun kaderini sessizce yazıyordu; biri zaferle, diğeri yıkımla.
Bölüm 13: Çöldeki Mucize
Kerim, Azamet’in alametiyle batıya doğru yolculuğunu sürdürüyordu. Beşinci günün akşamı, güneş ufku kızıla boyarken, o çöldeki bir tepenin üstünde durmuş, etrafı seyrediyordu. Göğsündeki ipek mendil, ona huzur ve güç veriyordu. Haydutlar yolundan çekilmiş, çadırlar ona kapı açmıştı. Ama Kerim’in aklı, sadece mendilin gücünde değildi; çöldeki her şey, sanki bir büyük düzenin parçası gibiydi. Gözlerini doğaya çevirdi, mucizeleri görmeye başladı.
Aşağıda, bir ağaç tek başına yükseliyordu. Dalları kuru kumların üstünde meyve dolu, gövdesi çöldeki sıcağa meydan okuyordu. Kerim, ağaca yaklaştı, bir hurma kopardı, tadına baktı. İçinden fısıldadı: “Bu ağaç, Azamet’in adıyla mı yaşıyor?” Sonra gözleri, ağacın köklerine kaydı; sert kumları delip suya ulaşmış, ince damarlarıyla hayat bulmuştu. Sanki bir ses, ona “Azamet” diyordu.
O sırada, uzaktan bir çoban geçti; sürüsündeki koyunlar peşindeydi. Kerim, çobana selam verdi, yanına yaklaştı. Çoban, genç bir adamdı; yüzü güneşten kararmış, gözleri çöldeki hayatı anlatıyordu.
“Selam, yolcu! Çöldeki bir misafir misin?” diye sordu çoban, elindeki asaya yaslanarak.
Kerim mendili gösterdi: “Selam, çoban. Ben Kerim’im, Azamet’in adıyla gezerim.”
Çobanın gözleri parladı: “Azamet’in adamı! Hoş geldin! Alametle gezen, çöldeki dostumuzdur.”
Kerim gülümsedi, çobana sordu: “Bu koyunlar nasıl yaşıyor, çoban? Çöldeki susuzluk onlara dokunmuyor mu?”
Çoban koyunlardan birini okşadı, cevap verdi: “Dokunmaz, yolcu. Çöldeki otları bulurlar, suyun izini sürerler. Sanki bir büyük el, onları besler. Ben sadece rehberim.”
Kerim başını salladı: “Ağaçlar da öyle. Kumları delip meyve veriyorlar. Sanki hepsi Azamet’in adıyla hareket ediyor.”
Çoban güldü: “Haklısın! Çöldeki her şey, bir düzene bağlı. Azamet’in adı, o düzeni bize gösterir. Alametinle gezen sensin, ama bu düzen hepimiz için.”
Kerim, çobanın sözlerini düşündü. Alamet, sadece onu korumuyor, çöldeki büyük bir hakikati açığa vuruyordu. Biraz ileride, bir su birikintisi gördü; küçük, ama berraktı. Yanına oturdu, suyu avucuna aldı, içti. Serinlik, bedenini canlandırdı. “Bu su bile Azamet’in adıyla burada,” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra gözleri, bir ot kümesine kaydı; ince kökler, sert toprağı delip yeşermişti. Sanki çöldeki her şey, bir büyük ismin emriyle yaşıyordu.
Çoban, Kerim’in yanına geldi, sordu: “Ne düşünüyorsun, yolcu? Gözlerin uzaklarda.”
Kerim gülümsedi: “Çöldeki mucizeleri düşünüyorum, çoban. Ağaçlar, koyunlar, su… Hepsi bir düzenle hareket ediyor. Azamet’in mendili, bana bu düzeni gösterdi.”
Çoban başını salladı: “Doğru söylersin. Çöldeki hayat, bir büyük kudretin elindedir. Azamet’in adı, o kudreti temsil eder. Sen alametle geziyorsun, ama bu düzen hepimize konuşuyor.”
Kerim mendili eline aldı, altın iplikleri okşadı: “O zaman bu alamet, sadece bir sığınak değil. Çöldeki her şeye bir anlam katıyor.”
Gün batarken, Kerim çobana veda etti, vahanın yolunu tuttu. Mendil, göğsünde bir hazine gibiydi; ama artık sadece haydutlardan korunmak için değil, çöldeki düzeni anlamak için de taşıyordu. O sırada, çöldeki başka bir köşede, Demir kumların üstünde bitkin yatıyordu. Kerim’in fark ettiği mucizeler, Demir’in gözünden kaçmıştı. Çöldeki rüzgâr, biri bilgelikle yükselirken, diğeri karanlıkta kaybolurken, iki yolcunun hikâyesini sessizce örüyordu.
Bölüm 14: Karşılaşma
Çöldeki altıncı günün sabahı, Kerim vahanın yolunu tutmuştu. Azamet’in alameti göğsünde, adımları hafifti. Çöldeki mucizeleri fark etmiş, ağaçların, koyunların, suyun bir büyük düzenle hareket ettiğini anlamıştı. Batıdaki yolculuğunu tamamlamış, şimdi reis’e geri dönüyordu. Ama çöldeki rüzgâr, ona beklenmedik bir buluşma hazırlıyordu.
Gün ortasına doğru, kumların arasında bir gölge belirdi. Kerim gözlerini kıstı, yaklaştıkça tanıdı: Demir’di bu. Kasabadaki kibirli dostu, şimdi tanınmaz haldeydi. Gömleği yırtık, yüzü çökmüş, elleri kumla kaplıydı. Dizlerinin üstünde, bitkin bir halde yatıyordu. Kerim koşarak yanına gitti, omzuna dokundu.
“Demir! Bu halin ne?” diye seslendi, sesinde şaşkınlık ve endişe vardı.
Demir başını kaldırdı, gözleri bulanık bir umutla Kerim’i buldu. Zayıf bir sesle mırıldandı: “Kerim… Sen misin?”
Kerim hemen mendili çıkardı, göğsünden su matarasını aldı, Demir’in dudaklarına götürdü. “Benim, dostum. Su iç, kendine gel!” Demir suyu yudumladı, bir an canlandı, ama bedeni hâlâ tükenmişti. Kerim sordu: “Ne oldu sana? Çöldeki bu halin ne?”
Demir başını eğdi, kibrinin enkazından konuşmaya başladı: “Haydutlar… Çadırlar… Kervanlar… Hepsi beni kovdu. Alametim yoktu, Azamet’in adını reddettim. Aç kaldım, susuz kaldım… Çöldeki sonum buymuş.”
Kerim, Demir’in omzunu sıktı: “Neden dinlemedin beni? Kasabadaki sözlerimi unuttun mu? Bir isim, bir ordudan güçlüdür demiştim.”
Demir gözlerini yumdu, acı bir tebessümle cevap verdi: “Haklıydın… Kibrimle kendimi yaktım. Seni gördüğüme bile inanamıyorum. O mendil… Gerçekten senin mi?”
Kerim mendili gösterdi, altın iplikler güneşle parladı: “Evet, Azamet’in mendili. Üç sınavdan geçtim: bilgelik, sabır, cesaret. Bu mendille geziyorum, haydutlar çekiliyor, çadırlar kapı açıyor.”
Demir mendile baktı, gözleri doldu: “Ben aptaldım, Kerim. Kendi gücümle çöldeki kral olacağımı sandım. Ama çöldeki kral, alametle gezenmiş. Sen kazandın.”
Kerim başını salladı: “Bu bir yarış değil, dostum. Mendil, Azamet’in adıyla gezeni koruyor. Çöldeki düzeni gördüm; ağaçlar, su, her şey o isimle yaşıyor. Sen de görebilirsin.”
Demir bir an sustu, sonra zayıf bir sesle sordu: “Hâlâ şansım var mı? Azamet beni kabul eder mi?”
Kerim gülümsedi, elini Demir’e uzattı: “Eder. Ama kibrini bırakman gerek. Benimle vahanın yoluna gel, Azamet’e gidelim. Mendilin sırrını sana da anlatırım.”
Demir, Kerim’in elini tuttu, titreyen bacaklarla ayağa kalktı: “Peki… Gidelim. Çöldeki karanlığım bitsin.”
Kerim, Demir’i omzuna dayadı, birlikte vahanın yolunu tuttular. Mendil, Kerim’in göğsünde parlıyordu; haydutlar uzaktan görse de yaklaşmadı. Çöldeki rüzgâr, iki dostun karşılaşmasını sessizce kutladı. Kerim, alametin gücünü paylaşırken, Demir kibrinden arınmaya başlıyordu. Vaha, onları bekliyordu; biri zaferle, diğeri umutla yürüyordu.
Bölüm 15: Final – Selam Olsun
Çöldeki altıncı günün akşamı, Kerim ve Demir vahanın yeşiline ulaştı. Kerim, mendili göğsünde, Demir’i omzuna dayamış yürüyordu. Demir’in bitkinliği hâlâ geçmemişti, ama gözlerinde bir umut kıvılcımı parlıyordu. Azamet’in çadırı, hurma ağaçlarının arasında bir kale gibi yükseliyordu. Kerim, dostunu çadırın girişine kadar getirdi, derin bir nefes aldı. Alametin gücüyle geçen günler, onu buraya geri getirmişti; şimdi sıra, Demir’in kurtuluşundaydı.
Çadırın girişindeki nöbetçi, Kerim’i tanıyıp selam verdi: “Hoş geldin, Azamet’in adamı! Alametle dönmüşsün!”
Kerim gülümsedi: “Hoş bulduk. Bu dostum Demir. Azamet’le görüşmek istiyoruz.”
Nöbetçi, Demir’i süzdü, sonra perdeyi araladı: “Giriniz. Reis sizi bekler.” Kerim, Demir’i destekleyerek içeri yürüdü. Azamet, minderinde oturuyordu; heybetli duruşu, çadırı dolduruyordu. Kerim ve Demir’i görünce gözlerini kıstı.
“Kerim, alametle döndün. Ve yanındaki… Bu kibirli yolcu değil mi?” diye sordu, sesi derin bir yankıyla çınladı.
Kerim başını eğdi: “Evet, efendim. Bu Demir. Çöldeki dostum. Kibrinden dolayı yıkıldı, ama şimdi sizin adınızı arıyor.”
Demir, titreyen bir sesle öne çıktı: “Benim, efendim… Aptallık ettim. Azamet’in adını reddettim, çöldeki karanlığa düştüm. Kerim beni buldu, buraya getirdi. Bana bir şans verin.”
Azamet bir an sustu, Demir’i süzdü. Sonra Kerim’e döndü: “Sen ne dersin, Kerim? Bu yolcu, alametimi hak eder mi?”
Kerim dostuna baktı, gülümsedi: “Hak eder, efendim. Kibri kırıldı, çöldeki dersi aldı. Sizin adınızla gezmek istiyor.”
Azamet asasını yere vurdu, kararını verdi: “Peki, Demir. Kibrin seni yaktı, ama buraya geldin. Üç sınavdan geçeceksin: bilgelik, sabır, cesaret. Kerim gibi sabredersen, alamet senin de olacak. Hazır mısın?”
Demir gözlerini Azamet’e dikti, zayıf ama kararlı bir sesle cevap verdi: “Hazırım, efendim. Çöldeki hatamı telafi edeceğim.”
Azamet başını salladı: “Güzel. Kerim, sen dostuna rehber ol. Taşıdığın alametle çöldeki yolculara örnek oldun. Şimdi Demir’e de yol göster.”
Kerim minnetle cevap verdi: “Emrinize uyacağım, efendim. Adınızla gezmeye devam edeceğim.”
Azamet elini salladı: “Şimdi dinlenin. Demir’in sınavları yarın başlar. Çöldeki yolunuz, burada bitmedi.” Kerim ve Demir, çadırın köşesine çekildi. Hizmetkârlar onlara yemek ve su getirdi. Demir, çorbadan bir kaşık alırken Kerim’e döndü: “Beni kurtardın, dostum. Mendilin sırrını bana da öğret.”
Kerim gülümsedi: “Öğreteceğim. Azamet’in adıyla gezen, çöldeki her korkudan kurtulur. Ama bu sadece başlangıç. Çöldeki düzeni gördüm; her şey o isimle yaşıyor.”
Demir başını salladı: “Ben de göreceğim. Kibrim bitti, şimdi umudum var.”
Gün battığında, Kerim ve Demir çadırda yan yana oturuyordu. Mendil, Kerim’in göğsünde parlıyordu; Demir ise yeni bir yolculuğa hazırlanıyordu. Çöldeki rüzgâr, iki dostun hikâyesini selamla taşıdı: “Selam olsun çöldeki yolculara!”
Sonsöz – Gerçek Mesaj
Bu, temsili bir hikâyedir; çöldeki kumların ötesinde, kainatın hakikatine uzanan bir ayna. Kerim ve Demir’in yolculuğu, bir masaldan ibaret değildir; her birimizin nefsiyle, korkusuyla, umuduyla yüzleştiği bir yoldur. Azamet, bu hikâyede bir reis gibi görünür; ama o, çöldeki bir adam değil, kainatın Ebedi Sahibi’ni temsil eder. Onun adı “Bismillah”tır; her şeyi var eden, her şeyi bir düzenle ayakta tutan, her korkuyu dize getiren o mukaddes kelimedir. Allah’ın adıyla gezen, çöldeki haydutlardan, susuzluktan, yalnızlıktan kurtuluşa erer; zira ağaçlar O’nun adıyla meyve verir, kökler O’nun adıyla taşları deler, su O’nun adıyla akar.
Kerim, bu hikâyede bilgeliğiyle, sabrıyla, cesaretiyle o adı hak etti; mendil, onun elinde bir sığınak oldu. Demir ise kibrin karanlığına düştü; ama çöldeki yıkımı, ona bir kapı açtı. Kibri bırakıp Azamet’in huzuruna vardığında, yeniden doğuşun ilk adımını attı. Bu, bize bir ders sunar: Çöldeki yol, nefsimizin sınavıdır. Kibir, bizi haydutlara yem eder; alçakgönüllülük ise bizi alamete ulaştırır. Allah’ın adıyla başlayan her iş, O’nun rahmetine bağlanır; O’nun adıyla alınan her nimet, bir şükürle tamamlanır.
Öyleyse, bu hikâyeden bir pay alın. Kerim gibi, bilgelikle düşünün; sabırla bekleyin; cesaretle yürüyün. Demir gibi, kibrinizi kumlara gömün, yeniden başlayın. Çöldeki her ağaç, her koyun, her damla su, “Bismillah” der; kainatın düzeni, bu mukaddes kelimeyle işler. Allah adına verin, Allah adına alın, Allah adına yaşayın. Zira her şey O’nun adıyla hareket eder, O’nun adıyla bize sunulur. Bu temsili hikâye, bir selamla biter: Selam olsun çöldeki yolculara, selam olsun O’nun adıyla gezenlere, selam olsun kainatın Sahibi’ne!

Not: Bu hikaye aşağıda özeti verilen Risale-i Nur'un 1. sözündeki alegorik hikayecikten ilham alınarak modern bir yorumla yeniden yazılmıştır....
Yorumlar
Yorum Gönder
Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlarda paylaşın!