Bölüm 9: Gemi Montajı - Çöküş ve Yükseliş
Kasım 2083, Victor Hensley için bir kâbusun başlangıcıydı. NASA’dan kovulmasının ardından, Langley’deki ofisini boşaltmak zorunda kalmıştı. Masasındaki ödüller, fotoğraflar ve notlar, bir kutuya tıkıştırılmıştı. Koridorda, eski meslektaşları ona bakmıyor, fısıldaşarak geçiyordu. “Deli Keating’i susturdu, ama şimdi kendisi dışlandı,” diyordu biri. Victor, başını eğip arabasına yürüdü.
Evde, eşi Laura, “Bu rezilliği kaldıramam,” dedi, sesi soğuk. “İşin gitti, itibarın bitti. Boşanıyoruz.” Victor, “Laura, lütfen,” diye yalvardı. “Her şeyi düzeltebilirim.” Ama kapı yüzüne kapandı. Bir hafta sonra, tek odalı bir daireye taşındı. Viski şişeleri masasını doldurdu; geceleri, “Ben ne yaptım?” diye mırıldanıyordu, aynadaki yansımasına bakarak. Saçı sakalı uzamış, gözleri çökmüştü.
Bu arada, Virginia’daki NASA tesisinde, Oortouch’ın montajı başlamıştı. 2084 baharında, hangar büyüklüğünde bir atölyede, gemi şekilleniyordu. Alan ve Mira, Sanjay’ın ekibiyle birlikte çalışıyordu. Hangarda, xenon tankları, nükleer reaktör modülleri ve kriyojenik kapsüller etrafa saçılmıştı.
Alan, bir sabah ekibe hitap etti. “Oortouch’ın gövdesi tamamlanıyor,” dedi, elinde bir tablet. “Titanyum-alüminyum alaşımı, 180 ton. Şimdi iyon tahrik sistemini entegre ediyoruz.”
Sanjay, xenon tanklarını işaret etti. “20 ton xenon gazı yüklendi. Çift aşamalı Hall etkisi iticileri test aşamasında. İlk aşama, 0-50 AU’da maksimum hızlanma; ikinci aşama, frenleme ve dönüş 0.015% ışık hızı.”
Mira, “Spesifik impuls (Isp) 5.200 saniyeye ulaştı,” diye ekledi. “Ama enerji dağıtımı kritik. URAN-12 reaktörü devreye girmezse, iticiler çalışmaz.”
Lena Ortiz, reaktörün yanında duruyordu. “Nükleer fisyon ünitesini dün monte ettik,” dedi. “1.5 megavat güç veriyor. Ama soğutma sistemi için sıvı sodyum devresi kurmalıyız—radyasyon sızıntısını önler.”
Alan, “Radyasyon kalkanları ne durumda?” diye sordu.
Sanjay, “Polietilen kompozit paneller gövdeye entegre edildi,” dedi. “Manyetik alan jeneratörleri için ise toroidal bobinler test ediliyor. Kozmik ışınları %80 oranında saptırır.”
Mira, “Kriyojenik kapsüller?” diye sordu, endişeyle.
Lena, “Dört kapsül hazır,” dedi. “MIT’den gelen hibernasyon üniteleri—10 dereceye kadar soğutma, IV sıvı besleme sistemi. Ama uzun süreli test yapmalıyız.”
Alan başını salladı. “10 yıl hibernasyon riskli. Biyomedikal ekibi çağırın.”
O sırada, Victor’un dünyası karanlığa gömülüyordu. 2084 yazında, bir akşam dairesinde televizyonu açtı. Haberlerde, “NASA’nın Oortouch projesi ilerliyor,” deniyordu. Alan’ın yüzünü görünce bardağını duvara fırlattı. “O haklı çıktı,” diye mırıldandı. “Ben ise… hiçbir şeyim.” Depresyonu derinleşti; geceleri uyuyamıyor, eski toplantıları hatırlayıp kendini suçluyordu.
2085’de, Oortouch’ın test aşaması başladı. Hangarda, iyon iticileri ilk kez çalıştırıldı. Sanjay, kontrol panelinde, “Xenon akışı stabil,” dedi. “İtki gücü 50 kilonewton. Delta-V hedefimiz 45 kilometre/saniye.”
Mira, “Reaktör ısısı?” diye sordu.
Lena, “Sıvı sodyum devresi 300 santigratta,” dedi. “Soğutma optimal.”
Alan, “Manyetik kalkan testi ne zaman?” diye sordu.
Sanjay, “Haftaya,” dedi. “Toroidal bobinler 0.5 tesla manyetik alan üretiyor. Simülasyonda kozmik ışın sapması %82.”
Victor ise o sırada bir barda oturuyordu. Televizyonda Oortouch’ın test görüntülerini gördü. Barmene, “Bu gemi nereye gidiyor?” diye sordu, sesi çatallı.
“Oort Bulutu’na,” dedi barmen. “Bir sinyal bulmuşlar.”
Victor, “Kim gidecek peki?” diye mırıldandı.
Barmen omuz silkti. “Kimse gönüllü değil herhalde.”
Victor’un aklına bir fikir düştü. O gece, dairesine dönüp aynaya baktı. “Ben gidebilirim,” dedi kendi kendine. “Kaybedecek neyim var ki?”
2086’da, Oortouch’ın montajı tamamlanıyordu. Hangarda, Alan ve Mira, gemiyi inceliyordu. Mira, “Hidroponik modüller yerleşti,” dedi. “Su geri dönüşüm ünitesi %98 verimli.”
Alan, “Güzel,” dedi. “Ama gönüllü meselesi hâlâ çözülmedi.”
Bölüm 10: Kefaretin Eşiği
Eylül 2086’nın bir akşamıydı. Virginia’daki evde, Alan ve Mira mutfakta oturuyordu. Oortouch’ın montajı tamamlanmış, testler başarılı geçmişti. Fırlatma, 2089 için planlanmıştı, ama gönüllü meselesi hâlâ çözülememişti. Leo, odasında uyuyordu; mutfakta sadece kahve fincanlarının sessiz çınlaması vardı. Alan, masada ellerini kavuşturmuş, derin bir nefes aldı.
“Mira,” dedi, sesi kararlı ama yumuşak, “Oortouch ile ben gideceğim.”
Mira, kahve fincanını elinde tutarken dondu. “Ne dedin?” diye sordu, gözleri ona kilitlenerek.
“Ben gideceğim,” diye tekrarladı Alan. “Bu benim savaşım. Babama verdiğim söz bu. Oort Bulutu’ndaki gerçeği ben bulmalıyım.”
Mira fincanı masaya sertçe koydu, kahve kenardan taştı. “Alan, şaka mı yapıyorsun?” dedi, sesi titreyerek. “Bizi bırakıp gideceksin, öyle mi?”
Alan ona baktı, gözlerinde bir inat vardı. “Bırakmak değil, Mira. Bu bir görev. İnsanlık için, bizim için… Leo için bile.”
Mira ayağa fırladı, sandalye gıcırdayarak geri kaydı. “Leo için mi?” diye bağırdı. “9 yaşında bir çocuğu babasız bırakmak mı onun için iyi olan? 10 yıl gidiş, belki dönüş yok! Bizi nasıl terk edersin?”
Alan da ayağa kalktı, sesini alçaltmaya çalışarak. “Terk etmiyorum, Mira. Geri döneceğim. Kriyojenik uykuyla—”
“Geri dönecekmiş!” diye sözünü kesti Mira, öfkesi yükseliyordu. “Kim garanti verecek, Alan? NASA mı? O kapsüller mi? Ya uyanamazsan? Ya orada ölürsen?”
Alan, “Risk almadan gerçek bulunmaz,” dedi. “Horizon-X’te de risk aldık. Ve haklı çıktık.”
Mira’nın gözleri doldu, ama öfkesi gözyaşlarını bastırdı. “Horizon-X bir roketti, Alan! Sen değildin! Seni kaybetmeyi göze alamam!” Elini masaya vurdu, sonra mutfak tezgâhına yürüdü ve bir tabağı aldı. “Bunu anlamıyor musun?” diye bağırdı, tabağı yere fırlatarak. Parçalar etrafa saçıldı.
Alan irkildi, ama geri adım atmadı. “Anlıyorum,” dedi, sesi çatallı. “Ama bu benim hayatım, Mira. Babam öldüğünde, ona yıldızları çözeceğime söz verdim. Bu benim—”
“Sözün batsın!” diye haykırdı Mira, başka bir tabağı eline aldı ve onu da yere attı. Kırılan porselenin sesi evde yankılandı. “Baban öldü, Alan! Ama ben hayattayım! Leo hayatta! Bizi onun hayali için mi bırakacaksın?”
Alan ona yaklaştı, ellerini omuzlarına koymaya çalıştı. “Mira, lütfen,” dedi. “Seni ve Leo’yu seviyorum. Biliyorsun ki senden 22 yıl yaşlıyım. Zaten günün birinde sizi... Ama bu görev...”
Mira ellerini itti, geri çekildi. “Sevgi mi?” diye sordu, sesi kırık. “Sevgi, bizi terk etmek için acele etmezdi. 10 yıl, Alan! Belki 20, belki sonsuz! Leo babasız büyüyecek, ben dul kalacağım! Bunu mu istiyorsun?”
Alan sustu, gözleri yere indi. “İstemiyorum,” diye fısıldadı. “Ama başka kim gidecek? Sanjay’ın çocukları var, Lena çok genç. Ben… bunu başlatan benim.”
Mira ağlamaya başladı, ellerini yüzüne kapadı. “Beni bırakamazsın,” diye hıçkırdı. “Leo’ya bunu yapamazsın. Yalvarıyorum, Alan, gitme.”
Alan ona sarılmak için bir adım attı, ama Mira geri çekildi. “Bizi seç,” dedi, sesi yalvarır bir tonda. “O gemiyi değil, bizi seç.”
Tam o anda, saat gece yarısını vururken kapı çaldı. İkisi de irkildi. Mira gözyaşlarını sildi, Alan kaşlarını çatarak kapıya yürüdü. Kapıyı açtığında, karşısında Victor Hensley’i gördü. Saçı sakalı birbirine karışmış, gözleri kan çanağı, elinde bir viski şişesi vardı. Yarı sarhoş, kapıya yaslandı.
Mira, “Sen mi?” diye bağırdı, öfkesi yeniden alevlenerek. “Yine dalga geçmeye mi geldin? Defol git!”
Victor başını salladı, şişeyi yere bıraktı. “Hayır,” dedi, sesi boğuk. “Dalga geçmek için değil. Oortouch ile… ben gideceğim.”
Alan dondu. “Ne dedin?”
Victor, “Ben gideceğim,” diye tekrarladı, gözleri yere dikili. “Siz haklıydınız. Ben her şeyi mahvettim. İşim gitti, eşim gitti, hayatım bitti. Bırakın bu benim kefaretim olsun.”
Mira, “Ciddi misin?” diye sordu, şaşkınlık ve öfke karışımı bir sesle. “Sarhoşsun, Victor! Ne dediğini bilmiyorsun!”
Victor başını kaldırdı, gözlerinde tuhaf bir kararlılık vardı. “Biliyorum,” dedi. “Sarhoşum, evet. Ama aklım yerinde. Kaybedecek bir şeyim yok, Mira. Siz… siz bir ailesiniz. Ben ise hiçbir şeyim.”
Alan ona uzun uzun baktı. “Neden?” diye sordu. “Neden şimdi?”
Victor acı bir gülümsemeyle, “Çünkü senin yaşadığını yaşadım,” dedi. “Dışlandım. Alay edildim. Ama sen pes etmedin. Ben ettim. Ve şimdi… o gemiye binip kendimi bulacağım. Ya da yok olacağım.”
Mira, “Bu çılgınlık,” diye mırıldandı, ama sesinde öfke azalmıştı.
Alan bir an sustu, sonra elini Victor’un omzuna koydu. “Otur,” dedi. “Konuşalım.”
Victor içeri adım attı, sendeleyerek koltuğa çöktü.
Alan ile konuşması bittikten sonra Victor tek odalı dairesine gitmek için dışarı çıktı.
Mira, kırık tabaklara baktı, sonra Alan’a döndü. “Bunu gerçekten kabul mu edecek?” diye fısıldadı.
Alan, “Sarhoştu, hatırlar mı bilmiyorum,” dedi. “Ama belki… bu hepimizin kurtuluşu olur.”
Bölüm 11: Victor’un Kararı
Eylül 2086’nın ertesi sabahı, NASA Langley’nin toplantı odası gergin bir sessizlikle doluydu. Alan ve Mira, önceki gecenin duygusal fırtınasından yorgun düşmüştü. Victor’un beklenmedik önerisi, ikisini de şaşırtmış, ama aynı zamanda bir umut ışığı yakmıştı. Eleanor Grayson, Sanjay Patel, Lena Ortiz ve birkaç mühendis masanın etrafında toplanmıştı. Oortouch’ın tasarımı tamamlanmış, testler başlamıştı; ama gönüllü meselesi hâlâ çözülememişti.
Eleanor, “Dün gece Alan’dan bir mesaj aldım,” dedi, gözlüklerini düzelterek. “Victor Hensley gönüllü olduğunu söylemiş. Doğru mu?”
Alan başını salladı. “Evet. Gece yarısı kapımıza geldi. Sarhoştu.”
Mira, kollarını kavuşturmuş, sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı. “Sarhoş bir adamın hezeyanı olabilir,” dedi. “Ona nasıl güveniriz?”
Sanjay kaşlarını çattı. “Victor mu? O alaycı herif? 10 yıl önce Alan’ı yerin dibine soktu. Şimdi mi kahraman olacak?”
Lena, “Ama düşünün,” diye araya girdi. “Kaybedecek bir şeyi yok gibi görünüyor. İşini kaybetti, eşinden boşandı… Belki gerçekten ciddi.”
Mira, “Ciddi olsa ne olur?” diye patladı. “Bu bir intihar görevi! 10 yıl gidiş, dönüş belirsiz! Victor’un depresyonu yüzünden bizi mi riske atacağız?”
Alan, “Mira,” dedi sakin bir sesle, “ona bir şans verdim. Konuşmamız lazım dedim. Belki—”
“Belki ne, Alan?” diye sözünü kesti Mira. “Bizi bırakmaktan vazgeçtin mi, yoksa hâlâ o gemiye binmeyi mi planlıyorsun?”
Salonda bir sessizlik oldu. Eleanor, “Alan, sen gönüllü müydün?” diye sordu, şaşkınlıkla.
Alan, “Evet,” dedi, gözleri masaya dikili. “Ama Mira ve Leo’yu bırakamam. Victor’un önerisi… belki bir çözüm.”
Sanjay, “Victor’a güvenemem,” dedi. “O bir yıkıntı. Oortouch’ı ona emanet edemeyiz.”
Tam o anda, kapı açıldı. Victor içeri girdi. Saçı sakalı hâlâ karışıktı, ama gözleri önceki geceki bulanıklıktan kurtulmuş gibiydi. Üzerinde buruşuk bir gömlek, elinde bir kahve bardağı vardı. Salondaki bakışlar ona çevrildi.
Mira, “Senin ne işin var burada?” diye sordu, sesi keskin.
Victor, “Beni konuşuyorsunuz,” dedi, sakin ama kararlı bir tonda. “Duydum. Kapının önünde bekliyordum. Bırakın kendimi açıklayayım.”
Eleanor, “Konuş bakalım,” dedi, kaşlarını kaldırarak.
Victor masanın önüne yürüdü, derin bir nefes aldı. “Ben bir hata yaptım,” dedi. “10 yıl önce, Alan’ı alaya aldım. Teorisini çöpe attım. Haklıydı, ben yanılmıştım. O gün, her şeyimi kaybettim—işim, eşim, saygım. Depresyona düştüm, evet. Ama bu görev… bu benim kefaretim olabilir.”
Sanjay, “Kefaret mi?” diye sordu, alaycı bir tonda. “Sarhoş bir adamın romantik hayali mi bu?”
Victor ona döndü, gözleri parlayarak. “Sarhoş olsam da aklım yerinde, Sanjay. Bu görev, insanlık için. Oort Bulutu’nda bir şey var—bir sinyal, bir kaynak, belki bir medeniyet. Alan bunu kanıtladı. Ve ben, bunu bulmak için o gemiye bineceğim. Sizler ailelerinize dönün. Benim dönecek bir yerim yok.”
Mira, “Neden sana inanalım?” diye sordu, sesi hâlâ şüpheli. “Bizi yıllarca küçümsedin.”
Victor, “Çünkü değiştim,” dedi. “Alan’ın haklı olduğunu gördüğümde, kendimden nefret ettim. Dışlandım, sizin yaşadığınızı yaşadım. Ama pes etmediniz. Ben de etmeyeceğim. Bu, sadece benim için değil—hepimiz için.”
Lena, “Victor,” dedi yumuşak bir sesle, “bu bir intihar görevi olabilir. 10 yıl gidiş, dönüş şansı düşük. Bunu göze alabilir misin?”
Victor gülümsedi, acı bir gülümsemeydi. “Göze alacak bir şeyim kalmadı, Lena. Ama insanlık için bir şansım var. O sinyali bulacağım. Ya da en azından, neden kesildiğini.”
Alan ayağa kalktı, Victor’a yaklaştı. “Ciddi misin?” diye sordu, göz göze.
Victor, “Evet,” dedi. “Bırakın bunu ben yapayım, Alan. Sen ailene dön. Leo’ya baba ol. Ben… ben zaten her şeyi kaybettim.”
Salonda bir sessizlik oldu. Eleanor, “Victor,” dedi sonunda, “bu cesurca. Ama seni teste tabii tutacağız. Fiziksel, zihinsel… Hazır olmalısın.”
Victor başını salladı. “Hazırım.”
Mira, Alan’a baktı, gözleri yaşlı ama rahattı. “Tamam,” diye fısıldadı. “Ama eve dönüyorsun, değil mi?”
Alan ona sarıldı. “Eve dönüyorum.”
Aynı günün akşamı, hangar yeniden hareketlendi. Oortouch’ın son testleri başlıyordu. Sanjay, kontrol panelinde, “Xenon iticileri tam güçte çalıştırıyoruz,” dedi. “İtki testi başlasın.”
Lena, “Reaktör ısısı 310 santigrat,” diye bildirdi. “Sıvı sodyum devresi stabil.”
Mira, “Manyetik kalkan?” diye sordu.
Sanjay, “Toroidal bobinler aktif. 0.6 tesla alan üretiyor. Kozmik ışın simülasyonu %85 sapma gösteriyor.”
Alan, “Kriyojenik kapsüller?” diye sordu.
Lena, “Dört ünite de hazır,” dedi. “Hibernasyon testi dün tamamlandı—72 saatlik uyku, %100 başarı.”
Victor, hangarın köşesinde durmuş, gemiyi izliyordu. “Bu benim evim olacak,” diye mırıldandı. “Ve belki… kurtuluşum.”
Sanjay ona döndü. “Hazır mısın, Victor?”
Victor, “Hazırım,” dedi. “O sinyali bulacağım. Söz veriyorum.”
Bölüm 12: Fırlatma
Eylül 2089’un serin bir sabahıydı. Virginia’daki NASA fırlatma rampası, Oortouch’ın heybetli siluetiyle doluydu. Titanyum-alüminyum gövdesi sabah güneşinde parlıyor, xenon iticilerinin mavi ışıltısı rampayı aydınlatıyordu. Hangar, mühendisler ve bilim insanlarıyla doluydu; kontrol odasında ise Alan, Mira, Sanjay, Lena ve Eleanor, ekranların başında toplanmıştı. Victor, geminin kokpitinde, astronot kıyafetiyle oturuyordu. Saçı sakalı tıraşlanmış, gözleri kararlıydı—üç yıl önceki yıkıntı halinden eser yoktu.
Kontrol odasında, Sanjay, “T-10 dakika,” diye anons etti. “Xenon akışı stabil. İyon tahriki hazır.”
Lena, “URAN-12 reaktörü %100 güçte,” dedi. “Sıvı sodyum soğutma devresi 305 santigratta.”
Mira, “Manyetik kalkan?” diye sordu, sesinde hafif bir titreme.
Sanjay, “Toroidal bobinler aktif,” dedi. “0.6 tesla alan üretiyor. Kozmik ışın koruması tam.”
Alan, mikrofonu aldı. “Victor, bizi duyuyor musun?”
Victor’un sesi telsizden geldi, net ve sakin. “Duyuyorum, Alan. Her şey yeşil. Hazırım.”
Mira, Alan’a fısıldadı. “Ona güvenebilir miyiz?”
Alan, “Güvenebiliriz,” dedi. “Değişti. Bunu hissediyorum.”
Kontrol odasının kapısı açıldı; Leo, 16 yaşında, içeri koştu. “Baba! Anne! Geldim!” dedi, nefes nefese.
Mira ona sarıldı. “Tam zamanında, tatlım.”
Leo, “Victor amca gidiyor, değil mi?” diye sordu. “Uzaylıları bulacak mı?”
Alan gülümsedi. “Belki, oğlum. Ama önce o sinyali bulacak.”
Sanjay, “T-5 dakika,” diye bağırdı. “Fırlatma sekansı başlıyor!”
Hangarda sirenler çaldı, personel geri çekildi. Oortouch’ın iticileri hafif bir vızıltıyla çalışmaya başladı. Victor, kokpitte, “10 yıl,” diye mırıldandı. “Oort Bulutu’na 10 yıl. Hazırım.”
Telsizden Alan’ın sesi geldi. “Victor, son sözün var mı?”
Victor, “Evet,” dedi. “Alan, Mira… bana bu şansı verdiğiniz için teşekkür ederim. Sanjay, Lena, Eleanor… hepinize minnettarım. Bu benim kefaretim. Ve insanlık için bir umut.”
Mira, “Dikkatli ol,” diye fısıldadı, telsize eğilerek. “Ve… geri dönmeye çalış.”
Victor güldü, hafif bir hüzünle. “Elimden geleni yaparım.”
Sanjay, “T-30 saniye!” diye bağırdı.
“T-Minus 10… 9… 8… 7… 6… 5… 4… 3… 2… 1… Ateşleme!”
Hidrazin yakıtlı kimyasal roket motorları devreye girdi. Oortouch titredi, sonra yükselmeye başladı. Gemi, rampadan ayrılırken turuncu bir alev bulutu yükseldi.
Kontrol odasında herkes nefesini tuttu. Leo, “Vay canına!” diye bağırdı, cama yapışarak.
Victor’un sesi telsizden geldi. “Fırlatma başarılı. Yerçekiminden çıkıyorum.”
Alan, “İyi şanslar, Victor,” dedi, sesi duygulu.
Oortouch, gökyüzünde bir ışık noktasına dönüştü. Dakikalar sonra, Dünya yörüngesine ulaştı. Victor, kokpitte, hibernasyon kapsülüne bakıyordu. “Şimdi değil,” diye mırıldandı. “Biraz daha Dünya’yı göreyim.”
Kontrol odasında, Sanjay, “Yörünge stabil,” dedi. “Victor, ne zaman hibernasyona giriyorsun?”
Victor, “Bir saat sonra,” dedi. “Önce size veda etmek istiyorum.”
Mira, “Vedaya gerek yok,” dedi, gözleri doldu. “Bu bir başlangıç.”
Victor, “Haklısın,” dedi. “Ama yine de… Leo’ya iyi bakın. Ve Alan, babana selam söyle. Onun hayalini ben tamamlayacağım.”
Sanjay, “T-30 saniye!” diye bağırdı.
Leo, telsize koştu. “Victor amca! Uzaylıları bulursan bana anlat, tamam mı?”
Victor güldü. “Söz, küçük astronot.”
Sanjay, “T-Minus 10… 9… 8… 7… 6… 5… 4… 3… 2… 1… Ateşleme!”
“İyon tahriki tam güç!”
Ekranda, xenon gazının mavi alevleri ekranda görüldü. Oortouch, Dünya'dan uzaklaştı.
Bir saat sonra, Victor kokpitten kapsüle geçti. Kamera, kontrol odasına son görüntüsünü yolladı—Victor, kapsüle yatarken gülümsüyordu. “Hibernasyon başlıyor,” dedi. “10 yıl sonra görüşürüz… ya da ne bulursam.”
Mira, “Güvenle uyu,” diye fısıldadı.
Kapsülün kapağı kapandı, ekran karardı. Oortouch, Oort Bulutu’na doğru sessizce yol almaya başladı. Kontrol odasında, Alan ve Mira birbirine sarıldı. Leo, “O geri gelecek, değil mi?” diye sordu.
Alan, “Bilmiyorum, oğlum,” dedi. “Ama bir şey bulacak. Buna inanıyorum.”
Bölüm 13: Uyanış
Eylül 2099, Oortouch gemisi Oort Bulutu’na doğru 339.8 AU’ya ulaşmıştı. Kriyojenik uyku kapsülünün kapağı açıldığında, Victor Hensley uyandı. 66 yaşında, saçı sakalı yeniden uzamış, gözleri yorgun ama kararlıydı. Kokpitteki buhar dağılırken, “Neredeyim?” diye mırıldandı, boğazı kuru.
Ekranda, “Hibernasyon tamamlandı. Tarih: 15 Eylül 2099. Mesafe: 339.8 AU,” yazıyordu. Victor, “10 yıl,” diye fısıldadı. Telsize uzandı. “Langley, beni duyuyor musunuz? Victor Hensley, Oortouch’dan bildiriyorum. Uyandım.”
Sessizlik. Statik cızırtıdan başka bir şey yoktu. Victor, “Mesafe… 185 AU,” diye mırıldandı. “Işık hızında iletişim cevap günler alır.” Hesap yaptı: 185 AU, yaklaşık 51 milyar kilometre. Radyo dalgaları 47 saat sürerdi—her yönde. “4 gün,” dedi. “Cevap 4 gün sonra gelir.”
Ekrana döndü. “Sistem kontrolü,” dedi. “İyon tahriki durumu?”
“Xenon iticileri %88 verimlilikte,” dedi yapay zeka. “Kalan yakıt: %45.”
“Reaktör?”
“URAN-12 %92 kapasitede. Sıvı sodyum soğutma: 310 santigrat.”
Victor sandalyesine oturdu, telsize tekrar bastı. “Langley, 15 Eylül 2099. Uyandım. Sistemler stabil. 339.8 AU’dayım. Cevap bekliyorum.” Günlüğüne yazdı: “47 saat gidiş, 47 saat dönüş. Sabırlı olmalıyım.”
İkinci gün, hidroponik modülleri kontrol etti. “Su geri dönüşüm ünitesi %96 verimli,” diye mırıldandı. “Yosun stoğu bir yıl yeter.” Telsize seslendi. “Langley, 16 Eylül. Hâlâ buradayım. Biraz yosun yedim—berbat. Ama hayattayım.”
Üçüncü gün, beklenen cevap geldi. Telsizden Alan’ın sesi duyuldu, zayıf ama net: “Victor! Langley’den Alan. Seni duyduk! 15 Eylül'de gönderdiğin mesajın ulaştı. Sağ salim uyandığın için mutluyuz. Durum raporu ver.”
Victor’un yüzü aydınlandı. “Alan!” diye bağırdı. “Seni duymak… inanılmaz. 339.8 AU’dayım. Sistemler stabil. İyon tahriki %88, reaktör %92. 185 AU’ya yaklaşıyorum. Sinyali bulacağım.”
Mesajı gönderdi, yine 4 gün bekleyeceğini biliyordu. “Sabır,” diye mırıldandı. “Babamın dediği gibi, gerçek bir yol bulur.”
Dördüncü gün, 19 Eylül’de, ekran bir uyarı verdi: “Mesafe: 185.2 AU. Dalga sapması tespit edildi.” Victor irkildi. “Langley! 1.2 saniyelik bir sinyal—yapay!” diye bağırdı telsize. Verileri analiz etti: “Düzenli dalga biçimi. Doğal değil.”
Ama o anda, telsiz sustu. Statik bile kesildi—tam bir karartma. “Hayır!” diye bağırdı, düğmelere bastı. “Langley? Alan? Biri cevap versin!” Sessizlik. Ekrana baktı: “Sinyal kesildi. 185 AU.”
Victor sandalyesine çöktü, başını ellerine gömdü. “Tam da beklediğimiz gibi,” diye mırıldandı. “Ama neden bu kadar sessiz?” Telsize boşluğa seslendi: “Alan, Mira, Leo… Sinyali buldum. Ama sizi kaybettim.”
Günlüğüne yazdı: “19 Eylül 2099. 185 AU’da karartma. Sinyal yapay, ama iletişim yok. Yalnızım. Ama pes etmeyeceğim.” Gözleri ekrana kilitlendi. “Seni bulacam oğlum,” diye fısıldadı. “Ne olursan ol.”
Bölüm 14: Sinyalin Peşinde
Eylül 2099’un son günleriydi. Oortouch, 185 AU’da, Oort Bulutu’nun eşiğinde sessizce ilerliyordu. Victor Hensley, kokpitte yalnızdı; Dünya ile iletişim 19 Eylül’de, sinyal kesilmesiyle tamamen kopmuştu. Ekran, 1.2 saniyelik yapay dalga biçimini tekrar tekrar oynatıyordu. Victor, saçı sakalı uzamış, gözleri çökmüş, konsolun başında oturuyordu. Ellerinde bir kalem, günlüğünde karalamalar vardı.
“Sinyal burada,” diye mırıldandı, ekrana bakarak. “1.2 saniye. Düzenli, yapay… Ama neden sustu?” Telsize uzandı, alışkanlıkla. “Langley, 27 Eylül 2099. Victor Hensley. Sinyali analiz ediyorum. Hâlâ cevap yok.” Güldü, acı bir kahkahayla. “Tabii ki yok. 185 AU’da kimse beni duymaz.”
Ekrana döndü, verileri büyüttü. “Frekans: 1420 MHz civarı,” diye okudu. “Hidrojen hattı mı? Ama bu kadar düzenli değil.” Parmağıyla dalga biçimini izledi. “Bir modülasyon var… Belki amplitüd modülasyonu (AM)? Hayır, daha karmaşık. Faz kaydırmalı anahtarlama (PSK) gibi.”
Kendi kendine konuşmaya başladı. “Victor, düşün. Doğal bir sinyal olsaydı, kaotik olurdu—kozmik gürültü gibi. Ama bu… bu bir pattern. Birileri mi gönderdi?” Başını salladı. “Saçmalama. Belki bir anomali. Ama yapay.”
Günlüğüne yazdı: “27 Eylül. Sinyal 1420 MHz bandında, ama modülasyonu çözemedim. PSK veya QAM olabilir—dört seviyeli bir kodlama? Analiz devam ediyor.” Kalemi masaya vurdu. “Eğer bir kodsa, şifresini kırmalıyım. Ama neyle?”
Geminin yapay zekasına seslendi. “Sistem, sinyal analizini çalıştır. Spektral yoğunluk haritası çıkar.”
“Analiz başlatıldı,” dedi mekanik ses. “Sonuç: 15 dakika kaldı.”
Victor sandalyesine yaslandı, gözlerini kapadı. “15 dakika,” diye mırıldandı. “10 yıl uyudum, şimdi 15 dakika uzun geliyor.” Zihninde eski günler canlandı—NASA’daki alayları, Laura’nın terk edişi. “Keşke bir viski olsaydı,” dedi, sonra güldü. “Ya da bir arkadaş.”
Ekran bipledi. “Analiz tamamlandı,” dedi yapay zeka. “Sinyal: 1420.405 MHz. Modülasyon: 16-QAM benzeri. Veri içeriği: Şifreli.”
Victor irkildi. “16-QAM mı?” diye bağırdı. “Bu… bu iletişim sinyali! Şifreli bir mesaj!” Telsize koştu. “Langley! Alan! Sinyal 16-QAM—katrilyonlarca olasılıklı bir şifre! Ama sizi duyamıyorum!” Sessizlik. “Tabii ki duymazsınız,” diye mırıldandı, sandalyesine çöktü.
Günler geçti. Victor, sinyali çözmeye çalıştı. “Bir anahtar lazım,” diye mırıldandı. “Matematiksel bir dizi mi? Pi? Fibonacci?” Ekrana kodlar girdi, ama her deneme başarısız oldu. “Lanet olsun!” diye bağırdı, kalemi fırlattı. “Bana bir şey söyle!”
Depresyonu geri dönüyordu. 1 Ekim’de, günlüğüne yazdı: “Sinyal burada, ama anlamı yok. Yalnızım. Dünya sustu. Belki de bu bir ceza.” Telsize boşluğa seslendi. “Alan, Mira, Leo… Sinyali buldum, ama ne olduğunu bilmiyorum. Keşke burada olsaydınız.”
3 Ekim’de, ekran tekrar bipledi. “Dalga sapması: 1.5 saniye,” diyordu. Victor irkildi. “Yine mi?” Sinyal geri gelmişti, bu kez daha uzun. “Langley! 1.5 saniye—güçleniyor!” diye bağırdı. Ama yine sustu. “Hayır, hayır, hayır!” Konsola vurdu. “Bana ne söylüyorsun?”
Victor, sandalyesine çöktü, başını ellerine gömdü. “Pes etmeyeceğim,” diye fısıldadı. “Ama bu… bu çok ağır.” Günlüğüne yazdı: “3 Ekim. Sinyal geri geldi, 1.5 saniye. Şifreyi çözemedim. Ama burada bir şey var. Devam edeceğim.”
Kokpitte, yalnızlık ve kararlılık arasında sıkışmış, gözlerini ekrana dikti. “Seni bulacağım,” dedi. “Ne olursan ol.”
Bölüm 15: Şifrenin Gölgesi
Ekim 2100’ün ilk haftası, Oortouch gemisi 185.5 AU’da Oort Bulutu’nun eşiğinde ilerliyordu. Victor Hensley, kokpitte, konsolun başında saatlerdir oturuyordu. Ekran, 1.5 saniyelik son sinyalin dalga biçimini tekrar tekrar oynatıyordu. Masada, karalanmış notlarla dolu bir günlük, bir kalem ve boş bir kahve fincanı vardı. Victor’un saçı sakalı daha da uzamış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Yüzünde, kararlılık ve çaresizlik arasında bir ifade dolaşıyordu.
“Sinyal 1.5 saniye,” diye mırıldandı, ekrana bakarak. “16-QAM… Şifreli. Ama anahtar nerede?” Kalemi eline aldı, günlüğüne yazdı: “4 Ekim 2100. Frekans 1420.405 MHz. Modülasyon karmaşık—64-QAM’a bile kayabilir. Şifreleme seviyesi yüksek. Çözülemiyor.”
Telsize uzandı, boşluğa seslendi. “Langley, Victor Hensley. 1.5 saniyelik sinyali analiz ediyorum. 16-QAM doğrulandı, ama şifreyi kıramıyorum. Bir anahtar olmalı—matematiksel mi, yoksa rastgele mi? Cevap verin!” Sessizlik. “Tabii ki cevap vermezsiniz,” diye güldü, alaycı bir tonda. “185 AU’da kimse beni duymaz.”
Geminin yapay zekasına döndü. “Sistem, sinyalde bir dizi var mı? Sayısal bir pattern ara—Fibonacci, pi, altın oran, herhangi bir şey!”
“Analiz başlatıldı,” dedi mekanik ses. “Sonuç: 20 dakika kaldı.”
Victor sandalyesine yaslandı, gözlerini kapadı. “20 dakika,” diye mırıldandı. “Sonsuzluk gibi.” Zihninde, geçmişten görüntüler geçti—NASA’daki toplantılar, Victor’un alayları, Laura’nın kapıyı çarpıp çıkışı. “Haklıydılar,” diye fısıldadı. “Deli Keating haklıydı. Ama şimdi deliren benim.”
Ekran bipledi. “Analiz tamamlandı,” dedi yapay zeka. “Pattern tespit edilemedi. Şifreleme anahtarı bilinmiyor.”
Victor yumruğunu masaya vurdu. “Lanet olsun!” diye bağırdı. “Bir şey olmalı! Bana bir ipucu ver!” Ekrana yeni bir komut girdi. “Sinyalin entropisini hesapla. Rastgelelik seviyesi ne?”
“Entropi: 7.8 bit/sembol,” dedi sistem. “Yüksek derecede düzenli, düşük rastgelelik.”
Victor irkildi. “Düşük rastgelelik mi?” diye mırıldandı. “Bu bir mesaj. Kesinlikle bir mesaj. Ama ne diyor?” Günlüğüne yazdı: “Entropi 7.8. Doğal sinyal olsaydı 10’u geçerdi. Bu yapay—birileri bir şey söylüyor.”
Kendi kendine konuşmaya başladı. “Victor, sakin ol. Şifreleme ne olabilir? Kuantum anahtar dağıtımı mı? Hayır, bu kadar eski bir teknoloji değil. Simetrik mi, asimetrik mi? RSA? AES?” Başını salladı. “Ama anahtar olmadan hiçbir şeyim yok. Belki sinyalin kendisi anahtardır?”
Telsize seslendi. “Langley, 5 Ekim. Sinyalin entropisi düşük—yapay bir mesaj. Anahtar sinyalin içinde olabilir. Ama çözemiyorum. Bana yardım edin!” Sessizlik. “Kimse yok,” diye fısıldadı. “Yalnızım.”
Depresyonu derinleşiyordu. 6 Ekim’de, günlüğüne yazdı: “Uykusuzum. Yosun stoğu azalıyor—tadı iğrenç, ama yiyorum. Sinyal beni çıldırıtıyor. Şifreyi çözemezsem, bu neden?” Aynaya baktı. “Victor, aptal mısın? 10 yıl uçtun, şimdi pes mi edeceksin?”
7 Ekim’de, ekran yine bipledi. “Dalga sapması: 1.8 saniye,” diyordu. Victor irkildi. “Geri döndü!” diye bağırdı. Telsize koştu. “Langley! 1.8 saniye—güçleniyor! Hâlâ yapay!” Sinyal kaydını analiz etti. “Frekans aynı, ama amplitüd arttı. Daha fazla veri mi var?”
Sinyal sustu. Victor, “Hayır, hayır, hayır!” diye haykırdı, konsola vurdu. “Bana ne söylüyorsun? Konuş!” Günlüğüne yazdı: “7 Ekim. 1.8 saniye. Sinyal güçleniyor, ama şifre hâlâ gizli. Çıldırıyorum.”
Sandalyesine çöktü, başını ellerine gömdü. “Alan,” diye fısıldadı. “Sen olsan çözerdin. Ama ben… ben yeterince iyi değilim.” Gözleri yaşardı. “Pes etmeyeceğim,” dedi, sesi titreyerek. “Ama bu… bu çok zor.”
Kokpitte, karanlıkta, sinyalin gölgesiyle baş başa kaldı. “Seni bulacağım,” diye mırıldandı. “Ne pahasına olursa olsun.”
Bölüm 16: Son Sinyal
Kasım 2101, Oortouch gemisi 341 AU’da, Oort Bulutu’nun derinliklerinde sessizce sürükleniyordu. Victor Hensley, iki yıldır sinyali çözmeye çalışmıştı. Kokpit, karanlık ve soğuktu; hidroponik modüllerin yosun stoğu tükenmiş, su geri dönüşüm ünitesi %40 verimle zar zor çalışıyordu. Victor, 68 yaşında, zayıflamış ve bitkin düşmüştü. Saçı sakalı beyaz bir karmaşaya dönmüş, elleri titriyordu. Ekran, hâlâ çözülemeyen 1.8 saniyelik sinyali oynatıyordu.
Victor, günlüğüne yazdı: “15 Kasım 2101. Yiyecek bitti. Su bir hafta yeter—belki. Sinyal hâlâ şifreli. 16-QAM, 1420.405 MHz. Çözemedim.” Kalemi düşürdü, başını ellerine gömdü. “Başaramadım,” diye fısıldadı. “Alan, Mira, Leo… Özür dilerim.”
Telsize son bir kez seslendi. “Langley, Victor Hensley. 341 AU. Sinyali buldum, ama ne olduğunu anlayamadım. Yiyecek yok, su bitiyor. Bu… son mesajım olabilir.” Sessizlik. “Kimse duymuyor,” diye mırıldandı. “Ama yine de… denedim.”
Depresyonu, açlıkla birleşip dayanılmaz hale gelmişti. “Böyle bitmemeli,” diye düşündü. Sandalyesinden kalktı, kokpitteki kontrol paneline yürüdü. “Kabin basıncını düşürürsem…” diye mırıldandı. “Hızlı olur. Acısız.” Parmakları düğmelere uzandı. “Başka yol yok.”
Tam o anda, ekran bipledi. “Dalga sapması: 2.0 saniye,” diyordu. Victor dondu. “Ne?” diye bağırdı, konsola koştu. Sinyal geri gelmişti—bu kez daha uzun, daha güçlü. “Langley! 2 saniye—güçlü bir sinyal!” Telsiz sustu, ama ekran oynuyordu. “Frekans aynı… Ama bu… bu farklı!”
Verileri analiz etti. “Amplitüd arttı,” diye mırıldandı. “Modülasyon… 64-QAM’a kaymış olabilir. Daha fazla veri!” Gözleri parladı. “Bana bir şey mi söylüyorsun?” Kabin basıncı düğmesinden elini çekti, sandalyesine çöktü. “İntihar mı? Hayır… Henüz değil.”
Günlüğüne yazdı: “15 Kasım. 2.0 saniye. Sinyal güçlendi. Şifre hâlâ çözülemedi, ama pes etmeyeceğim. Açım, bitkinim, ama bu… bu bir umut.” Telsize seslendi. “Langley, eğer bir gün duyarsanız… Sinyal beni durdurdu. Devam ediyorum.”
Sinyal sustu. Victor, “Geri geleceksin,” diye fısıldadı. “Biliyorum.” Ama günler geçti, yiyecek tamamen bitti, su birkaç yuduma indi. 20 Kasım’da, “Artık dayanamıyorum,” diye mırıldandı. Hibernasyon kapsülüne baktı. “Belki… bir şans daha.”
Kapsüle yürüdü, titreyen ellerle kapağı açtı. “Otomatik uyandırmayı açmayacağım,” dedi. “Beni bir şey uyandırır—sinyal, ya da…” Güldü, zayıf bir kahkahayla. “Ya da hiçbir şey.” Günlüğüne son satırı yazdı: “20 Kasım 2101. Hibernasyona giriyorum. Ne zaman uyanırım, kim uyandırır, bilmiyorum. Ama sinyal… o burada.”
Kapsüle yattı, kapağı kapattı. “Seni bulacağım,” diye fısıldadı. Soğuk buhar kokpiti doldurdu, Victor uykuya daldı.
Belirsiz bir zaman sonra, kapsülün kapağı açıldı. Victor’un gözleri titreyerek açıldı. Karanlıkta, bir ses duydu—sinyal, şimdi net ve kesintisiz bir fısıltıya dönüşmüştü. “Neredeyim?” diye mırıldandı. Ekran karanlıktı, telsiz sustu. Oortouch, bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen bir zamanda duruyordu. Ve hikâye, sorularla sona erdi.
Sonsöz
Yıl 2114. Virginia’daki küçük ev, torunların kahkahalarıyla doluydu. Alan ve Mira, Telomer, NAD+ takviyeleri ve sirtuin tedavisiyle gençleşmiş, bahçede oturuyordu. Leo, 41 yaşında, astrofizik profesörüydü. Babasının mirasını devralmış, Oortouch’ın son mesajlarını çözmeye yıllarını adamıştı. Langley arşivinde, Victor’un 185 AU’daki son telsiz kayıtları—karartmadan önceki çaresiz seslenişleri ve 1.2 saniyelik sinyalin telemetri verisi—tozlu bir kutuda duruyordu.
Ekranında, Victor’un son gönderdiği 1.2 saniyelik sinyalin dalga biçimi yanıp sönüyordu. “Kimse bunu çözememişti,” diye mırıldandı. Yıllarca, babasının notlarından ve Oortouch’ın son ulaşan telemetri verilerinden bir anahtar aramıştı. O gece, kendi yazdığı bir kuantum şifreleme algoritması çalıştırdı. “Eğer bu bir mesajsa,” dedi kendi kendine, “anahtar evrenin kendisidir.”
Kuantum bilgisayar bipledi. 10 septilyon yıl sürücek işlem dakikalar içinde sonuçlandı. Şifre çözüldü. Ekranda, tek bir satır belirdi—ne bir dil, ne bir alfabe, ama matematiksel bir dizi sembol: SESSİZLİK KOMUTU. Leo’nun nefesi kesildi. “Aman Allah’ım,” diye fısıldadı, gözleri faltaşı gibi açılmış. “Bu… bizi karanlık ormandan korumak için.”
Yıllar sonra...
Leo’nun Jammer Hipotezi tüm dünya tarafından kabul edildi. Oort Bulutu’nun doğal dalgaları geçirdiği ama yapay sinyalleri engellediği, böylece karanlık ormanda herkesin bağırdığı ama kimsenin duyulmadığı bir evrenin sessiz gerçeğinin sebebi anlaşıldı.
Alan, oğlunun masasında duran kitabı aldı ve sayfalarını karıştırdı. Gözleri, Leo’nun yazdığı satırlara takıldı:
Yorumlar
Yorum Gönder
Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlarda paylaşın!