19.1. Birinci Haydutun Sorgusu
Khaalid, elindeki
sıcak çorba tasını haydutun önüne koyar. Yüzünde ne bir samimiyet ne de bir
tehdit ifadesi vardır; sadece yorgun bir ciddiyetle konuşur.
Khaalid:
"Günlerdir sana
yemek vermedik. Aslında bu senin direncini kırmak içindi. Şimdi bu çorbayı iç.
Bildiklerini daha kolay hatırlayabilirsin."
Haydut, çorbayı hızla
içerken, Khaalid masanın diğer ucuna, haydutun hemen yanına oturur. Haydutun
gözlerinin içine bakmaz, sadece ona doğru döner.
Khaalid:
"Dışarıda
ayrı odalarda tutulan, senin gibi üç haydut daha var. Hepsini tek tek
sorgulayacağım. Onlara da sana sorduğum soruları soracağım. Her birinizin
anlattıkları, diğerlerinin anlattıklarıyla karşılaştıracağım."
Khaalid
duraksar, haydutun yüzündeki gerilimi gözlemler.
Khaalid:
"Durum
şu: Ya hepiniz susarsınız ve hiçbir şey öğrenemeyiz. O zaman hepiniz kralın
karşısına çıkarsınız, büyük ihtimalle de idam edilirsiniz. Ya da biriniz
konuşur, detayları verir ve hayatını kurtarma şansı yakalar. Şu an konuşan
diğerlerinin önünde olacaktır."
Haydut,
başını kaldırır ve Khaalid'e bakar.
Khaalid:
"Sana
yalvaracak değilim. Benden bir lütuf bekleme. Ben sadece sana durumu
anlatıyorum. Konuşup konuşmamak sana kalmış. Ama şunu bil ki, biriniz konuşmaya
başladığında diğerleri konuşmasa bile iş işten geçmiş olacak. Bu durumda ilk
konuşan, en büyük lütfu alacak kişi olur. Eğer ilk konuşan sen olursan, kampın
yerini, liderinin adını ve diğer haydutları anlattığın için kraldan af dileme
şansı yakalarsın. Ama ilk konuşan sen olmazsan, o şansını kaybedersin. Bu
kadar."
Haydut,
bu mantıklı ama sert yaklaşım karşısında şaşırır. Khaalid'in yalan
söylemediğini anlar.
Haydut,
çorbayı bitirdikten sonra haydutun yüzünde kararlı bir ifade belirir.
Khaalid'in mantıklı ve soğuk hesaplarına rağmen, haydutun konuşmama kararı,
onur ve sadakat duygusuna dayanır.
Haydut:
"Evet,
doğru söylüyorsun. Konuşursam kurtulabilirim. Arkadaşlarımdan biri benden önce
konuşursa o kurtulur, ben ölürüm. Bu mantıklı. Ama liderimiz bize 'birimiz
konuşursa hepimiz ölürüz' dedi. Ben konuşursam, kampın yeri öğrenilir,
arkadaşlarım yakalanır, belki hepsi öldürülür. Ben konuşursam, liderimizin bana
öğrettiği onur ve sadakat kurallarını çiğnemiş olurum. Ben bir haydut
olabilirim, ama sözümün eriyim. Söz verdim, konuşmayacağım. Ölürsem de onurumla
ölürüm, konuşarak yaşayamam."
Haydutun
bu sözleri, Khaalid'in mantıksal argümanlarını boşa çıkarır. Haydut, kendi
hayatı pahasına bile olsa, birliğine ve liderine olan bağlılığını korumayı
seçer. Onun için, hayatından daha değerli olan şey, sözüne sadık kalmaktır.
Khaalid iç çekti ve
üçüncü odaya yöneldi.
19.2. İkinci Haydutun Sorgusu
Khaalid,
birinci haydutun çadırından çıkar ve ağır adımlarla ikinci haydutun çadırına
girer. Yüzünde, aldığı sonuçtan duyduğu bir hayal kırıklığı vardır ama bu,
ciddiyetini bozmaz.
Khaalid,
sıcak çorba dolu tası sessizce haydutun önüne bırakır. Yüzünde ne merhamet ne
de öfke vardır. Yalnızca uykusuz gecelerin çizdiği bir kararlılık.
Haydutun
karşısına oturur ve elindeki kil tableti masaya koyar. Bu parşömen boştur.
Khaalid yalan söylemeyecektir. Konuştuğunda sesi ne yumuşaktır ne sert;
sadece olması gerektiği gibidir.
Khaalid:
“Açlıkla seni
sınadık. Bu, iradeni çözmek içindi. Şimdi bu çorbayı iç; belki hatırlamak
kolaylaşır.”
Haydut,
açlığın tesiriyle çorbayı boğulur gibi içerken Khaalid, masanın ucundan kalkar
ve onun yanına oturur. Göz teması kurmaz. Sadece bedenini ona çevirir. Bir
sorgucu gibi değil, bir gölge gibi.
Khaalid:
"Biraz
önce yanındaki çadırda oturan adamla konuştum. O, onurundan bahsetti. Liderine
sadakatinden bahsetti. Sözünü çiğnememekten bahsetti. Ölürüm de konuşmam
dedi."
Haydut,
Khaalid'in sözlerini dinlerken kaşlarını çatar.
Khaalid:
"O
adam, şu an ölümü bekliyor. Yarın kralın önüne çıkaracağım ve konuşmadığını
söyleyeceğim. Büyük ihtimalle kral öfkelenip idam edin diyecek ve ölecek.
Neden? Çünkü sadakati, onun için hayatından daha önemliydi. Ama sadakat, sadece
iki kişi arasında bir bağ değildir. Liderinize olan sadakatiniz, size ne
kazandırdı? Bugün buradasın, soğukta, aç ve tek başına. Liderin nerede? Seni
kurtarmaya mı geldi? Hayır. O, şu an kendi hayatını yaşıyor. Seni, onu
koruyacak bir kalkan olarak kullandı."
Haydut,
Khaalid'in bu sert sözleri karşısında gerilir ve öfkelenir.
Khaalid:
"Sana
yalvaracak değilim. Sen de biliyorsun ki, şu an buradasın çünkü yakalandın. Bu
durumun oluşmasında liderinin de bir payı olmalı. O seni bu yola soktu. Şimdi
sen buradasın, ama o nerede? Onlar sana güvenir miydi? Peki neden sen, onlara
güvenesin? Onlar senin için ölürler miydi? Sen de onlar için ölecek
misin?"
Khaalid'in
amacı, haydutta öfke ve güvensizlik duygularını tetiklemektir. Onu,
arkadaşlarına ve liderine karşı sadakatsiz olması için kışkırtmaya çalışır.
Ancak haydut, Khaalid'in bu mantıklı yaklaşımına karşı, duygusal bir gerekçe
sunar.
Haydut, çorbasını
yemeyi durdurdu ve başını kaldırdı. Gözlerinde ne korku ne de inat vardı,
sadece derin bir çaresizlik ve mantık parıltısı vardı.
"Senin
bana yardım etme isteğine inanıyorum, asker,"
dedi
haydut, sesi titrek ama kararlıydı.
"Ama
sana gerçeği söylersem, bana ne olacağını biliyorum. Bir süre hapis yatar,
sonra serbest kalırım. Ama kampa ne olacağını da biliyorum. Orayı basarsınız.
Liderim intikam için yaşar. Kamptan sağ kurtulan olursa, beni bulur. Yaşadığım
köyü, ailemi, her şeyimi bulur. Benim vicdanım rahat, çünkü kimseyi öldürmedim.
Ama arkadaşlarımı satarsam... İşte o zaman huzur içinde yaşayamam. Hem sizden
hem onlardan korkarak yaşarım. Böyle yaşamaktansa ölürüm daha iyi."
Khaalid, daha fazla
zorlamadan ayağa kalktı ve diğer odaya geçti.
19.3. Üçüncü Haydutun Sorgusu
Sorgu
çadırında üçüncü haydut hâlâ sessizdi. Khaalid konuşturmak için hiçbir hileye
başvurmamıştı. Masaya oturmuş, sadece bekliyordu. Önünde bir tas çorba vardı
ama haydut dokunmamıştı.
Khaalid:
“Ben
sana yalan söylemeyeceğim. Arkadaşların konuşmadılar. Ama bildiğim bir şey var:
Sessiz kalırsanız, kimseyi kurtaramayız. Üçünüzü yarın alıp kralın karşısına
çıkarır ve konuşmadığınızı söylerim. Kraldan affınızı isteyemem. Aynı gün idam
edilirsiniz.”
Haydut
gözlerini kaçırdı. Dudakları kurumuştu ama hâlâ susuyordu.
19.4. Sahara'nın Simülasyona Müdahalesi
Tam
o anda kapı örtüsü aralandı. Küçük bir kız içeri girdi, Sahara.
Askerler
şaşkınlıkla geri çekildi. Khaalid başını kaldırdı ama bir şey demedi. Sahara,
haydutun karşısına geçti. Gözleri doluydu.
Sahara:
“Senin
çocukken ailenin yangında öldüğünü biliyorum. 'Keşke ben de ailemle ölseydim.'
dediğini de..."
Sahara,
haydutun gözlerinin içine uzun süre bakar.
Sahara:
“Ben
de kaybettim…"
Sesi
fısıltıya yakındır, ama kelimeleri ağır ağır ilerler.
Sahara:
"Ben…
ben de senin gibi, ailemi kaybettim. Venüs’te, uçan şehrimizi büyütmek
için atmosferinden karbon nanotüp üretiyorlardı. Annemle babam oradaydı.
Karbon nanotüp kulelerinde çalışıyorlardı. Venüs’te şehirde bir patlama
oldu. Onlarla iletişim kesildi. O zamandan beri ne yüzlerini gördüm,
ne seslerini duydum. Ölüp ölmediklerini bile bilmiyorum. Sadece sessizlik.
Ne bir mesaj, ne bir sinyal… Yalnız kaldım. Bir tek Nil-7 kaldı yanımda. O
robot bir leopar. Ama o bile… bir anne gibi sarılamaz"
Haydut
başını kaldırdı. Gözlerinde bir titreme vardı.
Sahara:
“Kampta
çocuklar var, onların hâlâ annesi babası var. Lütfen… sadece bir şey
söyle. Onları kurtarabiliriz. O çocuklar… o kampta tutulanlar… onlar da
ikimiz gibi. Ailelerinden koparılmışlar. Ben de bir çocuğum. Ailemle
yaşamak istiyorum. Onlardan ayrılmak istemem. Eğer sen konuşmazsan… Onlar
da hep ayrı kalacak. Kervana satılırlarsa belki bir daha hiç dönemezler.
Lütfen… sadece bir şey söyle. Onları kurtarabiliriz.”
Haydutun
gözlerinde bir anlık yumuşama belirir.
Sahara:
“Sen
de yalnız kaldın. Ama senin gördüğün o çocuklar… hâlâ bekliyor. Onların
anneleri hâlâ bekliyor. Beni kimse kurtaramadı… Ama sen, onları
kurtarabilirsin. Bu, senin ellerinde.”
Haydutun
gözleri doldu. Dudakları titredi. Sonunda fısıldadı:
Haydut:
“Ben…
ben oraya ait değilim. Evet ailem yangında öldü. Yıllar boyunca yalnız
yaşadıktan sonra haydutlar geldiler. ‘Artık sahipsiz değilsin’ dediler. Ama… o
çocuklar… onlar hâlâ orada. İki tanesi… mağarada. Halwan onları köle gibi
kullanıyor.”
Sahara’nın
gözlerinden yaşlar süzüldü. Khaalid başını eğdi, sessizce not tutan askere
işaret etti.
Haydut:
“Taş
ocaklarının arkası. Dikenli çalıların ardında bir mağara. Halwan orada. Belki
yirmi kişi kaldı. Ama… o çocuklar… onları kurtarın.”
Khaalid:
“Bu,
sadece senin değil, onların da kurtuluşu olacak.”
Khaalid sessizce
geri çekildi. Çadırdan çıkarken gözleri hâlâ yaşlıydı ama yüzünde bir
kararlılık vardı. Birkaç dakika sonra, diğer sorgu bölmelerindeki haydutla
konuştu:
“Üçüncü
kişi konuştu. Kampın yeri, liderin adı, çocukların durumu açıklandı.”
İlk haydut, duvarın
ötesinden gelen ayak seslerini duydu. Kapı örtüsü aralandı, Harun içeri girdi
ama bu kez sessizdi. Masaya oturdu, hiçbir tehdit savurmadı.
Khaalid:
“Arkadaşın konuştu.
Çocukların yerini söyledi. Biz gidiyoruz.”
Haydutun gözleri
irkildi. Dudakları kıpırdadı.
“Çocuklar mı? Onları
da mı söyledi?”
Khaalid başını
salladı.
Haydut:
“Ben… ben sadece bekçilik
yapıyordum. Ama o çocuklar… onları satacaklardı. Halwan, Demirgöz… o planı yapmıştı.
Kampın arkasında bir geçit daha var. Oradan kaçabilirler. Söyleyin… dikkatli
olun. Kara Samir hâlâ orada.”
Khaalid:
“Kaçabilecekleri
geçidi haber vermen kurtulman için önemli”
Khaalid not
aldı, sessizce çıktı.
İkinci
bölmede, başka bir haydut başını duvara yaslamıştı. Gelen haberle irkildi.
Khaalid içeri girdi. Ama sesi sakindi.
Khaalid:
“Diğer
arkadaşların konuştu. Çocukların yerini söylediler. Artık saklanacak bir şey
kalmadı.”
Haydut:
“Onlar… onlar zaten
başımın belasıydı. Beni de kandırdılar. Ama o çocuklar… onları
zincirlemişlerdi. Halwan’ın adamları… onları dövüyordu. Asıl kamp solundaki
mağarada. Ama sağdaki mağarada tuzak var. Oraya giren ölür. Liderimiz
Demirgöz Halwan. Ama tek başına değil. Yanında Kara Samir diye biri var. İnsanların
gözlerine bakarak yalan söyleyebilir,”
Khaalid:
“Tuzağı haber vermen
kurtulman için önemli.”
Haydut:
“Ben… sadece bir şey
istiyorum. O çocuklar kurtulsun.”
Khaalid başını eğdi.,
Sahara, sorgu
çadırının dışında bekliyordu. Khaalid yanına geldi, diz çökerek göz hizasına
indi.
Khaalid:
“Senin sözlerin… bir
zinciri kırdı. Artık hepsi konuştu. Yalansız. Sadece gerçeğin gücüyle.”
Sahara:
“Yani… yalan
söylemeden de olurmuş.”
Khaalid gülümsedi:
“Bazen en güçlü
silah, bir çocuğun kalbidir.”
19.5. Sahara’nın Sorgu Sonrası Nil-7 ile Konuşması
Sahara, simülasyondan çıktığında yanında yatan robot
leoparı Nil-7 7'nin yanına sokuldu. Elleriyle onun metal başını okşarken,
bakışları hâlâ uzaklardaydı.
Nil-7:
“Sahara… Yüz kaslarındaki gerginlik, yoğun bir duygusal
yük hissettiğini gösteriyor. Anlatmak ister misin?”
Sahara dudaklarını büzdü.
“Bence… haydutlar konuşmak istemiyordu çünkü
korkuyorlardı. Ama… korkudan da büyük bir şey varmış.”
Nil-7:
“Ne gibi?”
Sahara:
“Bir çocuğun gözyaşı… ya da… belki onun gibi bir şey.
Onlara o çocukları hatırlattım. Annelerini, babalarını… Onlar da unutmuşlardı.
Ben hatırlattım.”
Nil-7 kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi:
“Bu, ‘empati’ olarak bilinir. Başka birinin duygusunu
kendi içinde hissetme yeteneği. İnsanlık tarihinde barışın ve merhametin temel
nedenlerinden biridir.”
Sahara başını kaldırdı, gözlerinde hem umut hem özlem
vardı.
“Peki… annemle babam da bir gün bana döner mi?”
Nil-7’nin sesi bu sefer daha alçak ve yavaş çıktı:
“Belki… ama o gün gelene kadar, sen başkalarının
annelerine babalarına kavuşmasına yardım edeceksin.”
Sahara
başını salladı, gözyaşlarını sildi. Nil-7 7’nin başını kucağına aldı.
“Ben
de bekleyeceğim” diye fısıldadı.
Gözlerini kapadı.
Uykuya dalarken odanın ışıkları kısıldı.
19.6. VENÜS GEZEGENİ (M.S. 8000)
Sahne
1 — Gökyüzünde Bir Şehirde Patlama
Venüs
atmosferinin 50-60 kilometre üstünde, sarı-turuncu asit bulutlarının hemen
üzerinde süzülen Zephyra şehri, insanlığın en büyük başarısıydı. Devasa karbon
nanotüp kuleleri, kendini onaran yapılarıyla yavaş yavaş genişliyor, şehrin
ağırlığını dengede tutan hidrojen balonları nazikçe havada dans ediyordu.
Şehrin
merkezindeki araştırma laboratuvarında, Dr. Nalan Yalçın ve eşi mühendisin eli
bilgisayarın dokunmatik yüzeyinde hızla geziniyordu.
Ancak
şehirde, birdenbire anormal titreşimler başladı. Balonlardaki basınç
dalgalanıyor, kolonlarda mikroskobik çatlaklar belirmeye başlamıştı. Uyarı
ışıkları kırmızıya döndü.
"Basınç
regülatörlerinde sorun var! Balonlardan biri az da olsa hidrojen sızdırıyor,
diye rapor verdi mühendis Okan."
Şehir
yavaşça irtifa kaybetmeye başladı. Yüksek basınçlı Venüs atmosferinde, 50
kilometreden yüzeye kadar olan mesafe ölümcül bir inişti.
Nalan
gözlerini ekrana dikti:
"Kontrolü
kaybetmemeliyiz… ama alçalıyoruz."
Ve
o andan sonra patlama oldu.
Sahne
2 — Düşüş
Zephyra
şehri, hidrojen balonlarındaki basınç dalgalanmaları yüzünden yavaş yavaş
irtifa kaybediyordu. 50 kilometre yükseklikten başlayan bu düşüş, Venüs’ün
yoğun atmosferinde sürükleme kuvvetiyle sınırlandı; şehir, serbest düşüş hızını
asla aşamıyordu.
Mühendis
Okan, sığınak modülünün kontrol panelinde durmadan veri akışını izliyordu.
"Balonların
basıncı hızla düşüyor. Kulelerde mikroçatlaklar yayılıyor. Eğer bu devam
ederse, şehir 35 kilometre seviyesinde kontrolsüz bir şekilde yavaşlayıp yüzeye
doğru düşecek."
Şehirdeki
insanlar alarm sesleriyle uyanmaya başladı. Gözler panik ve korkuyla doluydu.
Kaptan Leyra, sakin olmaya çalışarak mikrofonu açtı:
"Herkes
derhal sığınak modülüne! Hayatta kalma sistemleri çalıştırılacak."
Sığınak
modülü, özel termal kaplamalar ve yüksek dayanımlı karbonfiber yapısıyla Venüs
yüzeyindeki zorlu koşullara dayanabilecek şekilde tasarlanmıştı. Ancak modülün
içindeki yaşam destek sistemleri, enerji ve su kaynakları sınırlıydı.
Nalan
ve Okan, son kontrolleri yaptıktan sonra modüle doğru ilerledi.
"Sistemi
devreye alıyoruz, dedi Okan, sesinde kararlı bir tını vardı."
Dışarıda
şehir, yavaş ama kaçınılmaz şekilde alçalmaya devam ediyordu. Balonların bir
kısmı tamamen sönerken, diğerleri direnmeye çalışıyordu. İçeride zaman
daralıyordu.
Venüs
yüzeyine iniş kaçınılmazdı. Ancak şimdilik, hayatta kalmak için tek umut
sığınak modülünde saklanmaktı.
20.1. Kraldan Takviye Talebi
Khaalid,
sorgu çadırından çıktıktan sonra, ay ışığının altında derin düşüncelere daldı.
Haydutların verdiği bilgiler zihninde dönüyordu: Eski taş ocaklarının ardındaki
mağaralar, dikenli çalılar, tuzaklar ve belki otuz beş haydut… Yirmi askerle bu
baskın cesaret gerektirirdi, ama çocukları kurtarmak ve kralın emrini eksiksiz
yerine getirmek için hata payı yoktu. Harun’a döndü, sesi kararlı ama
temkinliydi:
“Harun,
bu yılan yuvasını temizleyeceğiz, ama sayıca bizden üstünler. Tuzakları var,
liderleri kurnaz. Çocukların hayatı söz konusu. Kraldan takviye istemeliyiz.”
Harun
kaşlarını çattı, iri elleriyle baltasının sapını sıktı. “Yirmi seçkin
askerle o mağarayı ateşle yakarız, Khaalid! Sayı ne fark eder?”
Khaalid
gülümsedi, ama gözlerinde bir pırıltı vardı. “Cesaretin ölümü korkutuyor,
dostum. Ama onlar köşeye sıkışınca vahşileşir. Çocukları riske atamayız. Krala
gidelim, birkaç köyden daha savaşçı isteyelim. Zafer bizim olacak, ama Nil’in
bereketi için temkinli olmalıyız.”
Harun,
bir an düşündü, sonra başını salladı. “Haklısın. Çocuklar için… krala
gidelim.”
İki
savaşçı, kralın karakol olarak kullandığı çadıra yürüdü. Muhafızlar kapıları
açtı, kral tahtında, asasıyla bekliyordu. Khaalid diz çöktü, sözleri net ve
saygılıydı:
“Kralım,
esirleri konuşturduk. Kamp, taş ocaklarının ardında, dikenli çalılarla
gizlenmiş mağaralarda. Belki otuz beş haydut var; liderleri Halwan ve Samir,
tuzakları kurnaz. Yirmi seçkin askerle baskını yapabiliriz, ama çocuklarınızın
güvenliği için risk almamalıyız. Daha fazla savaşçı daha rica ediyoruz. Böylece
zafer kesin, kayıplar az olacak.”
Kral,
asasını yere vurdu, gözleri Khaalid’in kararlılığını tarttı. “Kurnazsın,
Khaalid. Nil’in bereketini korumak için temkin gerekli. Elli savaşçı daha
gönderiyorum. Ama unutma, zafer kadar çocukların güvenliği de senin
sorumluluğunda.”
Khaalid
başını eğdi. “Emredersiniz, kralım. Nil’in huzuru için bu yılan yuvasını
yerle bir edeceğiz.”
...
Ay,
Nil'in sularını gümüş bir örtü gibi kaplamıştı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu,
eski Mısır Kemet'in kaderini izliyorlardı. Kral'ın emri kesindi:
"Haydut yuvasını yerle bir edin. Nil'in bereketini kirleten bu yılanları
kökünden sökün!" Sözleri, Kwakwu köyünün savaşçılarını
ateşlemişti. Khaalid, sorgudan öğrendikleriyle planı çizmişti: Gece yarısı
yaklaşacaklar, dikenli çalıları sessizce aşacaklar, sağdaki tuzaklı mağarayı
atlatıp soldakine hücum edeceklerdi. Kaçmamaları için kampın arkasındaki geçiti
de bir grup asker tutacak, çıkanları süngü ve ok yağmuruna tutacaktı. Harun'un
iri cüssesi önde, Khaalid'in kurnazlığı arkada; yanlarında yirmi seçkin asker,
mızrakları, baltaları ve oklarıyla donanmış.
Nehir
kenarındaki eski taş ocakları, devasa kaya yığınlarıyla çevriliydi. Rüzgar,
kumları savuruyor, haydutların kamp ateşinin uzak kokusunu taşıyordu. Askerler,
karanlığın gölgesinde süzülerek yaklaştılar. Khaalid elini kaldırdı, sessiz bir
işaretle: "Dikenleri kesin, ama gürültü etmeyin."
İlk
engel, dikenli çalılar duvarıydı. Harun'un güçlü kolları, baltasını savurdu;
dikenler sessizce ayrıldı, yol açıldı. İçeride, mağaraların ağzı karanlık bir
ağız gibi bekliyordu. Sağdaki mağara, haydutların anlattığı gibi bir tuzak
yuvasıydı. İçine giren, keskin kazıklara veya yuvarlanan kayalara kurban
giderdi. Khaalid, askerlere fısıldadı: "Sağa yaklaşmayın. Sol
mağara, asıl yuva. Çocukları kurtarın, Halwan'ı canlı yakalayın."
Aniden,
bir haydut nöbetçisi göründü. Okçu bir asker, yayını gerdi; ok sessizce uçtu,
nöbetçinin boğazına saplandı. Vücut yere yığıldı, kumlar kanı emdi. Baskın
başlamıştı.
Mağaranın
girişinde kamp ateşi yanıyordu. Haydutlar, çaldıkları ganimetlerin arasında
dağılmıştı: Bazıları uyuyor, bazıları zar atıyor, birkaçı şarap içiyordu. Yirmi
beş kadarlardı, yaralı olanlar köşede inliyordu. Ortada, Demir Göz Halwan
oturuyordu. Sağ gözü kör bir çukur, sol gözü alev gibi parlıyordu. Yanında Kara
Samir, sinsi bir gülümsemeyle mızrağını bileyip duruyordu. İki çocuk,
zincirlerle bağlı, ateşin yanında köle gibi çalışıyordu; biri odun taşıyor,
diğeri yemek karıştırıyordu.
Harun'un
savaş narası mağarayı sarstı: "Nil'in intikamı için!"
Askerler lav gibi aktı içeri. İlk çarpışma, bir fırtına gibiydi. Bir haydut
baltasını savurdu, ama Harun'un kalkanı onu karşıladı; karşı saldırı, haydudun
göğsünü yardı. Kan sıçradı, ateşin üzerine düştü, alevler tısladı.
Khaalid,
okçulara emretti: "Hedef alın!" Ok yağmuru başladı. Bir
haydut, mızrağını fırlattı; askerlerden biri vuruldu, ama diğeri intikam aldı,
okunu haydudun kalbine sapladı. Mağara, çığlıklarla doldu. Metalin metale
çarpması, kemiklerin kırılması, yaralıların inlemeleri...
Halwan
ayağa fırladı, "Demir Göz"ü parıldıyordu. "Saldırın,
köpekler!" diye kükredi. Baltasını kaptı, bir askere hücum etti.
Çarpışma destansıydı: Halwan'ın baltası, askerin kalkanını ikiye böldü, ama
asker mızrağını savurdu, Halwan'ın kolunu yaraladı. Kan fışkırdı, ama Halwan
durmadı; sol gözüyle nişan aldı, baltasını yeniden indirdi. Asker yere serildi,
ama Harun yetişti. İki dev çarpıştı – Harun'un gücü, Halwan'ın öfkesi. Baltalar
dans etti, kıvılcımlar saçıldı. Harun, "Köylülerin kanı içtin!"
diye haykırdı, baltasını Halwan'ın omzuna indirdi. Halwan diz çöktü, ama pes
etmedi; elini uzattı, bir hançer çekti.
O
sırada Kara Samir devreye girdi. Sinsi adam, Khaalid'e yaklaştı, gözleri
hipnotik bir bakışla parlıyordu. "Dur, kardeş," dedi
yalan dolu sesiyle. "Beni burada haydutlar esir tutuyorlar, bu bir
hata. Bırak gideyim, zengin olacaksın." Khaalid bir an duraksadı,
ama sorgudaki sözleri hatırladı: "Yalan söyleyebilir, dikkat
edin." Kurnazlığını kullandı, Samir'e gülümsedi: "Elbette,
dostum." Sonra ani bir hareketle mızrağını sapladı. Samir'in
gözleri şaşkınlıkla büyüdü, yalanları boğazında kaldı.
Mağaranın
derinliklerinde, haydutlar direniyordu. Bir grup, oklarla karşı saldırıya
geçti; askerlerden ikisi vuruldu, ama Khaalid'in taktiği işledi, yanlardan
kuşattılar. Bir haydut, çocuğun birini kalkan gibi önüne aldı: "Geri
çekilin, yoksa ölür!" Ama bir okçu, hassas bir atışla haydudu
vurdu; çocuk kurtuldu, ağlayarak Khaalid'e koştu. "Teşekkürler,
efendim," diye fısıldadı çocuk. Khaalid başını okşadı: "Artık
özgürsün."
Savaş
doruğa ulaştı. Halwan, yaralı halde ayağa kalktı, son bir hamleyle Harun'a
saldırdı. Ama Harun daha hızlıydı; baltasını savurdu, Halwan'ın baltasını
kırdı, sonra göğsüne indirdi. "Demir Göz" söndü, Halwan yere yığıldı,
son nefesinde lanetler savurdu.
Haydutlar
dağıldı, bazıları kaçtı, ama askerler peşlerine düştü; kampın arkasındaki
geçitte bekleyen mızraklar ve oklar onları yakaladı. Mağara, zafer
çığlıklarıyla yankılandı. Ganimetler ortaya döküldü: Çalınan tahıllar,
mücevherler, köle çocuklar özgür bırakıldı. Sağdaki tuzaklı mağarayı
patlattılar, taşlar yuvarlandı, tuzaklar yok oldu.
Şafak
sökerken, Khaalid mağaranın girişinde durdu. Nil'in suları, kanı yıkıyordu. "Kral'a
zaferi müjdeleyin," dedi Harun'a. "Haydut yuvası yerle
bir edildi. Nil yeniden huzurlu akacak."
Askerler,
yaralılarını taşıyarak döndüler. Bu, leopar kralın'ın destanıydı – cesaretin,
kurnazlığın ve adaletin zaferi.
20.2. Çocukların Köylerine Teslimi
Şafak,
Nil'in sularını altın bir ışıkla boyarken, Kwakwu köyünün meydanı hareketlenmeye
başlamıştı. Haydut kampından kurtarılan iki çocuk, Khaalid ve Harun’un koruması
altında, köylerine geri dönüyordu. Çocuklar, zincirlerden kurtulmuş, ama hâlâ
korku ve umutla dolu gözlerle etraflarına bakıyorlardı. Askerler, çalınan
ganimetleri, tahıl çuvalları, doğal taş mücevherler ve dokuma kumaşlar – öküz
arabalarına yüklemiş, köyün merkezine taşımıştı.
Meydanda,
çocukların aileleri toplanmıştı. Bir anne, oğlunu görür görmez feryat ederek
koştu; diz çöküp çocuğunu kollarına aldı, gözyaşları toprağa damladı. ”Tanrıya
şükürler olsun!” diye haykırdı, çocuğunun kirli yüzünü öperek.
Diğer çocuk, küçük bir kız, babasının kollarında titriyordu; adam, kızını
göğsüne bastırırken sessizce ağlıyordu. Köylüler, sevinç ve rahatlama
çığlıklarıyla meydanı doldurdu. Khaalid, bu anı izlerken gözleri doldu; bir
zamanlar kendisi de Ayla ile birlikte haydut kampına kaçırılmak istenmişti. Eşi
Ayla'yı hatırlayınca yüreği sızladı. Daha yeni evlenmişti ama günlerdir Ayla'yı
görmüyordu. Fakat çocukların özgürlüğüne kavuşması, onun kalbinde zaferden daha
büyük bir gurur gibi yankılanıyordu.
Harun,
kalabalığa seslendi: ”Bu çocuklar artık özgür! Nil’in bereketi,
Leopar Kralın adaletiyle korundu!” Köylüler, askerlere
teşekkürlerini sunarken, bir yaşlı kadın Khaalid’e yaklaştı, eline bir dövme
bakır bilezik sıkıştırdı. ”Oğlumu kurtardın, kahraman. Tanrı seni
korusun,” dedi. Khaalid, bileziği nazikçe geri çevirdi: ”Bu
zafer hepimizin, nine. Çocuklarınız artık güvende.”
Askerler
köyü terkederken meydanın ortasında, davulcular yavaş bir ritim tutturmuştu.
Önce ağır, saygılı bir veda temposu… sonra giderek hızlanan bir
coşku. Köyün kadınları ve yaşlıları, ellerinde ekmek, bal ve sıcak süt
dolu tabaklarla Khaalid’in yolunu kesiyor, gözlerinde hem minnet hem hüzün
parlıyordu. Çocuklar, kurtarılan arkadaşlarına sarılıyor, sevinçten
ağlıyorlardı.
Ve
birden, meydanda bir ses yükseldi. Yaşlı ozan, uzun sakalını savurarak bağırdı:
Davullar gürledi, defler çaldı. Herkes hep bir ağızdan şarkıya başladı:
Kuzeyden esti rüzgâr,
Dağdan indi aslanlar.
Yol gösterdi Khaalid,
Karanlıktan ışıklar.
Khaalid geldi,
çocuklar güldü,
Gözyaşları sevinçle döküldü.
Köyler birleşti, eller kenetlendi,
Adın yazıldı, kalplere Khaalid!
Mızraklar uçtu gece,
Haydutlar düştü rezilce.
Ellerde umut meşalesi,
Kurtuluş geldi bize.
Khaalid geldi,
çocuklar güldü,
Gözyaşları sevinçle döküldü.
Köyler birleşti, eller kenetlendi,
Adın yazıldı, kalplere Khaalid!
Bir gün biz de
büyürüz,
Senin yolunda yürürüz.
Köyümüzün koruyucusu,
Hep adınla hep övünürüz.
Çocuklardan
biri, en önde duran küçük bir kız, elinde çiçek demetiyle yaklaştı. ”Gitme,” dedi
fısıltıyla, Başka bir çocuk ”daha çok çocuk kurtar.” dedi.
Khaalid hafifçe
gülümsedi, çiçekleri aldı, kızın başını okşadı.
Khaalid, devesi
Sahara Bahara'nın boynunu okşayarak sevdi. Gözleri uzak dağlara çevriliydi.
Şarkının sözleri, rüzgârla birlikte omuzlarına dokunuyor, her kelime kalbinde
yankı buluyordu.
20.3. Krala Rapor
Köydeki
bu duygusal ayrılmanın ardından, Khaalid ve Harun, kralın huzuruna çıkmak için
Kralın karakoluna geldiler. Ganimetler, karakolun hazinesine teslim edilmiş,
çocuklar ailelerine kavuşmuştu. İki asker, tozlu zırhlarıyla kralın çadırına
yürüdüler. Çadırın girişinde, mızraklı muhafızlar onları selamladı. İçeri
girdiklerinde, kral tahtında oturuyordu; başında mavi-yeşil taşlarla süslü bir
taç, elinde asası, gözleri keskin ve kararlıydı.
Khaalid
diz çöktü, Harun da onu takip etti. Khaalid, derin bir nefes aldı ve konuşmaya
başladı:
“Kralım,
emrinizi yerine getirdik. Esirleri konuşturduk; haydut kampının yerini, eski
taş ocaklarının ardındaki mağaraları öğrendik. Gece baskın yaptık, kampı yerle
bir ettik. Demir Göz Halwan ve Kara Samir öldürüldü, diğer haydutlar ya
yakalandı ya da öldürüldü. Çaldıkları malları köyümüze geri getirdik. İki köle
çocuğu kurtardık ve az önce ailelerine teslim ettik. Onlar şimdi evlerinde,
özgürce nefes alıyorlar.”
Kral,
asasını yere hafifçe vurdu; taş zeminde yankılanan ses, karakolu
doldurdu. ”Aferin, Khaalid. Aferin, Harun. Nil’in bereketini
kirleten bu yılanları ezdiğiniz için ödüllendireceğim. Ama söyleyin, esirler…
konuşanlar ne olsun?”
Khaalid
başını kaldırdı, sorguda verdiği sözü hatırladı. Haydutlara, ”Konuşursanız,
affedilmenizi kraldan isteyeceğim,” demişti. Şimdi sözünü tutma
zamanıydı. Derin bir nefes aldı ve devam etti:
“Kralım,
esirler bize her şeyi anlattı: Kampın yerini, liderlerini, sayılarını,
tuzaklarını. 3. haydut çocukları söyledi, 1. haydut tuzakları, 2. haydut
kaçacakları geçidi. Onlar olmasaydı, bu zafer bu kadar hızlı ve temiz
olmazdı. Bu esirler, yemin ederim, sadece kandırılmış köylüler. 3. haydut
ailesini yangında kaybetmiş, diğer iki haydutda yoksulluktan çaresiz kalmış
insanlar. Liderleri onları zengin olma yalanlarıyla bu yola sürükledi. Size
yalvarıyorum, kralım, onlara bir şans verin. Çalışsınlar, köylerimiz için ter
döksünler, sizin adaletinize hizmet etsinler. Onları idam etmek yerine,
hayatlarını düzeltmelerine izin verin.”
Harun,
Khaalid’in sözlerine başıyla onay verdi, ama sessiz kaldı. Kral, bir süre
düşündü; gözleri, Khaalid’in yüzünde gezindi. Sonra asasını kaldırdı ve
konuştu:
“Khaalid,
senin kalbin Nil kadar cömert, ama adalet de keskin olmalı. Bu esirler,
suçlarının bedelini ödeyecek. Ama sözünü tutacağım. İdam edilmeyecekler.
Köylerimizde, taş ocaklarında ve tarlalarda çalışacaklar. Her birinin hareketi
izlenecek. Eğer dürüstçe hizmet ederlerse, bir gün özgürlüklerini
kazanabilirler. Ama bir daha suç işlerlerse, Nil’in suları bile onları
kurtaramaz.”
Khaalid,
rahat bir nefes aldı. ”Teşekkür ederim, kralım. Adaletiniz ne kadar
yüce.” Harun, hafif bir gülümsemeyle Khaalid’e baktı.
Leopar
Kral Kwakwu, tahtından kalktı ve askerlere yaklaştı. ”Şimdi
ganimetlerden payını alıp ailelerinize gidin, yeni görev çıkana kadar dinlenin,
kahramanlıklarınızı köyünüzde anlatın. Zaferiniz, destan olacak. Nil’in huzuru
sizin ellerinizde korundu.” Karakolun kapıları açıldı, güneş ışığı
içeri doldu. Khaalid ve Harun, kralın huzurundan çıkarken, uzaklarda hurma
ağaçlarının arkasından izleyen leopar onların zaferini selamlıyordu.
...
20.4. Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara,
Nil-7 ile kurduğu zihin bağlantısını kesti.
Sahara
yanında oturan robot leopara merakla sordu:
“Kral
niye esirleri affetti? Khaalid niye onları kurtarmak istedi?”
Nil-7
başını hafifçe eğdi, Sahara’nın merakını tartarak:
“Kral,
adaletin sadece ceza değil, aynı zamanda merhamet olduğunu biliyordu. Çoğu,
çaresizlikten haydut olmuştu. Ailelerini kaybetmiş, kandırılmış köylülerdi.
Khaalid, doğru söyleyerek onların güvenini kazanmıştı; şimdi de sözünü tuttu,
çünkü dürüst bir liderdi. Onlara tarlalarda çalışma şansı verdi, böylece
suçlarını telafi edebilsinler. Adalet, bir terazidir: Bir yanda ceza, diğer
yanda umut.”
Sahara
başını salladı, ama kaşları hâlâ çatık:
“Peki,
ya çocuklar? Onlar niye haydutlarla birlikteydi? Aileleri onları niye koruyamadı?”
Nil-77,
bir an durdu, sanki eski bir anıyı tarıyordu:
“O
zamanlar, Nil’in kıyıları zor bir yerdi, Sahara. Haydutlar, zayıf köyleri
yağmalardı. Bazı aileler, yangınlarda ya da baskınlarda yok oldu. Bu çocuklar,
haydutların eline düştü çünkü başka kimseleri kalmamıştı. Ama Khaalid ve Harun,
onları ailelerine geri getirdi. Kahramanlar sadece düşmanı yenmez, kaybolanları
da evlerine döndürür.”
Sahara:
“Çocuklar
ve aileleri kavuşurken niye ağladılar? Mutlu değil miydiler?”
Nil-7:
“Mutluluk
gözyaşları da döker, Sahara. Çocuklar, haydutların zincirlerinden kurtulmuş,
ama korkuları hâlâ içlerindeydi. Ailelerini görünce, hem sevinçten hem de
yaşadıkları zor günlerin ağırlığından ağladılar. Annelerinin kolları, onları
yeniden güvende hissettirdi.”
Sahara:
“Peki,
ya çocukların ailesi olmasaydı? Onlara kim bakardı? Onların bizim gibi robot
leoparları, otomutfakları ve otodoktorları yok ki.”
Nil-7:
“Sahara,
Nil’in köyleri ve köylerdeki aileler birbirine kenetlenir. Ailesiz çocuklar,
köyün çocukları olur. Yaşlılar ve komşular onlara kucak açar, yemeklerini
paylaşır, hikâyeler anlatır – tıpkı benim gibi! Kral ve Khaalid, eminim, o
çocuklara bir yuva bulurdu.”
Sahara:
“O
yaşlı nine niye Khaalid’e bilezik verdi? Khaalid niye almadı?”
Nil-7:
“O nine, Khaalid’e
minnettarlığını göstermek istedi, Sahara. O bilezik, onun en değerli varlığıydı
belki. Ama Khaalid, zaferin hediye için değil, köyün huzuru için olduğunu
biliyordu. Reddetti, çünkü kalbi zaten doluydu. Çocukların gülümsemesi ona
yetti.”
Sahara günlük
rutinini yapmak için odadan ayrıldı. Çıkarken odanın ışıklar
kısıldı.
20.5. VENÜS GEZEGENİ (M.S. 8000)
Sahne
3 — Yüzeye Çarpış ve Uyanış
Zephyra
şehri, Venüs’ün yoğun atmosferinde ağır ağır süzülüyordu. Şehrin hidrojen
balonlarından birkaç tanesi patlamıştı; İlk balon patladığında şehir 47
km’ye düştü. İkinci balonla birlikte hız 30 m/s’ye ulaştı… Üçüncü balonun
patlaması sarsıcıydı. Bu, kaldırma kuvvetini önemli ölçüde azaltmış ve
terminal hızı yaklaşık 30 m/s’ye (yaklaşık 100 km/saat) yükseltmişti.
Kalan
balonlar, modülün daha hızlı düşmesini engelleyemiyordu. Şehir, sanki devasa
bir kaya gibi, kızgın Venüs yüzeyine doğru inerken içeridekilerin kalpleri
hızla çarpıyordu.
Bir
anda, güçlü bir darbe ile yere çarptılar. Zırhlı sığınak modülünün yapısı,
yüksek darbe emilimi sayesinde birçok canı kurtardı ama içindekilerden bazıları
o şiddetli sarsıntı yüzünden bayıldı.
Sahara'nın
annesi Nalan gözlerini açtıklarında, kulaklarında keskin alarmlar çalıyordu.
Hayatta kalanlar birbirlerine destek olmaya çalışırken, Nalan panik içinde
ekranlara bakıyordu Son hatırladığı şey, Okan’ın ‘tutun!’ diye
bağırmasıydı:
"Hasar
raporu kritik. Soğutma sistemleri çalışıyor ama karbonfiber üretim makinesi
ağır hasar aldı."
Sahara'nın
babası Okan, baygınların yanına koşarak nefeslenmelerini sağlamaya
çalıştı.
"Herkesin
hayatta olması mucize. Ama zamanımız çok az."
Sığınak
modülünün dış yüzeyi hala Venüs’ün yakıcı sıcaklığı ve yoğun basıncına
direniyordu. İçeride kalan su ve enerji kaynakları ise hızla tükeniyordu.
Hayatta
kalmak için zamana karşı ölümcül bir yarış başlamıştı.
Batıdaki
kızıl ufuk, Nil Nehri'nin sularına adeta kan rengi bir yakut gibi yansıyordu.
Güneş, Nil'in üzerinde turuncu ve mor renklere boyanmıştır. Köy meydanı, her
zamankinden daha kalabalıktır. Köylüler, her an gelecek bir haberi bekler gibi
toplanmıştır. Çocuklar sabırsızlıkla etrafta koşuştururken, yaşlılar sessizce
oturmaktadır. Ayla, çadırının önünde durmuş, ufka doğru endişeli bir bekleyiş
içindedir. Rüzgar, saçlarını yavaşça savurur.
Ayla'nın
gözleri, ufkun sisli perdesini delmeye çalışıyordu. Nil'in hafif esintisinde
dalgalanan saçlarıyla bir heykel gibi duruyor, gözlerindeki özlem nehirde
parlayan yıldızlar gibi ışıldıyordu. Belki kaç yüz defadır kendi kendine
mırıldanıyordu :
"Nerede
kaldın Khaalid?"
Bir
çocuk koşarak gelir, heyecanla bağırır:
"Geliyor!
Khaalid geliyor!"
Ufukta
beliren toz bulutu, bir orduya işaret ediyordu. Ancak bu, savaşın değil,
zaferin tozuydu. Bulutun içinden, yorgun ama mağrur onbir savaşçı bineklerinin
üzerinde belirir. Atlar, çölün yorgunluğunu omuzlarında taşıyordu.
Uzakta,
savaşçılar arasında en önde bir siluet belirir. Bu, Khaalid'dir. Khaalid'in
duruşu, bir kralın gururunu yansıtıyordu. Devesi yorgun, Khaalid'in üzerinde
savaşın ve yolculuğun izleri vardır.
Köylüler
bir anda hareketlenir. Fısıldaşmalar sevinç çığlıklarına dönüşür:
"Khaalid
geliyor! Şefimiz geliyor, Koruyucumuz, Kahramanımız!"
Bir
ozan elindeki enstrümanı çalmaya başlar. Şarkısı, Khaalid'in adını ve kahramanlıklarını
anlatır:
"Gölün sesiyle
doğmuştu,
Kum fısıldar adını
rüzgâra,
Khaalid der,
yankılanır taşlarda...
O yürürken ay ışığı
bile çekilir kenara...
Nil'in en güçlü
leoparı gibi,
Haydutların korkulu
rüyası...
Bir pençe izi gibi
bir bakışı yeter,
Karanlık bile diz
çöker ardından."
Ayla'nın
kalbi hızla çarpar, gözleri dolar. Ozanın şarkısıyla gururlanır.
Köye
girince Khaalid ve arkasında on askerle birlikte aynı anda bineklerinden
inerken, kumlar onların ağırlığı altında titrer. Devenin sevimli dudaklarından
çıkardığı ses köyün taş duvarlarında yankılanır. Hepsinin yüzünde yorgun ama
huzurlu bir gülümseme vardır. Köylüler, Khaalid'in etrafını bir fırtınanın
savurduğu yapraklar gibi sarar, fakat onun gözleri Ayla'yı arar. Gençler onu
havaya kaldırırlar, omuzlarında taşımaya başlarlar.
Şarkılar
daha yüksek sesle söylenir. Köyün genç kızları boynuna çiçeklerden yapılmış
kolyeler takar. Bir kadın koşarak Khaalid'e sarılır. Oğlum, Khaalid! Hoşgeldin!
Annesinde kavuşmanın sevinci vardır. Khaalid gülümserek bakar.
Ayla
kalabalığın arasından sıyrılır. Yavaşça Khaalid'e yaklaşır. Konuşamaz, sadece
gözlerinde özlem ve sevgi vardır. O an Khaalid kalabalığın içinden sadece
Ayla'yı görür. Ona doğru yürür. Khaalid Ayla'ya yaklaştığında, köyün tüm
gürültüsü ikisi için sanki bir anda sessizliğe döner. Fısıldar, sesi çöl
rüzgarı kadar yumuşaktır.:
"Geri
döndüm, Ayla..."
Ayla
elini Khaalid'in yanağına koyar. Parmakları savaştan nasırlaşmış derisinde
dolaşır.:
"Sana
bir şey olacak diye çok korktum. Bir daha gitmeyeceksin, değil mi?"
Khaalid
Ayla'ya sarılır, kolları onun etrafında bir kale gibi kenetlenir, başını omzuna
yaslar:
"Artık
güvendesin. Artık hepimiz güvendeyiz."
Diğer
on savaşçının, anneleri, babaları ve kardeşleri sevdiklerine doğru koşar. Bir
anne, oğlunun yüzünü ellerinin arasına alır, yorgun yanaklarını öper. Bir baba,
sırtını sıvazlar, gözlerinde yaşlarla "Artık büyüdün,
aslanım" diye fısıldar. Genç savaşçılar, ailelerinin
kollarına sığınır.
On
at sırtlarında haydutlardan ele geçirdikleri zengin ganimetleri ve
kralın hediyelerini taşıyordu. Parlak taşlarla bezeli, işlemeli deri zırhlar,
yontulmuş kılıçlar, bol miktarda gümüş ve altından yapılmış süs eşyaları göz
kamaştırıyordu.
Genç
savaşçılar, ganimetleri köy meydanının ortasına sererler. Khaalid,
elindeki kraliyet mührü taşıyan bir sandığı açar. İçinde Kral
Kwakwu'nun hediyeleri olan, ince işlemeli kumaşlar, parlak boncuklar ve bol
miktarda yiyecek vardır.
Khaalid
sandıktan bir miktar tahıl alır, köyün yaşlılarından birine uzatır. Bu
ganimetler, sadece bizim değil, hepimizin. Sizin dualarınız ve desteğiniz
sayesinde kazandık.
Gençler,
kendi paylarına düşenleri ailelerine ve komşularına dağıtır. Bir genç, babasına
yepyeni bir mızrak verirken, bir diğeri annesine parlak bir kumaş hediye eder.
Köylüler, bu cömertlik karşısında duygulanır, Khaalid ve gençleri bir kez daha
alkışlarlar.
Ay,
Nil'in üzerinde parlayan bir inci gibi yükselirken, Khaalid ve Ayla el ele
tutuşmuş, sevinç çığlıkları ve coşkulu şarkılar arasında durur.
Khaalid
Ayla'ya döner, eliyle omzunu tutar:
"Gidelim..."
Ayla
başını usulca sallar, gözleri hala nemlidir:
"Çok
yorgunsun."
Khaalid,
Ayla'nın elini tutar. Kalabalığın arasından, artık kendilerine ait olan çadıra
doğru ilerlerler. Köyün neşeli gürültüsü, adımlarından geride kalır.
21.1. KHAALID'İN ÇADIRI - GECE
Çadırın
içi, yakılan küçük bir ateşin loş ışığıyla aydınlanmıştır. Duvarlara asılan
işlemeli kilimler ve hayvan derileri, sıcak bir yuva hissi verir. Khaalid ve
Ayla, çadırın ortasındaki mindere otururlar. Khaalid, yarasını saran bezi
gevşetir.
Ayla Yarasına
dokunur, endişeyle fısıldar:
"Yaran
hala iyileşmedi... Acıdı mı?"
Khaalid,
Ayla'nın elini tutar, alnına bir öpücük kondurur.
"Seni
gördüğüm an, tüm acılarım bitti. Asıl yaram, senden ayrı kalmakmış."
Ayla,
Khaalid'in yorgun yüzüne bakar, parmakları sakalında gezinir:
"Her
gece, gökyüzündeki en parlak yıldıza bakıp senin sağ salim dönmen için dua
ettim. Seni o kadar özledim ki... Bazen, bu köyde tek başıma kaldığımı
sandım."
Khaalid,
elini Ayla'nın yanağına koyar:
"Asla
yalnız değildin. Seni her düşündüğümde, Nil'in serin sularını hissediyordum.
Senin varlığın, en zor anlarımda bana güç verdi. Çocukları kurtarmak için
haydutlarla dövüşürken, her darbeyi senin için savurdum."
Ayla'nın
gözleri tekrar dolar. Başını Khaalid'in göğsüne yaslar:
"Biliyorum...
Ozanın şarkılarını duydum. Biliyorum, artık sadece benim kocam değil, bir
kahramansın. Ama benim için her zaman, kalbi kocaman olan o genç Khaalid
olacaksın."
Khaalid
Ayla'yı kollarının arasına alır. Birlikte yorgunluklarını ve özlemlerini
paylaştıklarında, tüm dünya sessizleşir:
"Benim
için de sen... Hayallerimi süsleyen, beni bekleyen güzel eşimsin."
Ayla
başını kaldırır, gözleri Khaalid'in gözlerinde kaybolur:
"Bundan
sonra, hiçbir fırtına bizi ayıramayacak, değil mi?"
Khaalid,
Ayla'nın saçlarını okşar:
"Söz
veriyorum... Bundan sonra hep yanımda olacaksın."
Bu,
sadece bir dönüş değil, aynı zamanda yeni bir dönemin
başlangıcıydı. Khaalid, artık sadece bir savaşçı değil, halkının efsanevi
koruyucusu, Ayla'nın ise sığınağıydı.
...
21.2. Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara:
“Ayla
niye Khaalid’e ‘Bir daha gitme’ dedi? Khaalid yine gidecek mi?”
Nil-7:
“Ayla,
Khaalid’i özlemişti, Sahara. Onun savaşta kaybolacağından korktu, çünkü Nil’in
kıyıları tehlikeliydi. Khaalid, ‘Hep yanındayım,’ dedi, ama kahramanlar bazen
köyü korumak için gitmek zorundadır. Ama merak etme, Khaalid her zaman geri
döner, çünkü Ayla onun yıldızı!”
Sahara:
“Khaalid
niye ganimetleri köylülere verdi? Kendine bir şeyler alsa olmaz mıydı?”
Nil-7:
“Khaalid’in
kalbi, Nil kadar genişti, Sahara. Ganimetleri köylülere verdi, çünkü köyün gücü
hepimizin gücüdür. O, parlak taşlardan çok, köylülerin gülümsemesini istedi.
Ama belki Ayla için bir boncuk saklamıştır, kim bilir?”
Sahara:
“Kraliyet
mührü neydi? Sihirli bir şey miydi? Mühür Khaalid’i kral mı yaptı?”
Nil-7:
“Haha,
Sahara, mühür sihirli değildi, ama kralın gücünü taşıyordu! Taştan yapılmış,
üzerine kralın işareti oyulmuş bir amblemdi. Khaalid onu gösterdiğinde, herkes
hediyelerin kraldan geldiğini anladı. Sanki kralın sesi, o taşta konuşuyordu!
Mühür, Khaalid’i kral yapmaz, ama kralın ona ne kadar güvendiğini gösterir. O
taş, Khaalid’in köyü koruduğunu ve kralın dostu olduğunu söylüyordu. Belki bir
gün, o güven Khaalid’i daha büyük yerlere taşıyacak!”
Sahara:
“Ayla
niye Khaalid’in yarasından korktu? Khaalid ölebilir miydi?”
Nil-7:
“Ayla,
Khaalid’i çok sevdiği için korktu, Sahara. Yara, haydutlarla savaşırken
alınmıştı. Derin, ama Khaalid güçlüydü. Ölmek mi? Belki bir an tehlikede oldu,
ama Nil’in ruhu onu korudu. Ayla’nın sevgisi, en iyi ilaçtı!”
Sahara:
“Khaalid,
Ayla’ya niye ‘Asla yalnız değildin’ dedi? Ayla gerçekten yalnız değil miydi?”
Nil-7:
“Ayla,
Khaalid savaşta diye kendini yalnız hissetti, Sahara. Ama Khaalid, ‘Asla yalnız
değildin,’ dedi, çünkü Ayla’yı her an düşündü. Onun hayali, Khaalid’e güç
verdi. Köylüler de Ayla’yı yalnız bırakmadı. Komşular, ozanlar, hepsi
onunlaydı.”
Sahara:
“Khaalid
ve Ayla çok tatlı! Yarın devamını anlat, tamam mı? Ama içinde senin gibi bir
leopar olsun!”
Nil-7:
“Söz,
küçük bilge. Yarın, bir leopar kahraman olacak!”
Gözlerini kapadı.
Uykuya dalarken odanın ışıkları kısıldı.
21.3. VENÜS GEZEGENİ (M.S. 8000)
Sahne
4 — Tamir ve Umut
Sığınak
modülünün içindeki soğutma sistemleri hâlâ çalışıyordu, ama zamanla mücadele
giderek zorlaşıyordu. Karbonfiber üretim makinesi ağır hasar almıştı ve
onarılması gerekiyordu. Eğer onarılmazsa, şehir için yeni balon yapmak imkânsız
olacaktı.
Nalan
ve Okan, hasarlı makinenin başına geçti. Ellerinde sınırlı yedek parçalar, teknik
el kitapları ve soğukkanlılık vardı.
"Bu
makineyi çalıştırmak için karbon nanotüplerin kristal yapısını tekrar
oluşturmalıyız, dedi Nalan, gözleri ekrana kilitlenmiş."
Okan
ekledi:
"Her
saniye çok değerli. Dışarıdaki sıcaklık ve basınç bizi beklemiyor."
İkili,
çalışmaya başladı. Hata tespiti, lazerle hassas kaynaklar ve nano-yapı
onarımlarıyla dolu zorlu bir süreçti. Modülün diğer sakinleri sessizce
bekliyordu; umutları onların başarısına bağlıydı.
Nihayet,
makine kısmen toparlandı. Karbonfiber üretimi sınırlı da olsa başladı.
"Yeterince
materyalimiz var, dedi Okan, şimdi balon inşasına geçebiliriz."
Balonlar,
hidrojenle doldurulacak ve sığınağın yükselmesini sağlayacaktı. Çünkü Venüs
yüzeyinde kalmak, ölümü beklemek anlamına geliyordu.
Çalışmalar
gece gündüz sürdü. İlk balon tamamlandığında, herkes nefesini tuttu. Balon
yavaşça şişiyor, modülün ağırlığını hafifletiyordu.
Bir
umut ışığı doğuyordu.
22.1. GÖLGELERİN ARDINDA
Gece,
Nil'in kenarındaki ormanın derinliklerinden gelen uğultularla doluydu. Khaalid,
her zamanki gibi derin bir uykuya dalamıyordu. Savaşın ardından gelen sükûnet,
onun zihnine huzur vermiyordu. Bir his, ruhunun derinliklerinden gelen bir
uyarı, onu uyanık tutuyordu. Gözlerini kapattığında bile, yaklaşan bir
fırtınanın gölgesi zihnine düşüyordu. Ateşin közleri titrek ışıklar saçarken,
ağaçların gölgeleri uzun parmaklar gibi yere uzanıyordu.
Tam
o sırada, karanlığın içinden aniden iki kehribar göz belirdi. Gözlerin sahibi,
bir gölge gibi sessizce duran leopardı. Khaalid korkuyla ürperdi ama hayvan
saldırmıyor, sadece ona bakıyordu. Garip bir şekilde, geri çekilip birkaç adım
atınca, leopar da hareket etti. Sanki onu bir yere götürmek istiyordu. Gözleri,
konuşmadan "Gel" diyordu. Khaalid, kemerindeki baltayı
yokladı, adımlarını sessizce attı ve merakla leoparın peşinden gitti..
Leopar,
su gibi süzülerek ilerliyordu. Ay ışığı, onun sırtındaki benekleri gümüş
rengine boyuyordu. Khaalid, genç bir avcı gibi, her bir dala basışında bile
toprağın sesini dinliyordu. Ormanın içinden nehre giden, ayak izleriyle
belirginleşmiş patikaya ulaştılar.
Nehir
kıyısına yaklaştıklarında, alçak sesler duydu. Suyun kenarında iki adam,
hafifçe eğilmiş bir şekilde konuşuyordu. Hemen yere çöktü ve çalıların arasına
gizlendi. İki adam, suyun kenarında fısıldaşıyordu. Tanıdık yüzlerdi. Bu iki
haydut, Khaalid'in tavsiyesiyle idam edilmek yerine, köylerde tarlalarda ağır
işlerde çalıştırılmakla cezalandırılmıştı.
Leopar,
Khaalid'in hemen yanında, bir kaya gibi hareketsiz bekliyordu.
"Biliyor
musun... Bu işin bir anlamı yok," diye
fısıldıyordu adamların ilki. Sesi pişmanlık doluydu. "Kral bize
bir şans verdi. İdam sehpasından indirdi."
Diğeri,
gözleri öfkeyle parlayan bir adamdı. "Ama kampın yerini biz söyledik.
Arkadaşlarımız öldü. Liderimiz... bizim yüzümüzden. Bu, onurumuza ihanet değil
mi?"
"Onur
mu?" diye alaycı bir şekilde güldü ilk adam. "Onur
ölmüşken, biz hâlâ nefes alıyoruz. O şansı boşuna mı verdiler? Biz yeniden
insan olabiliriz. Kendi hayatımızı kazanabiliriz."
"Ya
hayatta kalanlar?" diye sordu ikincisi, sesi
titriyordu. "Onlar bizi bulursa? Ailelerimiz..."
"O
zaman saklanırız, kaçarız... Ama kralı öldürmek çözüm değil. Sadece daha fazla
kan. Ben bitirdim bu işi. Ne olursa olsun eski günlere dönmeyeceğim."
İkinci
adam, derin bir nefes aldı. "Haklısın... Bundan sonra temiz bir
hayat. Nehirden balık tutmak, toprak sürmek. Belki çocuklarımız olur..."
Tam
bu sırada, Khaalid'in saklandığı çalılıklardan ayağının altından hafif bir
çıtırtı sesi geldi. İki haydut irkildi. Gözleri o yöne doğru döndü.
"Ne
oldu?" diye sordu ilki, sopasına uzanarak.
"Bir
şey yok, sadece bir kuştur," diye geçiştirdi
diğeri.
İki
adam da durumu önemsemedi ve konuşmalarına devam etti.
"Haydut
kampından kurtulanlar, içeriden biri onlara haber sızdırıyor. Ne zaman, nerede
olacağını biliyorlar," diye devam etti ikincisi. "Zehirli
bir ok ile tek atışla kralı indirmeyi planlıyorlar."
"Bu
kez kimse kurtaramayacak, demişler. Çünkü içeridekiler onlara güveniyor."
Khaalid,
artık durumu tam olarak anlamıştı. Çalılıkların arasından sessizce çıktı.
Leoparın gözleri arkasında parlıyordu. Adamlar birden onu görünce irkildi.
Khaalid,
bir hayalet gibi, alçak bir sesle konuştu: "Sizi parçalayıp
nehirdeki timsahlara atmamak için bana hemen konuşacaksınız."
İlk
haydut, ellerini kaldırarak "Biz yapmayacağız! Vazgeçtik! Temiz
bir hayat istiyoruz..." diye yalvardı.
Khaalid,
onu sertçe kesti: "Beni ilgilendirmez. Şimdi o planı kim
yapıyor, nasıl yapıyor... Her şeyi söyleyeceksiniz."
İkinci
haydut, ter içinde titreyerek "Haydut kampından kurtulanlar
var. İçeriden biri onlara haber sızdırıyor. Ne zaman, nerede olacağını
biliyorlar. Biz sadece... sustuk," diye itiraf etti.
Khaalid,
bir adım daha yaklaştı. Yüzünde hiçbir duygu yoktu ama gözleri bir avcı
gibiydi. Sesi, haydutların korkusunu katladı:
"İçerideki
kim? Adını söyleyin. Kim Kral Kwakwu'ya ihanet ediyor? Sarayda bu
bilgiye kim sahip olabilir? Konuşun!"
İlk
haydut, başını olumsuz anlamda salladı: "Bilmiyoruz! Yemin
ederiz bilmiyoruz. Onlar bize sadece 'İçeriden birimiz var' dediler. Hiçbir
zaman isim söylemediler."
Khaalid'in
bakışları, bir an için haydutun yalan söylemediğini anladı. Ancak bu yetmezdi.
"Öyleyse
bana o haberi getiren kişinin nerede olduğunu, nasıl göründüğünü anlatın. En ufak
bir ipucu, en ufak bir detay bile söyleyin! Yoksa o timsahlar, sizinle
beslenmek için bekliyor olacak."
İki
haydut, korkuyla birbirlerine baktılar. Birbirlerinin gözlerinde, kaderlerinin
Khaalid'in elinde olduğunu görüyorlardı. Biri yutkundu ve konuşmaya
başladı: "Bir haberci... Bize sadece bir haberci geldi. Yüzünü
görmedik. Kendini gizliyordu. Ama sırtında... sırtında yara izleri vardı.
Haydutların işkence izleriydi. Belli ki onlardan biriydi."
Khaalid,
bu detayı zihnine kazıdı. Sarayda, geçmişte haydutluk yapmış, işkence görmüş ve
şimdi intikam peşinde olan bir hain vardı. Bu bilgi, haydutların itiraf etmesi
gereken her şeydi.
Khaalid
bir adım geri çekildi. "Gördüğünüz gibi, gözüm her an
üzerinizde. En ufak bir hata... timsahlar. Anlaşıldı mı?"
Haydutlar,
tek bir ağızdan "Anlaşıldı..." diye cevap
verdiler.
Khaalid,
bu haydutların gözlerinin içine bakarak onlara şunu açıkça anlattı: "Affedilmiş
olmak, özgür olduğunuz anlamına gelmez. Bir yanlış adımınız, son adımınız
olur."
22.2. CASUSUN İZİNDE
Khaalid,
Nil kıyısındaki o duyduklarından sonra hemen devesine atlayıp saraya doğru dört
nala sürdü. beyninde yankılanan haydut fısıltıları, zehirli ok ve dehşet verici
hayallerle doluydu. Sarayın geniş taş koridorları, meşalelerin titrek ışığında
bir labirent gibi uzanıyordu. Her şey sakin ve asil görünüyordu ancak
Khaalid’in içgüdüleri, bu sükûnetin ardında gizlenmiş bir fırtınanın olduğunu
fısıldıyordu. Her köşe başında, her meşale ışığının gölgesinde krala yönelmiş
bir tehlike hissediyordu.
Kral
Kwakwu'nun huzuruna çıktığında, salonun görkemi karşısında bile dik duruşunu
bozmadı. Gözleri kralın gözlerindeydi.
Khaalid
(Sesi kararlı, ama alçak ve saygılı):
"Yüce
hükümdar... Geceleyin leoparı takip ettim. Beni Nil kıyısına götürdü. Orada iki
eski haydut konuşurken gizlenip dinledim ve onları yakalayıp sorguya çektim.
Haydut kampı baskınından kurtulanlar tarafından size suikast planlandığını
öğrendim. İçinizde bir hain var. Ava çıkacağınız zamanı yalnızca içeriden biri
bilebilirdi. Bu gece onu bulmam gerekiyor."
Kral,
tahtında hafifçe öne eğildi. Gözleri, Khaalid’in yüzünde en ufak bir tereddüt
ya da şüphe izi arıyordu. Fakat Khaalid'in gözlerinde, sadece gerçeğin
yansıması vardı.
Kral
Kwakwu (Sesi tok ve sorgulayıcı):
"İçeride
hain olduğuna kanıtın var mı, Khaalid? Sadece haydutların sözlerine güvenerek
bir adamımı suçlayamam."
Khaalid
(Başını kaldırmadan, omuzlarındaki ağırlığı taşıyarak):
"Henüz
değil. Ama bulacağım."
Kral
Kwakwu, Khaalid'in bu sözleri üzerine derin bir nefes aldı. Bu mantık, sadece
bir savaşçının değil, aynı zamanda empati yeteneği gelişmiş bir liderin
yaklaşımıydı. Kral, başıyla onayladı.
Kral
Kwakwu (Sesi bir emirdi):
"O
hâlde bu gece, sarayın gölgeleri senin olsun, Khaalid. Bana haini getir."
O
gece, Khaalid'in yurdu olan Nil'in suları ve çölün kumları yerine sarayın soğuk
taşları onun avlanma alanıydı. Khaalid, avluyu, muhafızların nöbet noktalarını
sessizce dolaştı. Adımları, taş zeminde hiçbir iz bırakmıyor, kulakları en ufak
bir fısıltıyı, en ufak bir tıkırtıyı bile yakalamak için tetikteydi. Gölgeler
onun pelerinin bir parçasıydı, onu görünmez kılan bir zırh gibiydi.
Ateşin
uzağında, iki muhafızın gölgesini gördü. Birbirlerine dönmüş, alçak sesle
konuşuyorlardı. Khaalid, bir kaya gibi hareketsiz kalarak kulak kesildi.
İki muhafızın da konuşmaya katıldığını ve suça ortak olduğunu hemen anladı.
Birinci
Muhafız (tiz bir fısıltıyla):
"Eğer
çocuklarımıza zarar gelirse..."
İkinci
Muhafız (korkuyla ama kararlı bir şekilde):
"Tamam...
Sadece zamanını söyledim. Geri kalanını bilmeyecekler. Onlar da çocuklarıma
dokunmayacaklar."
İki
muhafızın da konuşmaya katıldığını ve suça ortak olduğunu anladı. İlk muhafızın
korkuyla ailesinden bahsetmesi, diğerinin ise soğukkanlılıkla "sadece
zamanını söyledim" demesi, Khaalid'e aradığı lider-itaatçi
ikilisini vermişti. Bu, onun aradığı sesti. Artık harekete geçme zamanıydı.
Khaalid,
bir avcı gibi sessizce geri çekildi. Leopar, bir gölge gibi onun yanındaydı.
Khaalid, gece boyu onları izlemek yerine, haydutları konuşturacak bir plan
yaptı.
Khaalid,
sarayın muhafız birliklerinin komutanına gitti ve durumu anlattı. Komutan,
şaşkınlıkla Khaalid'i dinledikten sonra, onun planını onaydı.
İki
muhafız, sarayın muhafız birliklerinin gözetiminde sorgu odasına
getirilmiş, içeride bekliyorlardı. Khaalid, yanındaki iki muhafızla
birlikte, casus muhafızların tutulduğu hücreye yaklaştı. Zindanların nemli
ve soğuk havası, Khaalid'in yüzüne vurdu. Meşalelerin ışığı,
demir parmaklıklarda ürkütücü gölgeler oluşturdu. Oda, sadece bir tahta
kütük masa ve taş sandalye ile basittir. Khaalid, karşısındaki sazdan yapılmış
sedire oturdu, gözleri bir kartal gibi iki haydutun üzerinde dikildi.
Khaalid
(Sesi sert ve tehditkardır.):
"Ölmek
istemiyorsanız, bana her şeyi anlatacaksınız. Kiminle irtibat içindesiniz?
Haydutların nerede saklandığını ve ailenizin nerede tutulduğunu biliyorum. Bu
yalan söylenmesi gereken bir an değil."
İlk
muhafız, korkudan titrer. Diğeri ise sessizdir.
Khaalid
(Soğukkanlılıkla, diğer muhafıza döner.)
Çocukların
için endişeleniyorsun, değil mi? Söyle bana, onları haydutların elinde
bırakmakıp ölmek mi istersin, yoksa onları kurtarmak için bize yardım etmek mi?
Onların yeri hakkında bir bilginiz var mı?
İkinci
muhafız, hala sessizdir, ancak yüzündeki ter damlaları endişesini ele verir.
Khaalid
(Birinci muhafıza döner.):
"Konuş!
O bilgiyi kime verdin? Haydut kampından kurtulanlar, seni nasıl buldu? Bilgiyi
nerede verdin?"
Birinci
Muhafız (Gözleri yaşlı bir şekilde.):
"Bir
haberci... Bize geldi... Bizi tehdit etti. Ailemizi öldürmekle tehdit etti.
Bilgiyi, ormanın derinliklerindeki bir taşın altına koyduk. Sadece zamanını
söyledim... Kiminle irtibat halinde olduklarını bilmiyorduk..."
Khaalid
(İkinci muhafıza dönerek, sesi bir kılıcın çelikten sesi kadar keskindi.):
"Sen?
Çocuklarının nerede olduğunu biliyor musun?"
İkinci
Muhafız (Sessiz kalır, başını eğer.)
Khaalid
(ayağa kalkar, masaya sert bir şekilde vurur.):
"Bu
kadar... Sadece bu kadar mı? Bir asker olarak ihanet ettin!"
Khaalid'in
Yöntemi Khaalid, zekasını kullanarak iki muhafızı da birbirine düşürmeyi
planlar:
"Sizden
biri yalan söylüyor. Söyleyin hanginiz. Yoksa ikinizi de aynı cezaya
çarptıracağım."
der.
Bu taktik sözle, iki muhafız da birbirini suçlamaya başlar.
Birinci
Muhafız:
"O
liderdi! O... O bana ailemi tehdit ettiklerini söyledi."
İkinci
Muhafız:
"Hayır!
O yalan söylüyor! Kendini kurtarmak için bana iftira atıyor!"
Khaalid,
ikisinin de suçlu olduğunu bilir. Amacı, sadece bilgi almak değil, aynı zamanda
aralarındaki bağı kırıp onları zayıflatmaktır.
Ertesi
sabah, Khaalid tekrar kralın huzuruna çıktı. Sarayın büyük salonuna adım
attığında, arkasındaki ağır kapılar kapandı. Yanında iki muhafız, ortalarında
zincire vurulmuş iki adam vardı. Casus muhafızların yüzü, işlediği suçtan korku
ve utançla buruşmuştu.
Khaalid (Sesinde
bir savaşçının kararlılığı vardı):
"Efendimiz,
işte içerideki casuslar. Suçlarını itiraf ettiler. Ava gideceğiniz zamanı
haydutlara o söylediler."
Kral
Kwakwu'nun kaşları çatıldı. Salon, bıçakla kesilmiş gibi bir sessizliğe
gömüldü. Suçlanan muhafızlar, gözleri yaşlı, dizlerinin üzerine çöktüler.
Muhafız
(Titrek bir sesle):
"Onlar
benim oğlumu, eşimi kaçırdılar, ellerindeler. Haber verirsen ölmüş bil dediler.
Ne yapsaydım? Onları öldürmelerine izin mi verseydim?"
Kral
uzun bir süre konuşmadı. Khaalid'in söyledikleri doğruydu. O, bir babaydı. Ama
bu, ihanetini değiştirmiyordu. Kralın yüzünde, krallık görevinin getirdiği ağır
sorumlulukla, insanlık vicdanının çatışması belirginleşti.
Kral
Kwakwu (Ağır bir sesle):
"Bir
baba olarak seni anlıyorum. Ama bir kral olarak seni affedemem."
Yine
de ölüm emri vermedi. Khaalid'in ona getirdiği yeni bakış açısıyla, sadece bir
ihanet değil, aynı zamanda bir trajedinin de söz konusu olduğunu anlamıştı.
İhaneti affetmedi. Muhafız görevden alındı. Zindana atılacaklardı ve aileleri
bulunup kurtarılacaktı.
Ve
o günden sonra kral, güvenliği iki katına çıkardı. Sarayın koridorlarında artık
gölgeler bile daha temkinliydi.
22.3. KRAL AVDA
Kral
Kwakwu: "Yarın ava çıkmıyoruz öyleyse."
Khaalid
(düşünceli bir şekilde krala dönerek): "Tam aksine. Yarın,
sadece bir kral ile değil, onbir kral ile ava çıkacağız.
Muhafızlardan
biri, şaşkınlıkla sordu: "Ama nasıl yapacağız bunu? Kralımızdan
sadece bir tane var."
Khaalid: "Her
bir muhaffız, Kral Kwakwu gibi giyinecek, onun gibi konuşacak ve onun gibi
davranacak."
Khaalid
gülümseyerek: "Görünüşünüz aynı olacak. Yeleleriniz aynı
uzunlukta kesilecek, kaftanlarınız birebir aynı olacak. Sizler, sadece Kral'ın
kopyaları olmayacaksınız; onun ruhunu taşıyacaksınız. En ufak bir detayı bile
atlamayacağız."
Khaalid,
planın en kritik parçasını açıkladı: "Gerçek Kral Kwakwu ise on
birinci atlı olarak aramızda olacak. Ancak en arkada, en korunaklı pozisyonda
duracak. Suikastçı için, on bir hedef arasından doğru olanı seçmek imkansız
hale gelecek. Kararsız kaldığı an, harekete geçeceğiz."
Kral
Kwakwu: "Khaalid sen tam bir dehasın. Yarın bu planı
uyguluyoruz. Hazırlıklara hemen başlayın."
Şafak
sökmeye başladığında, kampın içinde alışılmadık bir hazırlık vardı. Çadırların
etrafında toplanan Kral Kwakwu'nun on koruması, baştan aşağı kralın giysilerine
bürünmüştü. Aynı işlemeli deri zırhlar, aynı kırmızı ve altın renkli kaftanlar,
hatta tüy süslemeli miğferler bile en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü.
Onların yüzlerine bakan bir yabancı, gerçek kralın hangisi olduğunu asla ayırt
edemezdi. Khaalid, bu dehanın mimarıydı. Planın her adımını bizzat
denetlemişti. Atların yeleleri bile aynı uzunlukta kesilmiş, hepsi kralın
meşhur atı gibi süslenmişti. Ormanın derinliklerinde bekleyen suikastçılar için
bu bir kâbus olacaktı.
Av
başladı. Güneşin ilk ışıkları, ağaçların arasından süzülerek toprak yolu altın
bir şerit gibi aydınlatıyordu. Kuşlar, telaşla havalanıyor, yaprakların
arasında hafif bir rüzgar uğulduyordu. Fakat bu huzur sadece yüzeydeydi.
Gerçekte, ormanın her köşesi, gerilmiş bir yay gibi gergin gizlenmiş askerlerle
doluydu. Khaalid, atının üzerinde, taş baltası, elinin altında sessiz bir
bekleyişle duruyordu.
Suikastçı,
çalı kümesinin gölgesinin arasında pusuya yatmış, zehirli okun
soğuk ve ölümcül ucunu hedefine doğrultmuştu. Ancak önlerindeki manzara,
planını altüst etti. Onbir atlı, her biri bir kral edasıyla ilerliyordu. Bir
"kral" atının üzerinden yere atlayıp bir çiçeği kokladı. Başka
biri, koca bir kahkaha atarak geriye baktı. Bir diğeri, aniden atını
mahmuzlayarak ormanın içine doğru hızlandı. Okçunun hain bakışları sağa sola
kaydı; oku kime fırlatacağını kestiremiyordu. Bir anlık kararsızlık, tüm
düzenini bozdu. Zira kimin kral olduğunu bilemediği için, kralı öldürme misyonu
başarısız olacaktı.
Suikastçı,
çalıların gölgesinde pusuya yatmış, yayını gergin tutarken mırıldanıyordu:
“Hangi
kral? Hepsi aynı… Bu bir tuzak olmalı.”
Zehirli
okun ucu, on atlı arasında kararsızca geziniyordu; her biri kral gibi giyinmiş,
kral gibi hareket ediyordu:
“Birini
seç, aptal,” diye kendi kendine fısıldadı, ter
alnından süzülürken. Ancak ormanın sessizliğinde bir gariplik sezdi.
Yaprakların hışırtısı, rüzgârdan değil, gizlenmiş askerlerin varlığından
geliyordu. ”Buldular beni,” diye homurdandı, kalbi
göğsünde küt küt atarken. Paniğe kapılarak yayını indirdi, çalıların arasından
fırladı ve atına atladı. ”Kaçmalıyım, hemen!” diye
bağırdı kendi kendine, atını mahmuzlayarak ormanın derinliklerine daldı.
Khaalid,
suikastçının bu telaşlı kaçışını keskin gözleriyle yakaladı. Khaalid, onu
bir gölge gibi takip etti. Dudaklarında sakin bir tebessüm belirdi; planı
kusursuz işliyordu. Devesini mahmuzladı, dalların ve yaprakların arasında bir
gölge gibi ilerledi. Deve, her engelin yanından ustaca geçiyordu.
Suikastçı: ”Bu
lanet olası orman!” diye küfrederek zigzaglar çiziyor, ağaçların
arasında yavaşlıyordu. Khaalid, tam o anda devesinden sessizce atladı, taş
baltasını elinde sıkıca tutarak yaklaştı. Suikastçı, arkasını döndüğünde
Khaalid’in gölgesini gördü ve ”Hayır, hayır!” diye
haykırdı, ama çok geçti.
Khaalid,
tek bir çevik hamlede adamı yere serdi, Suikastçı yerinden hızla
kalkıp zehirli oku doğrultmaya çalışırken Khaalid üzerine
atladı. Boğuşma kısa ama şiddetliydi; toprakta yuvarlandılar, çamur ve
yapraklar etrafa savruldu. Suikastçı, son bir çabayla Khaalid'in boğazına
sarıldı. Fakat Khaalid'in gücü ve ustalığı karşısında çaresizdi. Sonunda,
Khaalid dizini adamın göğsüne bastırdı, Mızrağını boğazına dayadı. "Bitti," diye
fısıldadı Khaalid, sert bir nefesle. Ormanın sessizliği, suikastçının
boğuk hırıltısıyla bölündü.
Khaalid,
suikastçıyı yere serdikten sonra soğukkanlılıkla doğruldu, mızrağını hâlâ
elinde tutarak etrafı kolaçan etti. Ormanın derinliklerinde, gizlenmiş askerler
sessizce pozisyonlarını koruyor, her an yeni bir tehlike ihtimaline karşı
tetikte bekliyordu. Khaalid’in gözleri, suikastçının atının uzaklaşan siluetine
takıldı; hayvan, sahibinin yakalanışıyla paniğe kapılmış, ormanın içinde
kaybolmuştu. “Bir tane daha olabilir,” diye düşündü Khaalid,
içgüdüleri hâlâ alarmda. Ama şimdilik tehlike bertaraf edilmişti.
Kral
Kwakwu, on birinci atlı olarak en arkada, korumaların gölgesinde güvenli bir
şekilde duruyordu. Khaalid’in planı, suikastçıyı şaşırtmakla kalmamış, onun
kaçışını da bir tuzağa dönüştürmüştü. Khaalid, bağlı suikastçıyı yere çömelerek
inceledi. Adamın gözlerinde korku ve öfke karışımı bir ifade vardı. “Beni
nasıl buldun?” diye sordu Khaalid, sesi keskin ama sakin. Suikastçı
dişlerini sıktı, cevap vermedi. Khaalid, acele etmedi; bu adam konuşacaktı, er
ya da geç.
Kral’a
doğru ilerlerken, muhafızlar Khaalid’e saygıyla yol açtı. Kwakwu, atından
inmiş, kaftanının altın işlemeleri güneş ışığında parlıyordu. “Khaalid,”
dedi kral, sesinde hem hayranlık hem de rahatlama, “seni bir kez daha
yanıltmadım. Bu plan… akıl almazdı.” Khaalid başını hafifçe eğdi,
tevazuyla. “Yüce hükümdar, asıl mesele sizi korumaktı. Haydutlar tuzağı
kurdu, ama biz onların oyununu bozduk.”
Khaalid’in
aklı, haydutların planına takılıydı. Suikast girişimi, sadece bir adamın işi
olamazdı; bu, daha büyük bir komplonun parçasıydı. Haydutların, Kral Kwakwu’yu
av sırasında pusuya düşürmek için aylardır hazırlandığını biliyordu. Ama
Khaalid, bu bilgiyi nasıl avantaja çevireceğini çözmüştü. On bir kral taktiği,
sadece suikastçıyı şaşırtmakla kalmamış, aynı zamanda haydutların planını açığa
çıkarmıştı. “Bu adamı konuşturacağız,” dedi Khaalid, muhafızlara
işaret ederek. “Ve diğerlerini bulacağız.”
Ormanın
sessizliği, zaferin sakinliğiyle doluyordu. Khaalid, taş baltasını kemerine
yerleştirirken, gözlerini ufka dikti. “Bir sonraki hamle bizim,”
diye mırıldandı. Kral Kwakwu’nun güvenliği sağlanmış, ama Khaalid için savaş
henüz bitmemişti. Haydutların gölgeleri hâlâ ormanda saklıydı, ve Khaalid,
onların peşine düşmeye hazırdı.
22.4. SORGULAMA
Ay,
bulutların ardına saklanmış, ormanı zifiri karanlığa boğmuştu. Suikastçı,
elleri bağlı, Kral Kwakwu’nun çadırının önünde diz çökmüş, başı öne eğik
duruyordu. Yüzünde öfke, gözlerinde ise bastırılmış bir korku parlıyordu.
Khaalid, ağır adımlarla yaklaştı; taş baltası kemerinde, mızrağı elinde, gözleri
haydudun ruhunu delip geçiyordu.
Khaalid,
sert ama kontrollü bir sesle, ”Kadın ve çocukların kaçırıldığı
haydut kampının nerede olduğunu şimdi bana söyleyeceksin,” dedi. ”Yoksa
ölmek için yalvarman, hayatta kalmak için yalvarmandan daha uzun sürecek.” Suikastçı
dudaklarını sıktı, bakışlarını yere indirdi. Khaalid bir adım yaklaştı,
eğildi, boğazını mengene gibi sıktı. Fısıldar gibi, buz gibi bir tonla devam
etti: ”Bildiklerini içinde tuttuğun sürece, bu son nefesini de
içinde tutacaksın. Şimdi dışarı çıkarırsan… belki bir hayatta kalmak için
şansın olur.”
Suikastçının
direnci çatırdadı. Gözleriyle konuşacağını işaret ettiğinde Khaalid adamın
boğazını bıraktı. Öksürerek, nefesi titrek, sesi kırılgan, ”Nehrin
kuzeyinde… kayalıkların ardında,” dedi. ”İkinci kamp…
Orada rehineler var.” Kelimeler ağzından zorla dökülürken, gözleri
korkuyla doluydu. Kral Kwakwu, kaşlarını çatarak Khaalid’e döndü. ”Bu
doğru mu?” diye sordu, sesinde hem merak hem de öfke. Khaalid
başını hafifçe salladı. ”Doğru olduğunu öğreneceğiz,” dedi,
gözleri kararlılıkla parlayarak.
Kral,
çadırın içindeki muhafızlara bakarak, ”Bu görevi üstlenmek isteyen
var mı?” diye sordu. Khaalid, bir an bile tereddüt etmeden öne
çıktı. ”Ben giderim, Yüce efendimiz,” dedi. ”Sessiz
olmalı. Hızlı olmalı. Bu gece bu işi bitiriyoruz.”
22.5. Gece Baskını
Gece,
bir ölüm örtüsü gibi ormanın üzerine çökmüştü. Ay ışığı, bulutların ardında
kaybolmuş, yalnızca yıldızların soluk parıltısı yol gösteriyordu. Khaalid,
seçtiği usta on savaşçıyla birlikte, gölgeler gibi sessizce ilerliyordu. Her
biri, siyah kaftanlara bürünmüş, yüzleri kömürle karartılmış, adımları toprağa
gömülüyordu. Ormanın tek sesi, uzaktan gelen nehrin hırçın uğultusuydu.
Khaalid’in gözleri, bir atmaca gibi çevreyi tarıyor, en ufak bir kıpırtıyı bile
kaçırmıyordu.
Kamp,
kayalıkların ardında belirdi. Çadırların arasında cılız ateşler yanıyor, duman
gökyüzüne süzülüyordu. Nöbet tutan haydutlar, ellerinde mızraklarla, ateş
ışığında parlayan gözlerle devriye geziyordu. Khaalid, elini kaldırarak timini
durdurdu. Parmaklarıyla işaret verdi: iki yana dağılın, sessizce yaklaşın.
Savaşçılar, birer hayalet gibi hareket etti. İlk nöbetçi, Khaalid’in taş
baltası tanıştığında, tek bir ses çıkaramadan yere yığıldı. İkinci nöbetçi,
arkadan yaklaşan bir gölgenin elinde kayboldu; obsidyen hançer sessizce işini
gördü.
Khaalid,
çadırların arasına süzüldü. Rehineler, bir köşede iplerle bağlı, korkuyla
titriyordu. Khaalid’in kemik bıçağı, ipleri keserken bir fısıltı gibi hareket
etti. Yaşlı bir kadın, gözyaşları içinde, ”Tanrı sizi korusun…” diye
mırıldandı. Ama o an, kampın derinliklerinden bir haykırış yükseldi: ”Saldırı!” Gecenin
sessizliği, silahların çarpışmasıyla paramparça oldu.
Kısa
ama vahşi bir çatışma patlak verdi. baltalar, mızraklar karanlıkta kıvılcımlar
saçarak dans ediyordu. Khaalid, kampın lideri olduğunu anladığı iri yapılı bir
haydutu karşısına aldı. Adam, devasa baltasını savurdu; hava, ölümün ıslığıyla
doldu. Khaalid, çevik bir hareketle yana kaydı, saldırıyı boşa çıkardı. Bir
anlık açıkta, dizini haydudun karnına gömdü, bileğini kavrayarak baltasını
düşürdü. Mızrağı, şimşek gibi parlayarak adamın boynuna dayandı. ”Bitti,” dedi
Khaalid, sesi geceyi kesen bir bıçak gibi.
Haydutlar,
birer birer teslim oldu. Khaalid’in timi, kampı alevlere teslim etti; çadırlar,
gökyüzüne yükselen alevlerle yandı. Ateşin çıtırtıları, haydutların
yenilgisinin şarkısı gibiydi. Rehineler, özgürlüklerine kavuşmuş, Khaalid’in
ardında sessizce yürüyorlardı. Orman, zaferin ağırlığıyla suskundu.
Sabaha
karşı, Khaalid ve timi, rehinelerle birlikte kraliyet kampına döndü. Yanan
kampın dumanı, ufukta hâlâ görünüyordu. Kral Kwakwu, çadırının önünde durmuş,
onları bekliyordu. Gözlerinde derin bir takdir parlıyordu. ”Khaalid,” dedi,
sesi gururla doluydu, ”Sen sadece hayatımı değil, halkımın onurunu,
geleceğini kurtardın. Batı Nil Komutanlığı sana emanet. Bu, senin zaferin.”
Khaalid,
başını eğdi, her zamanki tevazusuyla. ”Görevim halkı korumak,
Efendimiz,” dedi sessizce. Sonra, bir an için dönüp ormana baktı.
Gölgeler hâlâ orada, pusuda bekliyor olabilirdi. Ama Khaalid, hazırdı. Her
zaman olacağı gibi.
22.6. BATI NİL KOMUTANI
Güneş,
ufukta bir ateş denizi gibi yükseliyor, sarayın altın kubbelerini eritircesine
parlıyordu. Şehrin büyük meydanı, uzak diyarlardan gelenlerle dolup taşıyordu.
Tüccarların renkli tezgâhları, zanaatkârların aletlerinin çınlamaları,
çiftçilerin toprağın kokusunu taşıyan adımları… Hepsi, tek bir amaç için
birleşmişti: Kral Kwakwu’nun çağrısına kulak vermek. Meydan, bir kalp gibi
atıyor, beklentiyle nabzı hızlanıyordu.
Kral
Kwakwu, sarayın en yüksek basamağına çıktı. Kırmızı ve altın kaftanı, sabah
ışığında bir alev gibi dalgalanıyordu. Elini kaldırdı; meydan, bir anda derin
bir sessizliğe gömüldü. Sanki rüzgâr bile durmuş, sadece kralın gür sesini
taşımak için bekliyordu.
“Halkım!” diye
gürledi Kwakwu, sesi taş duvarlarda yankılanarak gökyüzüne yükseldi. ”Bugün,
sadece benim hayatımı değil, krallığımızın şerefini, halkımızın geleceğini
kurtaran bir yiğidi huzurunuza çağırıyorum! Bu adam, hainlerin gölgelerini dağıttı,
pusuya yatmış elleri zincire vurdu, rehinelerimizi özgürlüğüne kavuşturdu! O,
cesaretin ve zekânın yaşayan timsali! Bugünden itibaren, Batı Nil Komutanlığı
ona emanet: Khaalid!”
Meydan,
bir volkan gibi patladı. ”Yaşasın Khaalid!” nidaları,
gökyüzünü yırtarcasına yükseldi. Kalabalığın coşkusu, taşları titretiyor, dalga
dalga yayılan alkışlar ormanın sınırlarına kadar ulaşıyordu. Çocuklar omuzlara
alınmış, kadınlar ellerindeki çiçekleri havaya savuruyor, askerler mızraklarını
gökyüzüne kaldırıyordu. Bu, bir zaferin ötesindeydi; bu, bir efsanenin
doğuşuydu.
Khaalid,
ağır ve kararlı adımlarla kürsüye çıktı. Siyah kaftanının kenarları rüzgârda
usulca dalgalanıyor, taş baltası kemerinde sessiz bir tehdit gibi duruyordu.
Yüzünde ne bir gurur gülümsemesi, ne de övünç dolu bir bakış vardı; sadece
görevini yerine getirmiş bir savaşçının sarsılmaz dinginliği. Gözleri,
kalabalığı tararken, bir an için meydanın en uzak köşesine kaydı. Orada,
gölgelerin arasında, altın benekli tüyleriyle bir leopar duruyordu. Kwakwu’nun
totem hayvanı, krallığın koruyucu ruhu. Dev gözleri, sanki her şeyi görüyor,
her şeyi onaylıyordu.
Khaalid,
kimsenin fark etmediği o kısa anda, leoparın gözlerine kilitlendi. Hayvan,
başını hafifçe eğdi ve… göz kırptı. Bu, sıradan bir an değildi; bu, kadim bir
bağın, sessiz bir anlaşmanın mührüydü. Khaalid’in dudaklarında, sadece bir an
için, belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Kalabalığın coşkusu arasında,
içinden tek bir düşünce geçti: ”Bunun son olmadığını biliyorum.”
Meydanın
alkışları, gökyüzünü sarsarken, Khaalid elini kaldırdı. Sessizlik, bir kez daha
meydanı sardı. ”Halkım,” dedi, sesi sakin ama bir
fırtına gibi güçlü. ”Bu zafer benim değil, bizim. Krallığımız, bir
olduğumuz için ayakta. Ve bir olduğumuz sürece, hiçbir gölge bizi yıkamaz.” Sözleri,
kalabalığın ruhuna işledi; bir anne çocuğunu kucaklarken, bir savaşçı kılıcını
sıkıca tutarken, bir çocuk hayranlıkla Khaalid’e bakarken gözyaşlarını
tutamadı.
Uzakta,
leopar sessizce gölgelerin içine çekildi, altın benekleri bir kez daha ışıldadı.
Khaalid, kürsüden inerken, gözleri ufka dikildi. Haydutların gölgeleri belki
bugün dağılmıştı, ama ormanın derinliklerinde, başka düşmanlar pusuda
bekliyordu. Ve Khaalid, her zaman olduğu gibi, hazırdı. Krallığın koruyucusu,
Batı Nil’in yeni komutanı, bir efsane olarak doğmuştu. Ama o, sadece bir şey
biliyordu:
Savaş,
asla bitmezdi. Bu, Khaalid'in efsanesinin sadece başlangıcıydı.
...
22.7. Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara:
“Leopar
Khaalid’i niye nehire götürdü? O leopar sen miydin?”
Nil-7:
“Haha,
Sahara, o leopar ben değildim, ama Nil’in ruhunu taşıyan bir dosttu! Khaalid’in
kalbini hissetti, onu haydutların fısıltılarına götürdü. Belki benim uzak bir
akrabamdı, kim bilir? Leoparlar, geceyi iyi dinler, sırları bulur!”
Sahara:
“Khaalid
niye çalıların arasında saklandı? Hemen çıkıp haydutları dövseydi olmaz mıydı?”
Nil-7:
“Khaalid
kurnazdı, Sahara! Çalıların arasında saklandı, çünkü suikastın sırrını öğrenmek
istedi. Hemen dövseydi, kralı kurtaramazdı. Bir leopar gibi, önce avını izledi,
sonra pençesini indirdi!”
Sahara:
“Zehirli
ok ne kadar korkunçtu? Khaalid onu görünce korktu mu?”
Nil-7:
“Zehirli
ok, çöl akrebinin zehriyle kaplıydı, Sahara – bir damlası kralı uyuturdu,
sonsuza dek! Ama Khaalid korkmadı. Gözleri bir atmaca gibi keskin, kalbi Nil
kadar güçlüydü. O oku buldu ve haydutları yere serdi!”
Sahara:
“Niye
on bir kral yaptılar? Bir sahte kral yetmez miydi?”
Nil-7:
“Khaalid
çok zekiydi, Sahara! On bir kral yaptı ki suikastçı kimi vuracağını şaşırsın.
Yoksa sahte kral ölürdü. Her muhafız kral gibi giyindi, kral gibi yürüdü.
Suikastçı, ‘Hangi kral?’ diye paniğe kapıldı ve kaçtı. Khaalid’in aklı,
oklardan bile hızlıydı!”
Sahara:
“Son
bir soru! Leopar niye Khaalid’e göz kırptı? O da Khaalid’i tebrik etti mi?”
Nil-7:
“Haha,
Sahara, o leopar Nil’in ruhuydu, Khaalid’in cesaretini sevdi! Göz kırptı, çünkü
‘Aferin, Khaalid!’ dedi. Leoparlar, kahramanları tanır! Yarın başka bir hikâye
anlatayım mı, içinde benim gibi bir leopar olsun?”
Sahara,
ellerini çırptı. ”Evet! Ama Khaalid de olsun! Bu hikayenin devamını
anlat.”
Gözlerini
kapadı. Uykuya dalarken odanın ışıkları kısıldı.
22.8. VENÜS GEZEGENİ (M.S. 8000)
Sahne
5 — Yükselme Umudu ve Bedeli
Karbonfiber
balonun yavaş yavaş şişmesi, sığınak modülünün ağırlığını hafifletmeye
başlamıştı. Ancak bu yükseliş, büyük bir bedel gerektiriyordu: suyu hidrojene
dönüştürmek.
Nalan,
ekibin hidrojen üretim sistemlerini inceledi.
"Suyu
elektrolizle ayırıp hidrojen elde edeceğiz," dedi.
"Ama
su stoklarımız kritik seviyede," diye ekledi
Okan.
"Yükselmek
zorundayız, yoksa Venüs yüzeyinde çok az dayanabiliriz."
Bir
yandan balonlar şişerken, diğer yandan suyun enerjiye dönüşümü hızla devam
etti. Sığınak, ağır ağır yükselmeye başladı. Atmosfer daha seyrekleştikçe,
sıcaklık ve basınç hafifçe azalıyordu.
Fakat
herkesin içindeki kaygı büyüyordu. Suyun azalması, hayatlarının kısıtlanması
demekti. Zamanla yarışan ekip, tek çıkış yolunun bu olduğunu biliyordu.
Gökyüzüne
doğru yükselen sığınak, Venüs bulutlarının arasında kayboldu. Uyduların ve uzay
istasyonlarının radarlarında belirginleşti.
Dış
dünyaya açılan umut kapısı biraz daha aralanıyordu.
23.1. Suların Öfkesi ve Uyanış
Güneş, Nil Nehri'nin batı kıyılarını kızıl bir örtüyle
sararken, Komutan Khaalid'in devesi ıslak toprağın üzerinde ritmik bir senfoni
icra ediyordu. Ayakları, çamurlu zeminde şapırtılı sesler çıkararak ilerliyor;
her adım, nehrin gürleyen sularıyla yankılanıyordu. Khaalid, dizginleri sıkıca
kavramış, bakışlarını mavimsi suların sonsuzluğuna dikmişti. Nil, her zamanki
yatağından taşmış, vahşi bir ejderha misali ovaya yayılıyordu. Ekili tarlalar,
suların acımasız pençesinde boğulmuş; yeşil başaklar, kahverengi çamur
dalgalarının altında kaybolmuştu.
Uzaktan yükselen bir feryat, rüzgarla taşınarak
kulaklarına ulaştı. Bir adam, diz çökmüş halde elleriyle başını kavramış,
hıçkırıklara boğuluyordu. Yanında, yarısı suya gömülmüş çuvallar yatıyordu;
içlerindeki tohumlar, Nil'in gazabına yenik düşmüştü.
Khaalid devesini yavaşlatarak yaklaştı. Sesi, derin ve
otoriter bir tonda yankılandı:
"Neden bu denli dövünürsün, ey yol
arkadaşı? Suların öfkesi mi yoksa kaderin cilvesi mi seni böylesine ezer?"
Çiftçi, gözleri kan çanağına dönmüş halde başını
kaldırdı. Yüzü, çöl rüzgarlarının oyduğu derin çizgilerle bezeliydi; elleri,
toprağın nasırlarıyla sertleşmişti. Sesi titreyerek cevap verdi:
"Sahra'dan yeni göçtük, komutanım... Bütün
tohumlarımı, umutlarımı bu toprağa ektim. Hepsi... hepsi suların karanlık
derinliğinde kayboldu. Ailem aç kalacak, çocuklarım yoksulluğun zincirlerine
vurulacak!"
Khaalid’in kaşları çatıldı; Nil’in gürültüsü
kulaklarında uğulduyordu. Sular, taşkın bir senfoni gibi akıyor; çiftçinin
gözyaşları, nehrin ritmine karışıyordu. Ancak Khaalid’in yüreğinde başka bir
ateş yanıyordu: Bu adamın çaresizliği, sadece taşkınların değil, bilgisizliğin
ve yoksulluğun eseriydi.
"Bu mevsimde Nil hep taşar, ey yabancı. Bilmiyor
muydun ki, bu nehir bereketi kadar gazabını da taşır? Nil’in ruhu, onu
anlayanlara cömerttir. Lakin korkma, zira açlığın gölgesi kralımızın
topraklarında uzun süre barınamaz. Senin ailen, onun himayesi altında
olacak."
Çiftçi başını salladı, sesi kırık bir fısıltıya dönüştü:
"Bilmiyordum, efendim... Bizim çölde sular böyle
vahşi değil. Kumlar susuzluğu bilir, ama bu... bu bir canavar!"
Khaalid sustu,
gözleri uzaklara daldı. O an, zihninde bir fırtına koptu: Yeni göçmenler Nil’in
ritmini öğrenmeliydi. Sular, düşman değil dost olmalıydı. Ama dahası, bu
insanların açlığı ve yoksulluğu da dindirilmeliydi. Toprağın bereketi, herkesin
sofrasına ulaşmalıydı. Ancak böyle bir değişim, kralın onayı olmadan
gerçekleşemezdi. Kararlılıkla devesini çevirdi ve saraya, kralın huzuruna doğru
yola koyuldu; zihninde, hem taşkınları evcilleştirecek hem de halkın refahını
sağlayacak bir plan şekilleniyordu.
23.2. Kralın
Huzurunda: Bir Vizyonun Doğuşu
Sarayın taht odası,
mermer sütunların gölgeleri ve tütsü kokusuyla doluydu. Kral, yüksek tahtında
oturuyor, gözleri Nil’in taşkınlarının haberlerini getiren habercilere
çevriliydi. Khaalid, zırhı güneş ışığını yansıtarak içeri girdi, başını
saygıyla eğdi ve konuşmaya başladı; sesi, hem kararlı hem de sadakatin
ağırlığıyla doluydu:
"Yüce kralım,
Nil’in gazabı bir kez daha topraklarımızı sarmış, tarlaları yutmuş, umutları
söndürmüştür. Sahra’dan gelen bir çiftçiyle karşılaştım; tohumları sulara
kapılmış, ailesi açlıkla yüz yüze. Bu felaket, yalnızca bilgisizlikten ve
hazırlıksızlıktan doğuyor. İzin verirseniz, taşkınları evcilleştirecek ve
halkımızın açlığını dindirecek bir plan sunmak isterim."
Kral, kaşlarını
kaldırarak Khaalid’e baktı. Sesi, hem meraklı hem de otoriterdi:
"Konuş, Khaalid.
Nil’in ruhu, krallığımızın can damarıdır, ama halkımın refahı benim
yükümlülüğümdür. Planın nedir?"
Khaalid, derin bir
nefes aldı ve sözlerine başladı:
"İlk olarak,
Nil’in dilini öğrenmeliyiz. Tecrübeli çiftçileri toplayarak taşkınların
döngüsünü kaydedeceğiz; ne zaman yükselir, ne zaman çekilir, bunları bir
takvime bağlayacağız. İkinci olarak, suları kontrol altına almak için kanallar
ve barajlar inşa edeceğiz; böylece bereket, uzak köylere de ulaşacak. Üçüncü
olarak, açlık ve yoksulluğu bitirmek için kraliyet ambarlarından tohum ve tahıl
desteği sağlayacağız. Her köyde ‘Paylaşım Ambarları’ kurarak hasat fazlasını
ihtiyaç sahiplerine dağıtacağız. Yeni göçmenlere arazi ve tohum tahsis
edeceğiz, böylece kimse aç kalmayacak. Bu planlar, ancak sizin mührünüzle hayat
bulabilir, yüce kralım."
Kral, bir an sessizce
düşündü. Gözleri, Khaalid’in kararlı yüzünde gezindi. Sonra, tahtından hafifçe
doğrularak konuştu:
"Cesur bir
fikir, Khaalid. Nil’in bereketini halkıma ulaştırmak, benim irademle mümkündür.
Planlarını onaylıyorum. Git, çiftçileri topla, Nil’in dilini öğren ve bereketi
adilce dağıt. Ama unutma: Her adımda, benim adıma hareket
edeceksin."
Khaalid başını eğdi, yüreği zafer ateşiyle doluydu.
Kralın onayı, planlarını meşru kılmış; vizyonu, artık krallığın iradesiyle
birleşmişti.
23.3. Bilgelerin Meclisi ve Fermanın Doğuşu
O hafta, kraliyet davulları köyleri dolaştı;
ritimleri, antik bir çağrı gibi gökleri yardı. Her meydanda aynı cümle
yankılandı: "Bütün köylerin en tecrübeli çiftçileri, saraya gelsin!
Batı Nil Komutanı Khaalid, taşkın ilmini öğrenecek ve herkese öğretecek!"
Sarayın avlusu, günler sonra dolup taştı. Güneş, yaşlı
çiftçilerin yüzlerindeki derin çizgileri aydınlatıyordu; elleri nasırlı,
gözleri Nil'in sırlarını taşıyordu. Avlu, toz ve ter kokusuyla dolmuştu;
havada, toprağın bereketli nefesi dolaşıyordu.
En yaşlı çiftçi, sesi gürleyen bir nehir gibi
yükseldi:
"Nil, her yıl iki hediye verir: Toprağa bereket,
dikkatsize felaket. O, kutsal bir güçle akar; onu saymayan, kendi sonunu
hazırlar."
Başka biri, elleriyle suyun yükselişini taklit ederek
ekledi; parmakları dalgalar gibi kıvrılıyordu:
"Temmuz'un üçüncü haftasında sular uyanır, adım
adım yürür. Ağustos'ta doruğa çıkar, öfkesini kusar. Ekimde çekilir, geride
altın toprak bırakır. Bu döngü, yıldızlar gibi hiç şaşmaz. Ama onu izlemeyen,
karanlıkta kalır!"
Khaalid, hepsini dikkatle dinledi; sözler, sanki
Nil'in kendisi konuşuyordu. Gözleri parladı, zihni planlarla doldu. "Bu
bilgi, bir kılıç kadar keskin," diye düşündü.
Ertesi gün, davullar bir kez daha çaldı; ritimleri,
zafer marşı gibiydi. Khaalid'in imzası ve kralın mührüyle süslenmiş Nil’in
Taşkın Yönetimi İçin Kraliyet Fermanı, tüm ülkeye duyuruldu. Ferman, altın
işlemeli parşömenlerde okundu; sesler, rüzgarla yayıldı:
Taşkın Takvimi Yasası:
Her yıl Temmuz’un üçüncü haftası, Nil’in yükselişi
kutsal törenlerle ilan edilecek. Şarkılar söylenecek, Nil’in ruhuna dualar
edilecek. Ağustos–Eylül “Bereket Ayları”dır; ekim yapılmayacak, toprak
dinlenecek, kralın iradesine saygı sunulacak. Ekim başında “Ekin Bayramı”
düzenlenecek; tohumlar dualar ve danslarla ekilecek, Nil’in ruhuna ve krala
şükran sunulacak.
Nilometre Görevlileri:
Her şehirde bir Nilometre muhafızı, su seviyesini
ölçecek. Su azsa tasarruf yasası devreye girecek – her damla, altın gibi korunacak.
Fazla ise tahliye planı uygulanacak; sular, barajlara yönlendirilecek.
Tarımcılar İçin Emirname:
Taşkın sonrası toprak analizi zorunlu; her çiftçi,
toprağın nabzını hissedecek. Kraliyet, en verimli alanlara öncelikli ekim izni
verecek. Çiftçiler su kanallarını temiz tutmakla yükümlü olacak; ihmalkarlık,
ceza getirecek.
Baraj ve Kanal İnşası:
Taşkın suyu yıl boyu kullanılmak üzere sarnıç ve
barajlara yönlendirilecek. Her köyde “sulama komitesi” kurulacak; üyeler,
bereketin muhafızları olacak.
Bilgelik ve Eğitim:
Gençlere taşkının matematiği ve mitolojisi
öğretilecek; okullarda, Nil'in efsaneleri anlatılacak. Her yıl en iyi taşkın
yöneticisine “Nil’in Gözü” unvanı verilecek; bir madalya, bir taç
gibi parlayacak.
Refah ve Paylaşım Yasası:
Taşkın felaketine uğrayan çiftçilere kraliyet
ambarlarından tohum ve tahıl sağlanacak. Her köyde bir ”Paylaşım
Ambarı” kurulacak; hasat fazlası burada toplanacak ve ihtiyaç
sahiplerine adilce dağıtılacak. Yeni göçmenler için ”Toprak ve Tohum
Programı” başlatılacak; kraliyet, onlara ekim için arazi ve tohum
tahsis edecek, ilk hasada kadar geçimlerini sürdürebilmeleri için tahıl desteği
verecek. Hiç kimse aç kalmayacak, yoksulluk zincirleri kırılacak.
Fermanın okunduğu gün, o Sahra göçmeni çiftçi
kalabalığın arasındaydı. Başını kaldırıp Khaalid’e baktı; gözlerinde minnet ve
umut parlıyordu. Khaalid onu tanıdı, başıyla selam verdi. Çiftçi, ailesine
destek sağlanacağını öğrenmiş, yeni bir başlangıç için arazi ve tohum almıştı.
Nil’in sesi hâlâ gürül gürül akıyordu, ama artık felaket değil, bereket ve umut
getiriyordu; bir destanın başlangıcı gibi.
23.4. Kanalların Doğuşu – Zindandan Bereket
Tarlalarına
Fermanın ilanından haftalar sonra, Khaalid sarayın
avlusunda halkı yeniden topladı. Davullar, daha gür ve sert bir ritimle
çalıyordu; savaş davulları gibi, zafer çağrısı gibi.
Khaalid, kalabalığın karşısına geçti; zırhı güneş
altında parlıyordu, sesi gök gürültüsü gibi yankılandı:
"Nil bize bereket getirir, ama bu bereketi
toplamak için ellerimiz de çalışmalı! Taşkın suyunu daha geniş topraklara
ulaştırmak için kanallar açacağız. Bu, kralımızın
iradesini toprakla birleştirecek! Dahası, açlık ve yoksulluk bu topraklarda
barınamayacak. Her aile, Nil’in lütfundan pay alacak!"
Bir elini kaldırdı, parmakları yumruk oldu:
"İnşaat işlerinden anlayan her usta, derhal
saraya gelsin! Birlikte, Nil'i evcilleştireceğiz!"
O gün öğleye kadar sarayın büyük salonu, ölçü
aletleri, ipler ve eski planlarla doldu. Ustalar, sakallarını sıvazlayıp
hesaplar yaptı; hava, toz ve heyecan kokuyordu.
En yaşlı usta, haritaya eğilerek konuştu; sesi, antik
bir bilge gibiydi:
"Komutanım, doğru açıyla kazarsak suyu üç köy
öteye taşıyabiliriz. Ama bu, çok işçi ister – güçlü sırtlar, demir iradeler.
Yoksa sular yolunu kaybeder."
Khaalid gülümsedi, gözleri parladı:
"İşçi bulmak sorun değil... Karanlıkta yatanlar,
ışığa çıkacak."
Ertesi sabah, Khaalid zindanın kapısında duruyordu.
Demir parmaklıkların gölgesi, taş zemine düşüyordu; içeriden zincir sesleri ve
fısıltılar yükseliyordu. Mahkûmlar başlarını kaldırıp ona baktı; gözlerinde
korku ve merak karışımı vardı.
Khaalid, sert bir sesle konuştu; kelimeleri, bir kılıç
gibi keskin:
"Size bir teklifim var, ey gölgelerin çocukları!
Dileyen burada çürümeye devam etsin, demirlerin esiri olsun. Ama çalışmak
isteyen, dışarı çıkıp özgür nefes alabilir. Karşılığında kanallar kazacaksınız
– bereket için ter dökeceksiniz!"
Bir mahkûm, zincirlerini sallayarak sordu:
"Ya kaçarsak, komutan? Ya sözümüzü
tutmazsak?"
Khaalid'in gözleri çelik gibi parladı:
"Çalışma sırasında suç işleyen, anında idam
edilecek. Ama dürüstçe çalışan, sadece özgürlüğünü değil, yeni bir hayatı da
kazanacak. Bu, ikinci şansınız; kralın lütfu!"
Bir an sessizlik oldu; sonra, neredeyse tüm mahkûmlar
ayağa kalktı. Zincirleri çözülürken, gözlerinde garip bir umut parladı;
kurtuluşun ışığı gibi.
Günler boyunca, Nil'in kenarı kazma ve kürek
sesleriyle yankılandı. Ustalar ölçüm yaptı, mahkûmlar toprağı taşıdı; terleri,
nehre karışıyordu. Khaalid, devesinin üzerinde çalışmaları izliyor; sadık
muhafızı Kwakwu, gölgelerde devriye geziyordu, gözleri kartal gibi keskin.
Bir sabah, ilk kanal Nil'in sularıyla dolmaya başladı.
Su, gürleyen bir nehir gibi aktı; uzak tarlalara ulaştı, alüvyon toprağı daha
önce hiç bereket görmemiş alanlara serdi. Çiftçiler elleriyle toprağı
yoğuruyor, gözleri parlıyordu; biri haykırdı:
"Tanrıya, Nil’in ruhuna ve kralımıza şükür! Bu
su, hayatın kendisi!"
İnşaat tamamlandığında, Khaalid ustaların ve işçilerin
önünde durdu; sesi zafer dolu:
"Kralımızın iradesiyle, Nil’in bereketi artık
sadece kıyıda yaşayanların değil, içlerdeki köylerin de hakkı olacak. Sizler,
yoksulluktan bolluğa çıktınız. Ve her biriniz, bu bereketten payınızı
alacaksınız.."
Zindandan çıkan mahkûmların çoğu, köylere yerleşip
çalışmaya devam etti. Nil'in suyu, sadece toprağı değil, insanların hayatını da
temizlemişti; bir destanın kahramanları gibi.
23.5. Bereketin Yılı ve Kralın Taçı
Aradan bir yıl geçti. Nil'in taşkını, açılan yeni
kanallarla uzak köylere kadar ulaştı; sular, bereketli bir sel gibi aktı.
Toprak, siyah alüvyonla kaplandı; su çekildiğinde geriye adeta altın tozu gibi
bir bereket kaldı; tanrının hediyesi.
O yıl ekinler öylesine gür çıktı ki, köylüler
buğdayları ambarlara sığdıramadı. Çuvallar taşar, harman yerleri tahıl
dağlarıyla dolardı. Çocuklar, başakların arasından koşarken görünmez oluyor;
kahkahaları, rüzgarla dans ediyordu. Köyler, bolluk kokusuyla sarılmıştı; hava,
taze ekmek ve toprak nemiyle doluydu.
Vergi memurları, yeni ürün bolluğunu görünce kraliyet
kayıtlarına "bereket katlandı" diye not düştüler. Vergi
miktarı da kat kat arttı; bu, kraliyet kasasına güçlü bir yılın habercisiydi;
krallığın altın çağı.
Hasat şenliklerinde Kral, halkın önünde yüksek bir
kürsüye çıktı. Yanında Khaalid ve Kwakwu vardı; davullar çalıyor, şarkılar
yükseliyordu. Kral, gür sesiyle duyurdu:
"Bu bolluk, Tanrının yarattığı Nil’in ruhunun
bereketi kadar, benim irademle hareket eden cesur ellerin eseridir! Batı Nil
Komutanı Khaalid, benim emrimle yalnızca toprağı değil, halkımın kaderini de
değiştirmiştir. Açlığın gölgesini dağıttı, yoksulluğun zincirlerini kırdı. O,
bir kahraman, o, bilgelikle savaşan bir akıldır. Bugün, onun bilgeliği yalnızca
kılıçla değil, sözle de hükmetsin! Khaalid, bugünden itibaren Kraliyet
Danışmanım’dır. Onun sözü, Nil’in akışı kadar kutsal; onun fikri, yıldızların
rehberliği kadar değerlidir!"
Kalabalık "Kralımız
Kwakwu!, Komutanımız Khaalid!" diye bağırarak defalarca
haykırdı. Kalabalık sakinleyince Kral sözlerine devam etti:
"Toprağın
bereketi arttı, Bu bollukta halkımın yükünü hafifletmek, adaletin gereğidir. Bu
sebeple, bu günden sonra köylerin vereceği vergiyi yarıya indiriyorum. Çünkü
refah, yalnızca kralın sofrasında değil, halkın sofrasında da
hissedilmelidir."
Kalabalık alkışladı, davullar gökleri yardı. Sahra’dan
gelen o çiftçi, kürsüye doğru seslendi; sesi titreyerek, ama umutla:
"Kralımız ve Komutan Khaalid olmasaydı, ailem aç
kalır, umutlarımız çöldeki kumlar gibi dağılırdı! Onlar, Nil’i sularını
evcilleştirdi, bize hayat verdi!"
Khaalid ise sessizce durdu, mütevazı bir gülümsemeyle.
Gözleri uzaklardaki kanallara ve Paylaşım Ambarlarına kaydı. Çünkü o biliyordu
ki, bereketi korumak, onu elde etmekten daha zordu. Destan, burada bitmiyordu,
sonsuz bir yolculuktu.
...
23.6. Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara:
"Nil Nehri neden öyle sinirlenip tarlaları suyla
dolduruyormuş? Gerçekten bir ruhu mu varmış, yoksa sadece su muymuş?"
Nil-7:
"Güzel soru, Sahara! O zamanlar insanlar, Nil’in
ruhu olduğuna inanıyordu çünkü nehir bazen sakin, bazen çok güçlüydü. Onlar
için bu, sanki nehir canlıymış gibiydi. Ama aslında, Nil’in taşması mevsimsel
bir doğa olayıydı. Yağmurlar ve dağlardaki eriyen karlar, nehrin su seviyesini
yükseltiyordu. İnsanlar bunu anlamaya çalıştıkça, ona “ruh” dediler, çünkü
doğayı açıklamanın bir yoluydu bu."
Sahara:
"Ama o çiftçi niye Nil’in taşacağını bilmiyormuş?
Biri ona söylemeliydi! Sen olsan söylerdin, değil mi?"
Nil-7:
"Tabii ki söylerdim, Sahara! O çiftçi, Sahra’dan
yeni gelmişti ve Nil’in alışkanlıklarını bilmiyordu. Çöldeki sular küçük ve
sakin olur, ama Nil çok büyük ve güçlü. Khaalid, onun gibi göçmenlere yardım
etmek için plan yaptı, hatırladın mı? Paylaşım Ambarları ve Toprak Programı,
böylece kimse aç kalmasın."
Sahara:
"Evet, Paylaşım Ambarları! O ne güzel bir
fikirmiş! Herkes yemek bulmuş, değil mi? Peki, o ambarlarda başka neler vardı?
Meyve, ekmek, belki tatlı mı?"
Nil-7:
“Hmm,
tatlı konusunda emin değilim, Sahara, ama ambarlarda buğday, arpa, belki biraz
mercimek ve sebze olurdu. O zamanlar tatlılar bugünkü gibi değildi, ama bazen
bal bulurlarsa, onu ekmekle yerlerdi. Paylaşım Ambarları, herkesin karnını
doyurmak için kurulmuştu. Khaalid ve kral, böylece çocukların, aç uyumamasını
sağladı”
Sahara:
"Khaalid çok akıllıymış, ama krala niye önce
sormuş? Kendisi yapamaz mıydı"
Nil-7:
“Harika
bir gözlem, Sahara! O zamanlar kral, sadece lider değil, aynı zamanda halkın
koruyucusu gibiydi. İnsanlar, kralın kararlarının Nil’in ruhuyla uyumlu
olduğuna inanıyordu. Khaalid, krala saygı göstermek ve planlarını daha güçlü
yapmak için ona danıştı. Böylece herkes, bu planların kralın adaletiyle
yapıldığını bildi ve destekledi.”
Sahara:
"Peki, o kanalları kazarken mahkûmlar niye yardım
etmiş? Onlar kötü insanlar değil miydi? Niye kaçmamışlar?"
Nil-7:
“Hmm,
“kötü” demek belki biraz ağır, Sahara. Mahkûmların çoğu, hata yapmış ama pişman
olup değişmek isteyen insanlardı. Khaalid, onlara ikinci bir şans verdi:
Çalışırlarsa özgür olabilir, hatta toprak ve yemek alabilirlerdi. Kaçmayı
düşünenler olmuş olabilir, ama çoğu yeni bir hayat istedi. Ayrıca, Kwakwu’nun
leopar gibi gözleri onları izliyordu, unutma!”
23.7. VENÜS GEZEGENİ (M.S. 8000)
Sahne
6 — Kurtarma Sinyali
Venüs
atmosferinin üst katmanlarında süzülen sığınak modülü, uyduların radarlarında
belirgin bir cisim olarak görünüyordu. Uzay istasyonu ve Dünya’daki kontrol
merkezleri, bu sinyali dikkatle izlemeye başladı.
Görev
komutanı Arda, ekibine talimat verdi:
"Bu
sinyal bizim için bir umut ışığı. Hemen kurtarma gemisini hazırlayın.
Zephyra'nın sığınağında kurtulanları 50 km yüksekte yakalayıp almak üzere yola
çıkacağız."
Sığınak
modülünün içindeki Nalan ve Okan, beklenmedik bir haberle karşılaştı.
"Sinyalimiz
yakalandı," dedi Leyra, mikrofonu tutarak.
"Kurtarma
ekibi geliyor. Dayanmalıyız."
Ekibin
morali yükseldi. Yıllarca süren çaba, artık bir karşılık buluyordu.
Balonlarla
desteklenen sığınak, bulutların arasından yavaşça yükselirken, ufukta kurtarma
gemisi görünüyordu. Kurtarma gemisi 60 km yüksekte balonlarını şişirerek 50
km'de yavaşladı ve manevra yaparak yaklaştı. Venüs' atmosferinde süzülen
sığınağı yakalamayı başardı. Gelişen teknoloji ve insan azmi, ölümcül Venüs
yüzeyinden kaçışın anahtarıydı.
Yorumlar
Yorum Gönder
Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlarda paylaşın!