Sahra Çölü, bugün dünyanın en kurak ve geniş çöl alanlarından biridir; ancak yaklaşık 15.000 ila 5.000 yıl önce bu topraklar göllerle dolu, otlaklarla kaplı ve yaşamla iç içe bir ekosisteme sahipti. Bu dönem, “Afrika Nemli Dönemi” olarak bilinir. Dünya'nın eksen hareketleri (Milankoviç döngüleri) sonucu yağışlar artmış, Sahra'da geçici nehirler, göller ve verimli tarım alanları oluşmuştur. Arkeolojik buluntular, kaya resimleri ve yerleşim izleri, bu dönemde insan topluluklarının su kaynakları etrafında geliştiğini göstermektedir.
Bilimsel veriler, bu yeşillenmenin yaklaşık her 21.000 yılda bir tekrarlandığını öne sürüyor. Eğer küresel ısınmanın etkileri kontrol altına alınabilir ve iklim sistemleri doğal döngüsüne dönebilirse, Sahra’nın bir sonraki yeşil döneminin yaklaşık M.S. 8000’li yıllarda gerçekleşmesi beklenmektedir.
23.1.
Cam Atölyesi
Gündüzleri Şarmaadat, ”Uçma Sanatı Mektebi”nde
okuyan 11 yaşında meraklı bir gençti. Yıllar önce, annesinin yanlış anlaması
sonucu bebekken mektebe bırakıldığında, sınıfta bir kaos yaşanmıştı. Bilgin
yoklama listesini okuyan Enlil-Hotep’in gür sesi taş duvarlarda
yankılandı: "Şarmaadat?" Bir ses, "Şurada!" diye
cevap verince, sıranın altından uzanan bir sepetin içindeki kundakta uyuyan
minik bir bebek bulunmuştu. Enlil-Hotep bastonunu vurarak, ”Bebek
olmaz! Daha büyüsün öyle gelsin. Al götür onu annesine teslim et. Burada
mühendis yetiştiriyoruz, kundak değil!” demişti.
Şarmaadat şimdi büyümüştü. O gün mektebe bırakılan
bebek oydu ve yıllar sonra geri dönüp tebeşir tozlu kürsülerde hesap yapan,
meraklı bir çocuk olmuştu. Gündüzleri ”Uçma Sanatı Mektebi”nin
kubbeli sınıflarında aerodinamik espriler, basınç tabloları ve rüzgâr
üçgenleriyle uğraşıyordu. Akşamüstleri tırmanıp babasının atölyesine iniyor,
ellerini yıkayıp camın kokusuna karışıyordu.
Akşamüstü, babası Hapu’un Nil kıyısındaki cam
atölyesine gider, ona yardım ederdi. Atölye, sıcak fırınların uğultusu ve
eriyen kumun keskin kokusuyla doluydu. Hapu, kum, soda külü ve kireç taşını
1.200°C’de eriterek camı şekillendirirdi. Uzun bir demir çubukla erimiş camı
toplar, onu üfleyerek veya kalıplara dökerdi. Cam soğurken sertleşir, bazen
yamuk şekiller alırdı; Hapu bu kusurlu parçaları hurdaya ayırırdı. Elleri nasırlı,
yüzü terle kaplıydı; her nefesiyle camın kıvrımları belirginleşirdi.
Bir akşam, Şarmaadat okuldaki derslerini babasına
anlatırken camla dolu bir tepsinin başında çalışıyordu. ”Baba,
roketler 100 kilometreye çıkarsa gökyüzünü görebiliriz,” dedi
heyecanla. Hapu, demir çubuğu fırına sokarken gülümsedi. ”Güzel,
oğlum. Ama önce şunu yap. Erimiş camı çubukla al, yavaşça üfle. Ama ne çok sert
ne çok hafif. Cam, hamur gibi şekil alır.” Şarmaadat çubuğu tuttu,
erimiş camı topladı ve titreyen ellerle üflemeye başladı. Cam balon gibi
şişiyor, yumuşakça şekilleniyordu.
Hapu, işin inceliklerini anlattı. ”Bu
geleneksel usül, dedemden öğrendiğim gibi. Kum ve soda külünü karıştırıp
fırında eritiyoruz. 1.200°C’de cam hamuru olur, sonra çubukla çekip üflüyoruz.
Hava soğuturken şekli sabitleniyor. Ama dikkat et, çok hızlı soğutursan çatlar,
çok yavaş bırakırsan sarkar. Sabır gerek.” Şarmaadat, babasının
talimatlarını dinlerken bir yamuk cam parçasını aldı. Güneş ışığını tutunca kum
tanecikleri büyümüş gibi göründü. ”Baba, bu cam garip şeyler
yapıyor!” dedi şaşkınlıkla.
Hapu kaşlarını kaldırdı. ”Sonra oynarsın.
Ama önce şunu bitir, çubuğu çevir, camı kalıba dök, sonra soğumaya bırak.” Şarmaadat,
hurda camları biriktirdi.
Bir gün, yamuk camlardan birini gözüne tutup baktı.
Yerde küçük bir karınca geziyordu. Camı karıncaya yaklaştırınca karıncanın
bacakları, antenleri aniden netleşti. ”Daha küçükleri görebiliyorum!” diye
haykırdı. Güneşin altında elini büyütmeye çalıştığında eli yandı. Koşarak
babasının yanına koşarak gitti.
Hapu, cam atölyesinde yaktığı ateşi harlamaya
çalışıyordu.
Şarmaadat: ”Baba! Bak, bu cam karıncayı
büyüttü hem elimi yaktı!”
Hapu, omuzunun üzerinden oğluna bakıp başını salladı:
“Saçmalama, o cam çöp. İşine bak.”
Şarmaadat: ”Hayır baba! Bak işte! Bir kere
bakmanı istiyorum!”
Hapu: ”Şarmaadat, işim gücüm var. Cam
erirken oyun olmaz.”
Şarmaadat: ”Ne olur… bir kere! Söz
veriyorum bu defa farklı!”
Hapu derin bir iç çekti, ağır adımlarla oğlunun yanına
geldi. ”İnatçı keçi… Ver bakayım şunu.”
Camı eline aldı, gözüne yaklaştırıp yerdeki karıncaya
baktı. Bir anlığına nefesi kesildi.
“Bu” dedi
kısık bir sesle. ”Gerçekten… koca bir yaratık gibi görünüyor!”
Şarmaadat sevinçle zıpladı. ”Gördün mü
baba! Küçücük karınca dev oldu!”
Güneşe doğru kaldırdı. Önce ışık kırıldı, sonra elinde
bir sıcaklık hissetti. Küçük bir yaprak parçasını camın altına tuttu. Camı
biraz daha oynattı. Bir anlık sessizlikten sonra ince bir duman yükseldi,
yaprak büzülüp karardı.
Şarmaadat heyecanla bağırdı:
“Gördün mü baba! Ben yapmadım, cam
yaptı! Hem büyütüyor… hem de yakıyor.”
Hapu’nun gözleri büyümüştü.
“Bu… kusur değilmiş!” dedi
şaşkınlıkla.
Bir an durdu, sonra gözleri pırıldadı.
Hapu: ”Işığı topluyor… ve yakıyor. Güneşi
elimde tutuyorum sanki.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra Hapu’nun yüzünde uzun
süredir görülmeyen bir gülümseme belirdi.
“Şarmaadat… bundan daha büyüğünü,
daha düzgünü yapabiliriz. Bombeli, kusursuz bir cam. Bakalım karınca daha büyük
nasıl görünecek, güneş ışığı daha güçlü yakacak!”
Şarmaadat sevinçle fırının yanına koştu. O an, baba
ile oğul ilk defa işçi ile çırak değil, iki ortak gibi yan yana durmuştu.
Hapu koca körüğü işaret etti.
“Haydi, körüğü çalıştır. Ateşi
harlayalım. Bu defa oynayacak değil, deney yapacağız!”
Şarmaadat sevinçle koştu, körüğün kollarını bütün
gücüyle indirip kaldırdı. Hava akışıyla fırının içindeki ateş kızıl sarıya
döndü, eriyen cam tenceresinden bal köpüğü gibi kabarcıklar yükseldi.
Hapu, demir çubuğu daldırıp ağır ağır çevirdi. Erimiş
cam çubuğun ucunda bal gibi sarktı.
“Bak şimdi, oğlum. Yuvarlak olsun
istiyoruz, bombeli. Kalıbı hazırladın mı?”
Şarmaadat, kilden yaptığı küçük yarım küre kalıplarını
heyecanla gösterdi. ”Hazır baba!”
Hapu, erimiş camı kalıba bıraktı. Kalıbın içinden
sönük bir uğultu yükseldi, cam kabarcık gibi şişip yuvarlaklaştı. Sonra yavaş
yavaş soğuması için kül içine gömdüler.
“Bir tane yetmez,” dedi
Hapu. ”Kusursuzu bulana kadar birkaç tane yapacağız. Birinde hata
olur, ötekinde çatlak çıkar. Ama biri… biri güneşi bıçak gibi kesebilir.”
Saatlerce çalıştılar. Körüğün ritmi, demirin
cızırtısı, camın parlaklığı atölyeyi doldurdu. Şarmaadat’ın alnı terden
ıslanmış, elleri küllere bulanmıştı. Hapu’nun gözlerinde yorgunluk değil,
gençliğindeki heyecan vardı.
Öğleye doğru üç tane cam mercek hazırdı. En kusursuz
görünenini Şarmaadat iki eliyle tutarak dışarı çıkardı. Güneş tepede yakıcı bir
kalkan gibi parlıyordu.
Hapu, yerdeki kuru bir kamış parçasını gösterdi.
“Tut bakalım, görelim işimize
yarıyor mu.”
Şarmaadat merceği kaldırdı, güneş ışığını küçük bir
noktaya topladı. Nokta birkaç kalp atışı içinde beyazladı, ardından kamıştan
duman yükseldi. Birkaç saniye sonra çıtırtıyla tutuştu.
Şarmaadat çığlık attı:
“Yandı! Baba, bak, kendi
ateşimizi yaptık!”
Hapu’nun yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi.
“Hayır, güneşin ateşini küçücük
bir noktaya hapsettik.”
Şarmaadat gözlerini kısarak parlak noktaya baktı.
“Baba… bu sadece ateş için değil.
Küçük şeyleri büyüyor.”
Hapu: ”Haydi, bununla deney yapalım.”
Şarmaadat hemen yere çömeldi. Elini uzatıp bir karınca
yakaladı, ince bir tahta parçasının üstüne koydu.
“Baba, bak! Şuna yakından
bakalım.”
Merceği karıncanın üzerine tuttular. Güneş ışığı taşın
üstünü aydınlatıyordu. Mercekten baktıklarında karıncanın antenleri kocaman
olmuş, tüy gibi ince kılları görünür hale gelmişti.
Şarmaadat heyecanla bağırdı:
“Baba bu karınca deve kadar
büyük! Karıncanın gözleri nokta nokta! Bacaklarında kıllar varmış, ben hiç
bilmiyordum!”
Hapu kaşlarını kaldırdı.
“Demek ki gözle gördüğümüz dünya,
dünyanın tamamı değil. Daha küçük bir dünya varmış içinde.”
Şarmaadat bir sinek yakaladı, dikkatle merceğin altına
koydu. Işığın altında sineğin kanatları gökkuşağı gibi parladı.
“Bak, baba, kanatlarında damarlar
var! Yaprak gibi, aralarında daha küçük damarlar...”
Bir süre sessizce baktılar. Merceği çevirip böceklerin
üstünde gezdirdiler, bir yaprağın damarlarını, taşın üstündeki yosunları
büyütüp incelediler. Her defasında Şarmaadat yeni bir ayrıntı keşfetti:
yaprağın üzerindeki minicik tüyler, sineğin ayaklarındaki pençeler, su içinde
hareketli küçük kıpırtılar…
Şarmaadat nefes nefese fısıldadı:
“Baba, dünyamız göründüğünden çok
daha zengin. Her şeyin içinde başka bir evren var.”
Hapu, oğlunun yüzüne baktı. Gözlerinde kendi
gençliğini gördü.
“Öyleyse,” dedi
yavaşça, ”yarın sen bunu hocana götür. Onlar bunu daha da geliştirmenin
yolunu bulabilir.”
23.2.
Mercekler Üzerinde Bilginlerin Deneyleri
Ertesi sabah Şarmaadat, evinden çıkıp sokakların taş
yollarında koşarak ilerledi. Uçma Sanatı Mektebi’nin kubbeli sınıfına girdi.
Bohçasından özenle sardığı bombeli cam merceği çıkardı ve öğretmeni Tefnut'un
odasına girdi.
Şarmaadat: ”Öğretmenim, bakın!
Babamla atölyede yaptığımız camları getirdim! Hem küçük şeyleri
büyütüyor, hem de güneşin altında ateş çıkarabiliyor."
Tefnut, camları aldı; ”Hmm… Bu söylediğin
şeyleri bu mu yapıyor? Hadi göster.”
Şarmaadat merceği dikkatle tuttu, defterindeki
yazıların üzerinden geçirdi. Öğretmenin gözleri birden açıldı; küçük bir harf
adeta devasa bir harf gibi görünüyordu. Sonra pencereden gelen ışığı bir
papirüse tuttu ve kağıt yanmaya başladı.
Öğretmen, şaşkınlıkla geri çekildi:
Tefnut: ”Bu… inanılmaz! Bir saniye… hemen
başbilgine götüreceğim bunu! Gel benimle.”
Merceği kapıp taşlı merdivenlerden yukarı koştu.
Kapıyı açıp içeri girdiler. Başbilgin, çalışma masasının üzerindeki kâğıt
tomarlarının arasına gömülmüş görünmüyordu. Tefnut ile Şarmaadat masasının
önüne geldi; Enlil-Hotep'in yüzünde yılların ciddiyeti vardı.
Tefnut: "Efendim. Rahatsız ediyoruz
ama bunu görmek isteyeceksiniz. Şarmaadat'ın getirdiği bu camlarda çok ilginç
bir şey gözlemledik."
Başbilgin Enlil-Hotep: ”Gelin bakalım, bu
çocuğun getirdiği camlar nedir?"
Tefnut: "Gözlerimizle göremediğimiz şeyi
nasıl büyütüyor? Ve güneşi odaklayıp ateş çıkarabiliyor?”
Başbilgin merceği eline aldığında gözleri parladı.
Başbilgin: ”Bu… bu mümkün mü? Şarmaadat,
bunu sen mi yaptın?”
Şarmaadat: ”Evet efendim. Babamla birlikte
camı erittik, bombeli ve kusursuz mercekler yaptık.”
Başbilgin derin bir nefes aldı, ellerini çırptı:
Başbilgin: ”Yarın, bütün bilginleri buraya
çağıracağım. Herkes sırayla deney yapacak ve görecek… Bu keşif, gözlem sanatını
değiştirebilir!”
Ertesi gün kayıtlar salonu bahçesinde bilginler
toplandı. Sabah güneşi yükselirken Şarmaadat torbasındaki bütün mercekleri
bilginlerin ellerine verdi. Bilginler birbirleriyle fısıldaşarak sırayla
baktılar:
Bilginler mercekleri sırayla inceledi, ellerinde
çevirip güneşe tuttular. Güneşin ışığını kuru yapraklar üzerinde
odaklayarak ateş yaktılar. Yaprağın damarlarını, tüylerini, karıncaların,
sineklerin, böceklerin ayakları ve antenlerini. su damlası içindeki hareket
eden minik larvaları gözlemlediler. Enlil-Hotep'in gözlerinde hayret,
dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi.
Bilginler mercekleri elden ele geçirirken biri
gülümsedi:
Kadın Bilgin Meritre: ”Bu camlar… şekil
olarak mercimeğe benziyor. ‘Mercimek’ diyelim mi?”
Bilgin Khufu, kaşlarını çattı ve esprili bir
tonla: ”Mercimek mi? Ha ha! Mercimek yemeği ile karıştırırız. Bence
‘mercik’ demeliyiz. Hem gözlemle ilgili, hem de kulağa hoş geliyor.”
Şarmaadat gülümsedi, öğretmenine baktı: ”Öğretmenim,
‘mercek’ desek olur mu?”
Bilgin Tefnut başını salladı: ”Olur isim
hakkı senin. Artık bu cam parçaları sadece büyütmüyor, gözlerimizi yeni
dünyalara açıyor. Adı ‘mercek’ olsun.”
Başbilgin: ”Peki öyle olsun. Artık herkes
‘mercek’ diyecek. Ve göreceğiz ki, küçük bir isimle büyük keşif başlar.”
Bilgin Irsu: ”Hmm… gerçekten detayları
büyütüyor. İlginç! Bu… nasıl mümkün olabilir acaba?”
Bilgin Ptolem: ”Bence gözlerimizden çıkan
ışınlarla ilgili olmalı. Eskiden insanlar, gözlerinden küçük ışınlar çıktığını
ve bununla gördüklerini söylerdi. Bu mercek, göz ışınlarını topluyor ve
büyütüyor olabilir.”
Genç mühendisler birbirine baktı, fısıldaşmalar
başladı:
Genç mühendis Nisaba: ”Hayır, bu
evrenin küçük kopyalarını açığa çıkarıyor. Her yaprak, her karınca kendi içinde
bir mikro evren saklıyor ve mercek onu görünür kılıyor!”
Genç mühendis Şuruppak (gülerek): ”Belki
de tanrılar bunun için göndermiştir. Mercek, güneşi hapsetmiş, ateşi yaratıyor.
Hem büyütüyor hem yakıyor; büyü olmalı!”
Genç mühendis Meskalanduk (ciddi bir
sesle): ”Bence mercekler, güneşin ışığını odaklayıp atomları
harekete geçiriyor. Eski mısırlılar bunu biliyordu belki, ama sırlarını
unuttular.”
Genç mühendis Gılgameş: ”Bu… bir çeşit
ateş makinesi mi?”
Genç mühendis Lugalkeşkokpanda: ”Hayır,
belki de ışığı sıkıştırıp enerji üretiyor. Belki de… küçük güneşler
yaratabiliriz!”
Genç mühendis Eluluhakalanduk, kaşlarını
kaldırdı: ”Ben derim ki, bu bir tür büyü… ama nasıl olur, anlamıyorum.”
Genç mühendis Meşalepanda: ”Belki de
ışık mikroskobik canavarları büyütüyor, bu yüzden ateş çıkıyor!”
Şarmaadat sessizce bekledi, notlarını aldı, sonra
merceklerden birini aldı, ard arda birkaç karıncayı ve sineği merceğin altına
yerleştirdi.
Herkes birbirine bakıp güldü. Enlil-Hotep başını
salladı, gür sesiyle: ”Komik teoriler güzel ama işimizi ilerletmez.
Şarmaadat, başka ne denedin?”
Şarmaadat: ”Bakın… eğer merceği biraz daha
büyütürsek, karınca devleşiyor! Ve sineğin kanatlarını görebiliyoruz. Hepsi
birbirine bağlı… ışığı topluyor ve odaklıyor, ama ateşi kendisi çıkarmıyor,
sadece Güneş'ten gelen ışığı yoğunlaştırıyor!”
Bilginler birbirine bakıp şaşkınlıkla başlarını
salladı.
Başbilgin: ”Demek ki… bir çocuğun gözünden
gelen mercekler, gözlerimizden çıkan ışınlarla değil, ışığı toplama ve odaklama
yöntemiyle çalışıyor!”
Genç Bilgin Eluluhakalanduk (hafif hayal
kırıklığıyla): ”Büyü değilmiş… bilimmiş.”
Genç Bilgin Şuruppak (gülerek): ”Ama
yine de büyücüler şaşırtıcı işler yapıyor gibi görünür!”
Şarmaadat gülümsedi, gözleri parlıyordu.
Şarmaadat: ”Ve eğer merceği ard arda
kullanırsak, ilk merceğin büyüttüğünü ikinci mercek daha da büyütür. Karınca
daha da büyür. Belki böcekleri büyüttüğümüz gibi çok uzak şeyleri, Ay'ı bile
daha büyük görebiliriz!”
Yaşlı bir bilgin, iki merceği yan yana tutarak: ”İki
tane yan yana koyarsak belki yıldızlara bakabiliriz! Belki Ay’ı, belki belki
gezegenleri görebiliriz!”
Başbilgin Enlil-Hotep, ellerini ovuşturup onayladı:
Başbilgin: ”O hâlde… bu mercekler, hem gözlem
hem deney için yeni bir çağ açıyor. Bilginler, yarın atölyelere dönün ve bu
keşfi geliştirin! Üst üste konan merceklerle neler olacak deneyler yapın.
Gündüzleri böcekleri büyütmeye çalışın, geceleri Ay'ı büyütmeye çalışın.”
Şarmaadat: ”Bombeli camlar büyütüyorsa,
belki de çukur mercekler küçültebilir.”
Başbilgin: ”Harika bir çıkarım. Öyleyse
babanla birlikte çukur mercekler de yapın. Hem daha fazla bombeli mercek
gerekecek. Merceklerin maliyetini kayıtlar salonu ödeneğinden ödeyelim.”
Bu sıradan gibi görünen bombeli cam parçaları, daha
önce hiç kimsenin görmediği yeni bir dünyanın kapısını aralıyordu. Ertesi gün
yeniden toplanmak üzere sözleştiler ve her biri eline birer mercek alıp, sabaha
kadar hangi sırları sakladığını çözmek için zihninde sayısız ihtimal kurarak
evine döndü.
23.3.
Bilginlerin Mercek Deneyleri
Bilginler sabahın ilk ışıklarıyla yeniden toplandılar.
Atölyenin geniş avlusu, yan yana dizilmiş masalarla doluydu; üzerlerinde türlü
boylarda bombeli ve çukur cam parçaları.
Gündüzleri, ellerine geçirdikleri en küçük merceklerle
böcekleri, yaprakların damarlarını ve kumaş ipliklerini incelemeye başladılar.
Kimi karıncanın gözlerini seçebildiğini iddia etti, kimi bir arının kanadındaki
damarlara hayran kaldı. İki merceği art arda koymayı deneyenler, görüntünün
daha da büyüdüğünü görüp heyecanla bağırdı. Böylece ”yakıngördürgeç” fikri
doğdu.
Öğleden sonraları ise, uzak kulelerin, gemilerin
direklerinin, dağın yamacındaki keçilerin gözle görülemeyen ayrıntılarını
seçmeye çalıştılar. İki merceği farklı uzaklıklara yerleştirip rastgele
denemeler yapıyorlardı. Kimi mesafe çok uzun olunca görüntü bulanıklaştı, kimi
çok kısa olunca karardı. Haftalarca süren denemeler sonunda, büyük bir merceğin
ışığı topladığını, küçük bir merceğin ise gözüne rahatça ulaştırdığını fark
ettiler. Böylece ”uzakgördürgeç” ortaya çıkmaya
başladı.
Geceleri ise gökyüzü onların en büyük deneme alanıydı.
Ay’a çevrilen her mercek, kraterleri ve ışıklı çizgileri daha net gösteriyor;
kimi bilgin, Ay’ın yüzeyinde denizler olduğuna inanıyor, kimi ormanlar
gördüğünü iddia ediyordu. Büyük mercekler ve uzun tüpler kullanıldıkça görüntü
daha da netleşti. Böylece bilginler, ”yıldızgördürgeç” adını
verdikleri düzeneklerle göklerin sırrına bakmaya koyuldular.
Odak uzaklıklarını ölçmek için mumlar kullandılar.
Merceğin önüne yanan bir mum koyup, karşıya düşen ışığı kağıda çizerek mesafeyi
işaretlediler. Defalarca yanıldılar, defalarca yeniden çizdiler. Ama sabırla
tekrar ettikçe, hangi merceğin ne kadar uzaktan odaklandığını anlamaya
başladılar.
Bilginler günlerce süren denemelerin ardından, sonunda
bazı net görüntüler elde eder. Ay’daki kraterler, Jüpiter’in yanındaki
noktalar, hatta su damlasında kıpırdayan minicik canlılar. Bu haber saraya
ulaşır ve kral, bilginleri hemen huzuruna çağırdı.
23.4
Kralın Huzurunda
Kral tahtında oturmuş, etrafında başbilgin ve ileri
gelenler bekliyordu. Bilginler ellerinde mercekleri, titrek bir heyecanla içeri
girdiler.
Kral: ”Duydum ki, cam parçalarından yeni
bir göz icat etmişsiniz. Bana da gösterin, nedir bu?”
Bir bilgin, yanına getirdikleri uzakgördürgeç ismi
verdikleri uzun tüpü öne çıkardı. Ucundaki büyük mercek ile küçük merceğin
arasından kralın saray avlusundaki kuleyi gösterdiler.
Kral (şaşkınlıkla): ”Kuledeki askerin
zırhındaki nakışı bile görüyorum! Bu, çıplak gözle imkânsızdır. Gözlerimizden
daha iyi gören bir göz yaptınız ha?”
Başbilgin öne atıldı: ”Evet efendim. Bundan
başka yıldızgördürgeç ismi verdiğimiz bir alet daha yaptık, hem gökteki ayı ve
yıldızları inceleyebiliyoruz. Ay’ın yüzeyinde denizler, tepeler seçiliyor. Ve
gökte dolaşan küçük ışıkların aslında kendi yoldaşları olduğunu fark ettik.”
Kral: ”Yani Ay'da dağlar, şehirler olabilir
mi?”
Şarmaadat dayanamayıp söze karıştı: ”Henüz
şehir görmedik efendim… Ama gezegenlerin bazıları küçük aylarla çevrili. Gökte
de bizim gibi başka dünyaların olduğu kesin.”
Bilginler ve Şarmaadat dev mercekli teleskobun ilk
tasarımlarını anlattı. Kral hayranlıkla dinledi, sonra ağır sesiyle sordu:
Kral: ”Demek göklerin gizemini daha
yakından görebileceğiz… Peki başka? Sadece yıldızlara mı bakacaksınız? Daha ne
üstünde çalışıyorsunuz?”
Başbilgin Enlil-Hotep hafifçe öne eğilir, sözü
dikkatle seçerek konuşur: ”Efendimiz, bir başka denememiz daha var.
Henüz tamamlanmamış bir alet. Yıldızgördürgeç gökleri büyütüyorsa… bu diğeri
yerdeki en küçük şeyleri büyütmeyi amaçlıyor.”
Kral kaşlarını kaldırır: ”Küçük şeyleri mi?
Ne kadar küçük? Karıncalar mı, tohumlar mı?”
Şarmaadat öne atılır, heyecanla konuşur: ”Evet
hükümdarım! Karıncaların gözlerini, su damlası içindeki minik canlıları… belki
tohumun içini bile görebiliriz! Ama camlar çok kusurlu, görüntüler bulanık
çıkıyor. Daha çok çalışmalıyız.”
Kral, elini sakalında gezdirir, gülümseyerek: ”Yıldızlardan
daha uzağa, karıncadan daha yakına… İkiniz de aynı anda bakmak istiyorsunuz.
Güzel. O hâlde yıldızgördürgeçi hemen inşa edin. Ve bu diğer alet…
yakıngördürgeç mü demiştiniz?”
Enlil-Hotep: ”Henüz kesin bir adı yok
efendimiz, ama… evet, öyle diyebiliriz.”
Kral: ”O hâlde yakıngördürgeç te bitecek.
Ama bana hazır olmadan getirmeyin. Kusursuz olsun. Ben hem göklerin ihtişamını,
hem de toprağın gizemini görmek isterim.”
Bilginler hep bir ağızdan eğilerek:
Bilginler: ”Emredersiniz efendimiz!”
Salondaki uğultu büyüdü. Kral elini kaldırdı,
sessizlik oldu.
Kral: ”O halde bana daha büyük gözler
yapın! Daha uzakları, daha net görün. Sarayımın avlusunda dev gibi bir
yıldızgördürgeç kurulsun. Gerekirse koca mercekler dökün, gece gündüz çalışın.
Bizim ülkemiz gökleri ilk gören ülke olacak!”
Bilginler yere kapanıp ”Emredersiniz
efendim!” diye karşılık verdi.
23.5.
Dev Teleskop Projesi
Bilginler, saraydan döndükten sonra atölyeye
çekildiler. Dev yıldızgördürgeç için ilk çizimleri masalara serdiler.
Kağıtlarda tüpler, bombeli mercekler ve destek çerçevelerinin ölçüleri vardı.
Her çizgi, her eğri büyük bir titizlikle işlenmişti. Bilginler hep birlikte
Şarmaadat'ı da alıp cam atölyesine gittiler.
Şarmaadat heyecanla babasına döndü: ”Baba,
kral dev bir teleskop emretti. Mercekler çok büyük olacak, ölçüleri burada.
Maliyeti kral karşılayacak ama… biz bunu yapmalıyız.”
Cam ustası Hapu, kaşlarını çatarak çizimleri
inceledi: ”Böylesi imkânsız gibi görünüyor oğlum… Bu büyüklükte cam,
kusursuz ve bombeli… Fırında erittiğimiz camın ağırlığı ve esnekliği…
kırılmadan yapmak çok zor.”
Başbilgin Enlil-Hotep derin bir nefes aldı, sonra
yavaşça gülümsedi: ”Bak, senin tek işin bu olacak artık. Bu dev
teleskopu yapmak. Ama yalnız değilsin. Biz de sana yardım edeceğiz. Yeni
teknikler bulmamız gerekecek, farklı kalıplar, özel cam karışımları… Mükemmel
mercekler çıkarmak zorundayız.”
Hapu, elleriyle başını ovuşturarak cevapladı: ”Daha
önce hiç denenmedi. Bu büyüklükte kusursuz mercek yapmak gerçekten
zor! Yeni teknikler deneme gerek. Belki camı yavaş yavaş soğuturuz, belki
özel çerçevelerle şekil veririz.”
Başbilgin Enlil-Hotep, kaşlarını çatarak fırına
yaklaştı: ”Hapu, eğer yüzeyde en ufak bir hata olursa ışık
dağılıyor, görüntü bulanık çıkacak. Odak uzaklığını doğru tutmak için her
merceğin kusursuz olması şart.”
Bilgin Ptolem, çizimlere göz atarak: ”Belki
mercekleri ard arda yerleştirirken küçük ayarlamalarla odak sorununu
çözebiliriz. Birkaç milimetrelik farklar bile çok şey değiştirir.”
Bilgin Meritre merceği dikkatle çevirip: ”Cam
bu kadar büyük olduğu için önce ağırlığı taşıyacak çerçeveyi nasıl yapacağımızı
planlayalım? Fırından çıkınca kırılmadan sabitlemek gerek.”
Bilgin Tefnut heyecanla sorular yağdırdı: ”Kalıpları
nasıl yapacağız? Önce çizimleri hazırlayalım. Sonra mercekleri sırayla
fırına verelim.”
Şarmaadat heyecanla atıldı: ”Küçük
merceklerde nasıl yaptık, aynısını büyük mercekler için deneyebiliriz!”
Bilgin Irsu kafasını salladı, gözleri parladı: ”O
hâlde hemen başlayalım! Deneyler bizi doğru yola götürecek.”
Böylece atölye, cam tozu, mum ışığı ve kağıt
çizgileriyle dolu bir laboratuvara dönüştü. Bilginler çizimleri tamamlamak için
gittikten sonra Şarmaadat ve babası Hapu başbaşa kaldılar.
Hapu, demir çubuğunu fırının ucuna değdirirken
mırıldandı: ”Unutma oğlum, sabır ve dikkat… Büyük gözler sadece
doğru merceklerle görülebilir. Şimdi inşaat başlasın, yıldızgördürgeç bizim
ellerimizde şekillenecek.”
23.6.
Merceklerin Üretimi
Ertesi gün cam atölyesinde çalışmalar başladı.
Bilginler atölyeye geldiler. İlk denemelerde 1 metrelik bombeli merceği fırına
vermelerini istediler. Her seferinde cam çatlıyor, şekil bozuluyor veya yüzey
kusurları oluşuyordu. Şarmaadat, çaresizce ellerini ovuşturdu:
Şarmaadat: ”Baba! Yine kırıldı… Bu fırın
bir türlü yüzeyi düzgün yapmıyor. Yüzlerce deneme yaptık ama kusursuz
çıkmıyor!”
Hapu, alnını kaşıyarak merceğe baktı: ”Oğlum,
1 metre… bu fırın ve camın sınırlarını zorluyor. Belki de daha makul bir boyla
başlamalıyız.”
Bilgin Irsu, çizimlerin üzerinden parmağıyla işaret
etti: ”Yarım metreyle denemeliyiz. Daha az kırılma riski var ve odak
uzaklığı hâlâ yeterli.”
Başbilgin Enlil-Hotep, derin bir nefes aldı, sonra
kararlı bir şekilde: ”Tamam, yarım metreyle deneyelim. Önce küçük
ama kusursuz olsun. Ondan sonra daha büyüğünü düşünebiliriz.”
Birkaç deneme sonra, yarım metrelik bombeli mercek
sonunda başarıyla fırından çıkarıldı. Hapu, merceği nazikçe eline aldı ve
gülümsedi:
Hapu: ”İşte bu, kusursuz değil mi? Şimdi
dev teleskopun kalbi hazır. Artık ışığı toplayıp yıldızları net görebileceğiz.”
Bilgin Meritre: ”O hâlde… şimdi teleskopun
gövdesini hazırlayalım. Mercek yerleştirilecek, çerçeveler yapılacak. Sabırla,
adım adım… yıldızgördürgeç bizim ellerimizde tamamlanacak.”
Başbilgin Enlil-Hotep gözlerini kısarak merceğe
baktı: ”Yavaş yavaş… artık yıldızgördürgeç çalışacak. Ama bir gün
kral daha büyük görmek isteyecek… o zaman yine denemeler başlayacak.”
Bilginler arasında bir sevinç ve heyecan dalgası
yayıldı. Atölye, mum ışığıyla çizilen odak noktaları, fırından çıkan sıcak cam
parçaları ve bilginlerin tartışmalarıyla adeta bir laboratuvar cümbüşüne
dönmüştü.
23.7. Yıldızgördürgeç’in Montajı ve İlk Keşifler
Atölyede yarım metrelik bombeli mercek hazırdı; şimdi
dev teleskopun gövdesi ve çerçevesi üzerinde çalışılacaktı. Bilginler ve Hapu,
uzun ahşap kirişler, bakır destek halkaları ve çelik vidalarla dev tüpü inşa
etmeye başladılar.
Şarmaadat heyecanla sorular soruyordu: ”Öğretmenim,
mercekleri yerleştirirken odak uzaklığını nasıl ayarlayacağız? Çok küçük bir
hata bile görüntüyü bozabilir.”
Bilgin Tefnut, bir cetvel ve mum ışığında çizilmiş
kağıtları göstererek yanıtladı: ”Bak, önce ışığı kağıt üzerinde
takip ediyoruz. Merceğin önüne mum yerleştirip gölgesini izliyoruz. Kağıda
düşen ışık çizgileri odak noktasını gösteriyor. Tüp içinde mercekleri bu
çizgilere göre sabitleyeceğiz.”
Bilgin Ptolem, elinde iki küçük mercekle deneme
yaparken: ”Birkaç milimetrelik farklar çok şey değiştiriyor. Odak
çizgilerini doğru almazsak yıldızlar bulanık çıkacak. Şimdi sabitleme
halkalarını dikkatle ayarlayalım.”
Meritre, çerçeveye bakarak uyarıda bulundu: ”Destekler
çok sağlam olmalı. Mercek ağır, biraz kayarsa tüm odak bozulur. Her çerçeveyi
sıkıca sabitleyeceğiz.”
Mercekleri bilginler tarafından sırayla yerleştirirken
Şurmaadat heyecanla fısıldadı: ”Büyük mercek tamam… küçük mercek
şimdi… ışığı tam odakta topluyor mu?”
Enlil-Hotep hafifçe gülümseyerek başını salladı: ”Evet,
çok iyi. Şimdi odak noktalarını küçük ayarlamalarla iyileştireceğiz. Bu ayar
haftalar sürebilir, ama sabırla yıldızları net görebileceğiz.”
Günler geçtikçe bilginler mercekleri sıkılaştırdı,
odak uzaklıklarını mum ışığı ve kağıt çizgileriyle ince ayarladı, tüp boyunca
küçük kaymaları düzeltti. Her denemede yıldızgördürgeç biraz daha netleşiyordu.
Ve nihayet, gecenin birinde teleskop hazırdı. Bilginler
ve Şarmaadat sarayın terasına taşıdılar, kralın emriyle dev teleskop
kurulmuştu. Şarmaadat merceği dikkatle ayarladı, bakışını gökyüzüne çevirdi:
Şarmaadat: ”Baba, hocam… ayın üzerinde
kocaman delikleri seçebiliyorum!”
Bilgin Tefnut,: ”Harika. Ama şimdi esas
deneme başlıyor: uzak gezegenler, komşu aylar… ve belki de hiç kimsenin
görmediği detaylar.”
Enlil-Hotep, yıldızgördürgeç’in yanında
dururken: ”Bu teleskop sadece gökyüzünü göstermekle kalmayacak, aynı
zamanda bizim anlayışımızı değiştirecek. Şimdi keşiflere başlayabiliriz.”
Şarmaadat ve bilginler, gece boyunca tüpü gökyüzüne
çevirdiler; ilk keşifler başladı: Ay’ın kraterleri, Jüpiter’in uyduları,
Satürn'ün halkaları ve uzak yıldız kümeleri birer birer netleşiyordu. Mum
ışığıyla çizilmiş odak noktaları ve sayısız deneme, nihayet bir çok ayrıntı
gözle görülebilir hale gelmişti.
23.8.
Kral'ın Yıldızgördürgeç Bağımlılığı
Kral, sarayın en yüksek terasına çıkarak her gece dev
teleskopa bakıyordu. İlk bakışından sonra gözünü teleskoptan ayıramadı.
Gökyüzünde gördüklerinden o kadar büyülenmişti ki, sabaha kadar uyumuyordu.
Kral (hayranlıkla): ”Bu… inanılmaz! Ay’ın
yüzeyindeki kraterleri, dağları… hepsini görebiliyorum! Daha önce kimse böyle
detayları görmemiş olmalı.”
Kral gözlem yaparken astronomlar sessizce yanında
duruyor, not defterini açıp her gözlemini kaydediyor, çizimler yapıyor,
yıldızların yerlerini not ediyordu. Galileo Galilei gibi, kral da her gece
ayrıntılı kayıtlar tutuyordu.
Kral (hevesle): ”Samanyolu… Yıldızlardan
oluşmuş! Ve bakın, Jüpiter’in uyduları… Venüs’ün evreleri… Güneş lekeleri bile…
Bu teleskop bir mucize!”
Enlil-Hotep gülümsedi: ”Efendimiz, teleskop
sadece gökyüzünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda gökbilim anlayışımızı
tamamen değiştiriyor. Artık gezegenler ve yıldızlar hakkında daha doğru
bilgiler edinebileceğiz.”
Kral merceği biraz daha ayarlayarak uzak yıldız
kümelerine odaklandı:
Kral: ”Ve… kuyruklu yıldız! Görebiliyorum,
kuyruğu ışıldıyor. Her gece, her detay… Bu alet bağımlılık yapıyor!”
Şarmaadat babasına fısıldadı: ”Baba, kral
artık teleskopa bağımlı. Her gece gökyüzüne bakmak istiyor. Bu, keşiflerimizi
hızlandıracak, ama… uykusuz kalacak.”
Hapu gülümsedi, başını salladı: ”Oğlum, kralın
ilgisi, bizim en büyük şansımız. Ama biz de dikkat etmeliyiz; teleskop ve
gözlemler için sürekli destek lazım. Her mercek, her ayar önemli. Gece boyunca
çalışacağız.”
Bilgin Ptolem ve Tefnut not defterlerini açarak yıldız
ve gezegen çizimleri yapmaya başladılar. Şarmaadat, teleskoptan gördüklerini
hızlıca kaydediyor, önemli detayları deftere çiziyordu. Her gece yeni bir
keşif, her gece yeni bir heyecan demekti. Her keşif kayıtlar salonu
kütüphanesine arşivlendi.
23.9.
Aynalı Teleskop Fikri
Kral, gözünü teleskoptan ayırmadan nefesini tuttu:
“Daha fazlasını görmek istiyorum…
Mars üzerindeki şehirler… komşu yıldızlar… Daha büyüğünü yapın! Daha büyük
mercekler, daha uzun tüpler! Bu Yıldızgördürgeç ile tüm gökyüzünü gözlerimle
süzmek istiyorum!”
Şarmaadat babasına fısıldadı:
“Baba… kral artık sınır tanımıyor.
Bu teleskopla yetinmeyecek; her gece daha fazlasını isteyecek.”
Hapu alnını kaşıyarak derin bir nefes aldı:
“Oğlum… bu demek oluyor ki, hem
daha büyük mercekler, hem de daha sağlam çerçeveler lazım. Maliyet kral
karşılayacak ama işimiz çok zor olacak. Büyük mercekler kırılıyor, kusursuz
olmuyor.”
Bilgin Meritre araya girdi:
“Gerçekten de, merceğin boyu
büyüdükçe kusurlar da büyüyor. Yüzeydeki küçücük çizik bile yıldızları
dağıtıyor.”
Şarmaadat’ın gözleri parladı:
“O hâlde daha büyük mercek yapamıyorsak,
dev aynalar yapalım! Aynalı teleskop çok daha büyük olabilir. Işığı toplayan
kocaman bir ayna, sonra küçük merceklerle yönlendirilebilir.”
Başbilgin Enlil-Hotep ağır adımlarla öne çıktı:
“Bu… tamamen yeni bir düşünce.
Mercek yerine parlatılmış bir yüzey. Ama dikkatli olunmalı: en ufak eğrilik
görüntüyü çarpıtacaktır. Yine de, bu yol açılırsa sınırları aşabiliriz.”
Bilgin Ptolem ellerini heyecanla ovuşturdu:
“Aynalar mercekler kadar ağır
olmayabilir. Parlatılmış bakır ya da özel cam kullanabiliriz. Böylece çok daha
geniş yüzeylerden ışık toplayabiliriz.”
Enlil-Hotep bilginlere dönerek gür bir sesle konuştu:
“Hazırlanın! Bu dev aynalı
teleskop sadece gözlem aleti değil; bir meydan okuma olacak. Kusursuz aynalar,
doğru eğrilik ve titizlikle yerleştirilmiş odak noktası olmadan kralı tatmin
edemeyiz. Her birimiz görev başına!”
Böylece Yıldızgördürgeç kralın gözünde hem bir eğlence
hem de bir bilim aleti olmuştu. Sarayda artık her gece gökyüzü şöleni
yaşanıyor, kraliyet astronomları ve Şarmaadat teleskopun sırlarını
derinleştirmeye devam ediyorlardı.
...
23.10.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara: "Neden Şarmaadat’ın babası
önce ona inanmadı?"
Nil-7: "Çünkü Sahara, insanlar bazen
alıştıkları düzenin dışında bir şey gördüklerinde, onu önce “hata” sanır. Camın
bombeli olması onun gözünde kusurdu. Oysa gerçek keşifler çoğu zaman “kusur”
gibi görünür."
Sahara: "Peki ya karıncayı kocaman
gördüklerinde çok korkmadılar mı? Ben olsam biraz ürkerdim…"
Nil-7: "Korku, keşfin kapısındaki ilk
bekçidir. Ama merak, o kapıyı açan anahtardır. Onlar korkunun üstüne merak
koymayı seçtiler."
Sahara: "Yani… mercekleri yapmasalardı
yıldızlara bakamaz mıydık?"
Nil-7: "Doğru. Bir cam parçasını
küçümsemek, gökyüzünü kaçırmak demektir. Şarmaadat’ın inadı sayesinde, insanlık
yıldızlara yeni bir göz kazandı."
Sahara: "Yani… mercekleri yapmasalardı
yıldızlara bakamaz mıydık?"
Nil-7: "Doğru. Bir cam parçasını
küçümsemek, gökyüzünü kaçırmak demektir. Şarmaadat’ın inadı sayesinde, insanlık
yıldızlara yeni bir göz kazandı."
Sahara: "Nil-7, senin gözlerin de
mercek mi?"
Nil-7: "Evet Sahara. Benim gözlerimde,
milyonlarca küçük mercek var. Senin bakışındaki ışığı topluyorlar. Ama bil ki,
en büyük mercek kalbindir."
Sahara: "O zaman kalbimle bakarsam,
her şeyi daha güzel görebilirim, değil mi?"
Nil-7: "Evet küçük dostum. Ve unutma…
bazen bir karınca büyüdüğünde, bütün evreni görmeyi öğrenirsin."
24.1.
Kumaş Tüccarının Yolculuğu
Delft şehri, kuzeyin gri sabahı altında uykudan yeni
uyanıyordu. Taş sokaklarda sis ağır ağır yayılıyor, kanallardan yükselen buğu
sabah ışığını yutuyordu. Rüzgâr, kumaş balyalarının arasından eserek tuzlu
deniz kokusunu şehre taşıyordu.
Genç Leeuwenhoek, elinde sıkıca sardığı
kumaş tomarlarını tutuyordu. Babası Willem, kapının eşiğinde durmuş, yüzündeki
çizgileri daha da derinleştiren bir ciddiyetle konuştu:
“Oğlum… bu kumaşlar bizim
ekmeğimizdir. İskenderiye’de pazara çıkaracaksın, altınlarını alıp geri
döneceksin. Sakın unutma; ticaret işidir bu, macera arama. Kumaşları sat ve
geri dön.”
Leeuwenhoek başını salladı ama gözlerinde başka bir
parıltı vardı. İçinde tarif edemediği bir merak yanıyordu. Babasının sözleri,
kulaklarında ağır bir yemin gibi çınlasa da kalbi ufkun ötesini arıyordu.
Liman kalabalıktı. Gemiciler halatları çekiyor,
fıçıları güverteye taşıyor, martılar gökyüzünde çığlık çığlığa dönüyordu. ”Hollanda’nın
Şansı” adındaki büyük yelkenli, Akdeniz yolculuğuna hazırdı. Geminin
direkleri sisin içinde dev bir orman gibi yükseliyordu.
Leeuwenhoek, kumaşlarını sandıklara yüklettikten sonra
güverteye çıktı. Babası son kez elini omzuna koydu:
“Unutma Leeuwenhoek, sen bir tüccarsın, kâşif değil.
Kumaşları sat, paranı al, geri dön.”
Genç tüccar başıyla onayladı ama gözlerini ufuktan
ayıramadı. Yelkenler rüzgârla şişti, gemi ağır ağır hareket etti. Liman,
Delft’in sisli çatılarının arkasında küçülürken Leeuwenhoek’un kalbinde yeni
bir sayfa açılıyordu.
Günler geçti. Kuzey Denizi’nin hırçın dalgaları,
fırtınaların çığlığı, yağmurun amansız kamçısı… Gemiciler direklere tırmanıyor,
halatlar gıcırdayarak geriliyordu. Leeuwenhoek, gece yarısı güvertede gökyüzünü
seyrederken yıldızların hiç bu kadar parlak görünmediğini fark etti. Her
parıltı, uzak diyarlara çağıran bir işaret gibiydi.
Sonunda Akdeniz’e indiler. Sular daha sakin, gökyüzü
daha berraktı. Kokular değişti: zeytin, incir, baharat… Akdeniz’in sıcak
rüzgârı yüzünü okşarken Leeuwenhoek, yolculuğun sadece ticaret olmayacağını
sezdi.
Ve bir sabah, ufukta görkemli bir şehir belirdi: İskenderiye.
Yüzlerce geminin yanaştığı liman, göğe yükselen sütunlar, mozaiklerle süslü
binalar ve pazarların gürültüsü… Doğunun ve Batının kalbi burada atıyordu.
Leeuwenhoek, kumaş sandıklarını gemiden indirdi. Deve
kervanları hazır bekliyordu. Giza’ya doğru yola çıkacaktı. Çölün sonsuz kumları
batıdan uzanırken önünden nil nehrinin kokuları geliyordu.
O an Leeuwenhoek içinden fısıldadı:
“Belki de kaderim burada
yazılıdır.”
Çölde yıldızların altında ilk gece, kumaş balyalarının
üzerine uzandı. Gökyüzüne baktı: milyonlarca yıldız, sonsuz bir deniz gibi
akıyordu. Delft’te babasının sesi hâlâ kulaklarındaydı, ama kalbi başka bir
yere aitmiş gibi çarpıyordu.
24.2.
Afrika Olimpiyatları ve Kemet Teknoloji Fuarı
Leeuwenhoek’in kervanı Giza’ya vardığında onu bekleyen
manzara nefesini kesti. Ufukta, dev bir roket dikiliydi: bronz kaplamalı
rampalar, dev su çarkları, rüzgârla dönen pervaneler… Kemet halkı, yüzyıllar
boyunca taşlara değil bilime yatırım yapmıştı. Artık dünyanın dört bir yanından
gelen insanlar bu şehre “icatların başkenti” diyordu.
Şehrin girişinde büyük pankartlar asılıydı: ”Afrika
Olimpiyatları Başlıyor!”
Her sokak müzik, şarkı ve tezahüratla çınlıyordu.
Leeuwenhoek, kumaş sandıklarını bir pazar yerine
indirdi. Çevresi kalabalıkla doluydu:
Bir yanda nehir kıyısında timsah yakalama yarışları,
seyircilerin nefesini tutarak izlediği bir mücadele…
Başka bir yanda hızlı koşucular, tozlu pistte çıplak
ayaklarıyla şimşek gibi süzülüyorlardı.
Atların boyalı eyerlerle süslendiği yarışlar, kılıç
dansları ve şarkı söyleme turnuvaları arenaları dolduruyordu.
Ama en büyük merak, gökyüzünde yaşanıyordu. Halk,
elleriyle güneşi siper ederek başlarını kaldırıyordu. Dev bir uçurtma, insan
taşıyordu! Kanatları kuş tüyleriyle güçlendirilmiş planörler, Nil kıyısındaki
tepelerden kendini gökyüzüne bırakıyor, kalabalık çığlık çığlığa alkışlıyordu.
Bir başka yarışmada, içi sıcak hava ile dolu balonlar göğe yükseliyordu;
iplerle tutulan sepetlerin içinde cesur yolcular vardı.
Leeuwenhoek’in müşterileri kumaş tomarlarını elden
geçirirken gözleri sürekli sahnelere kayıyordu. Kalabalığın coşkusu, Nil
kıyısına yayılan davul sesleriyle birleşmişti. Kumaşlarını iyi fiyatlara
satabiliyordu, çünkü panayırdan çok daha büyük bir kalabalık bir aradaydı.
Derken borular çalındı. Şehrin merkezinde toplanan
halk, ”Kemet Teknoloji Fuarı Başlıyor!” diye haykırıyordu.
Olimpiyatlardan sonra herkesin beklediği en büyük etkinlik buydu.
Dev meydanda çadırlar ve stantlar kurulmuştu.
Bir çadırda, su gücüyle dönen yeni çarklar
gösteriliyordu.
Başka bir yerde, bakır kabloların içinden elektrik
geçiriliyor, kalabalık "en hızlı dönen motor” diye
alkışlıyordu.
En uzak köşede ise atsız arabalar vardı: Cinat,
Buharat, Barutat, Rüzgârat, Petrolat, Güneşat, Yayat, Suat. İsimlerindeki
güçlerle hareket eden araçlar.
Ama Leeuwenhoek’in dikkatini en çok çeken, güneş
battıktan sonra göğe doğru çevrilmiş dev tüpler oldu. İnsanlar sıraya girmiş,
bu aletlerle Ay’ın yüzeyine bakıyordu. Fısıldaşmalar kulağına geldi:
“Kraterleri görüyor musun?”
“Bak, ışığın gölgesinde dağlar var!”
Leeuwenhoek’in kalbi hızla çarpmaya başladı.
Kumaşlarını satmaya gelmişti ama gözlerini bu yeni icatlardan ayıramıyordu. Bir
tüccarın gözleri değil, bir kâşifin ruhu vardı onda.
Ticaret için gelmişti, ama kaderi onu bilimin içine
çekmeye başlamıştı.
24.3.
Atsız Araba Yarışı
Arenayı dolduran on binlerce kişi nefesini tutmuştu.
Kuru, sıcak bir rüzgâr, kalabalığın fısıltısını taşıyordu. Davulların tok sesi,
bir savaşın ritmi gibi gümbürdüyor, borular keskin ve tiz çığlıklar atıyordu.
Leeuwenhoek, gözlerini kırpmadan, bu koca makine ve icatların arasındaki kaosu
izliyordu. Her patlama, her homurtu, içindeki kaşif ruhunu alevlendiriyordu.
Bir anda büyük gong, tüm sesleri yutan sağır edici bir
gürültüyle çaldı.
Bir görevli, yükseltilmiş bir platformdan, yankılanan
güçlü sesiyle kalabalığa seslendi: “Ey Kemet halkı! Bugün atların değil,
bilimin günü! Bugün kasların değil, zekânın yarışı başlıyor! İşte karşınızda
tarihin ilk atsız arabalarının yarışı!”
Kalabalık alkış ve tezahüratlarla coştu. Görevli, her
bir aracı birer efsanevi canavar gibi tanıttı:
“Cinat! Elektriğin gizemli gücüyle dönen tekerlekler! Gürültüsüz,
ama ölümcül bir yılan gibi kayıyor!”
“Buharat! Kaynayan suyun nefesiyle ileri
atılan, duman püskürten dev kazanlı araba!”
“Barutat! Ateşin ve patlayışın kudretiyle
fırlayan çelik kaplan! Her patlaması bir zafer çığlığı!”
“Rüzgarat! Gökyüzünün rüzgarını
yakalayan bir çöl şahini gibi süzülen yelkenli hız makinesi!”
“Petrolat! Karanlık yağların ateşiyle
homurdanan metalden bir aslan!”
“Güneşat! Altın disklerle ışığın kendisini
süren mucizevi buluş!”
“Yayat! Yayların gerilimiyle zıplayarak
ilerleyen kumun üzerinde dans eden tuhaf koşucu!”
“Suat! Suyun ağırlığını tekerleklere
taşıyan kararlı ve sabırlı dev kule!”
Kalabalık her isimde ayağa fırlıyor, sevinç çığlıkları
göğe yükseliyordu. Kral Karmen, diğer kralların yanından kalktı, elini havaya
kaldırdı. Sesi arenanın her köşesinde yankılandı:
“Bugün tarihe tanıklık edeceksiniz! En hızlı olan,
yalnızca şöhreti değil, geleceği de kazanacak! Yarış başlasın!”
Ardından gong yeniden çaldı. Yedi araba, bir anda
ileri atıldı. Tekerlekler kumları savurdu, motorların homurtusu, buharın
hırıltısı, barutun patlaması, yelkenlerin şakırtısı arenayı doldurdu. Meydanı
anında toz, duman ve metalik yağ kokusu kapladı. Seyirciler çığlıklarla ayağa
fırladı.
Ama sekizinci araba kıpırdamıyordu: Petrolat.
Nabu-Ser, direksiyonun arkasında öfkeyle kollarını
sallıyor, motoru çalıştırmaya çalışıyordu. Motor homurdanıyor ama inatla ateş
almıyordu. Halk arasında mırıltılar yükseldi, fısıltılar alaycı bir fısıltıya
dönüştü::
“Petrolat bozuldu mu?”
“Daha yarış başlamadan kaybetti!”
Nabu-Ser’in alnından ter damlıyordu. Motoru kontrol
ederken elleri yağ içinde kalmıştı. Dudaklarından öfkeyle fısıldadı:
“Haydi… çalış! Ateşlen!”
Önde ise Barutat, patlama üstüne
patlamayla herkesi korkutarak pistin liderliğini aldı. Buharat arkasında
güvenle ilerliyor, buharı rüzgâra savuruyordu. Rüzgârat yelkenlerini
rüzgârla doldurarak, kumun üzerinde hafif bir kuş gibi süzülüyordu. Cinat,
elektrik cızırtılarıyla istikrarlı ilerlerken, Güneşat güneş
ışığını emerek pistin ortasında hızlanıyordu. Yayat ani
sıçramalarla rakiplerini şaşırtıyor, Suat ise ağır ama kararlı
adımlarla su damlalarını pist boyunca savuruyordu.
Tam o sırada… Petrolat birden hayata
döndü!
Motor, gürleyen bir aslan gibi kükredi. Halktan
duyulan mırıldanmalar, coşkulu bir çığlığa dönüştü. Nabu-Ser’in yüzünde vahşi
bir gülümseme belirdi. Geç kaldığı için en sona düşmüştü ama gözlerinde ateşe
dönen bir hırs vardı.
“Şimdi görün gücümü!” diye
bağırdı.
Petrolat, devasa bir ivmeyle ileri fırladı.
Tekerleklerinden fırlayan kum bulutları tribünleri kapladı. Arka arkaya
rakiplerini geçiyordu. İlk turda Suat’ı, sonra Yayat’ı solladı. İkinci turda
Güneşat’ı ve Cinat’ı geride bıraktı. Buhar bulutlarının içinden fırladı,
Buharat’ı da geçti. Halk artık nefesini tutmuştu.
Son tura girildiğinde liderlik Barutat ile Rüzgârat arasındaydı.
Barutat her patlamada öne fırlıyor ama savruluyordu; Rüzgârat yelkenlerini
rüzgârla doldurmuş, hafif ve zarif ilerliyordu.
Derken… Petrolat sahneye çıktı. Motorunun uğultusu,
gök gürültüsünü bastırıyordu. Kum fırtınası gibi yanlarından geçti.
Son düzlüğe geldiklerinde üç araba yanyana
girdi: Barutat, Rüzgârat ve Petrolat.
Virajda felaket geldi. Suat, ağır su
deposunun dengesini kaybetti. Virajı dönerken gürültülü bir çatırtıyla yan
yattı ve devasa su kütlesi piste boşaldı. Seyirciler çığlık çığlığa geri kaçtı.
Arabalar kaygan zeminde yalpalayarak suyun üzerinden geçti. Ama Uruk-Ka'nın
arabası pistin kenarında devrilmiş bir heykel gibi hareketsiz kalmıştı.
Yarış devam ediyordu. Rüzgârat, ince ve
zarif yelkenlerini rüzgârla doldurmuş, yeniden hız kazanmıştı. Halk onun hafif
dansına büyülenmişti ki… pistin kenarındaki hurma ağaçlarından birinin dalı
yelkeni yakaladı. Kumaş kulak tırmalayan bir sesle yırtıldı, parçalandı.
Rüzgârat yalpaladı, hızını kaybetti. Irsu direksiyon başında
çırpınıyordu ama çaresizce geride kaldı.
Önde Barutat ise çılgınca
ilerliyordu. Her patlama arabayı ileri fırlatıyor, her patlamada
kalabalık ”Ooooh!” diye bağırıyordu. Ama Sekhdukar’ın
gözleri çılgınlıkla parlıyordu. ”Daha güçlü! Daha hızlı!” diye
bağırdı, yeni bir barut torbasını motora boşalttı.
Sonra en dramatik an Barutat’la geldi. Patlamalardan
biri kontrolü aştı. Barutat’ın gövdesinin yanından alevler ejderhanın
nefesi gibi fışkırdı. Seyircilerden bir çığlık yükseldi. Sekhdukar, yanan
arabadan kendini can havliyle son anda dışarı attı, birkaç takla atarak tozun
içinde yuvarlandı. Bir an herkes sustu…
Tam o sırada Barutat bir kayaya çarptı. Ve
ardından: BOOOOOM! dev bir patlamayla infilak etti. Gökyüzüne
dev bir ateş topu yükseldi. Alev sütunu arenayı sarsarken, seyirciler dehşetle
bağırdı. Kızgın hava dalgası seyircilerin saçlarını savurdu, çocuklar korkuyla
annelerinin kucağına saklandı.
Enlil-Hotep bastonuna yaslanarak, ”Bu… aklın
cesaretle birleştiği anın bedeli,” diye mırıldandı.
Toz duman içinde sadece birkaç araba kalmıştı: Cinat,
titreyerek ama istikrarlı ilerliyordu. Buharat, sisler saçan
gövdesiyle ağır adımlarla yürüyordu. Güneşat, aynalarını ışığa
çevirmiş pırıl pırıl parlıyordu. Ve en arkadan gelen Petrolat,
motorunun kükreyişiyle bütün bu kaosun arasından bir mızrak gibi yaklaşıyordu.
Son düzlükte, halk ayağa kalktı. Tüm bu kaosun
ortasında, geriden başlayan Nebuser ve Petrolat yavaş yavaş öne çıkıyordu.
Gözleri ileriye kilitlenmişti.
Son tura girildiğinde kalabalık artık sadece
Petrolat’ı konuşuyordu. Rakiplerin çoğu geride kalmış, pist bir savaş alanına
dönmüştü. Nebuser son düzlükte gazı kökledi. Petrolat, gürleyen bir yıldırım
gibi öne fırladı. Rakiplerini birer birer geçti.
Ve işte son çizgi! Petrolat’ın tekerlek izleri kumları
alev alev savururken, Nebuser birinciliği aldı. Tribünlerden kulakları sağır
eden bir çığlık yükseldi. Kral ayağa kalktı, gözleri parlıyordu:
“İşte geleceğin atsız arabası!” diye haykırdı.
Nabu-Ser, bitiş çizgisini geçtiğinde, zaferin
sarhoşluğuyla direksiyondan elini çekti ve bitkin bir halde sırtını koltuğa
yasladı. Etrafındaki toz bulutu dağıldığında, arenanın savaş alanına döndüğünü
gördü. Yıkık, devrilmiş arabalar ve dumanı tüten enkazlar… O ise, bu kaosun
içinden sapasağlam çıkmış tek kişiydi. Yüzünde, tüm bu çılgınlığa rağmen,
zaferin huzurlu tebessümü vardı.
Görevliler koşarak yanına geldi, onu yavaşça platforma
doğru yönlendirdiler. Vücudu yorgunluktan titriyordu. Kalabalık
Petrolat’ın adını haykırıyor, arenayı gök gürültüsü gibi titretiyordu.
Kral Karmen, pırıl pırıl parlayan, altın bir
platformda onu bekliyordu. Üzerinde işlemeli bir pelerin vardı, gözleri ateşti.
Nabu-Ser, ağır adımlarla platforma çıktı. Halkın coşkulu tezahüratları bir an
bile dinmiyordu.
Kral Karmen, Nabu-Ser’in karşısına geçti. Boyu uzun,
omuzları genişti. Yüzünde, bilimin ve aklın zaferine duyduğu saygı okunuyordu.
Elini, Nabu-Ser’in omzuna koydu. ”Sen… Kemet’in geleceğini bize
getirdin,” dedi. Altın bir taç şeklinde yapılmış, üzerinde araba
tekerlekleri figürleri olan, parlayan bir nesneye uzattı.
Ardından tekrar alkışlar koptu. Bu kez, Nabu-Ser’in
adını haykırıyorlardı. PETROLAT! PETROLAT! Bu sadece bir
arabanın adı değil, yeni bir dönemin, yeni bir çağın adı olmuştu. Nabu-Ser,
yüzündeki huzurlu gülümsemeyle kalabalığa baktı. Yarış bitmişti, ama asıl
yolculuk yeni başlıyordu.
Leeuwenhoek, bu devrimci yarış arenasında, kendi
kaderini yeniden yazmak istediğini fark etti. Kumaş tüccarı olarak geldiği
Kemet’te bilimin ve keşfin bir parçası olma arzusuyla dolmuştu.
24.4. Kadın
Bilgin Meritre ve İlk İnsanlı Roket
Akşam güneşi Giza Platosu’nu altın rengine boyarken,
Meritre evinde ailesiyle yemek masasında oturuyordu. Çocukları, babalarının ve
annelerinin yüzündeki ciddiyeti fark etmiş, merak dolu gözlerle ona bakıyordu.
“Anne,” dedi
küçük kızı, çatalıyla yemeğinin parçasını oynatarak, ”Dünya düz mü,
yuvarlak mı?”
Meritre gözlerini tabağından çekip çocuklarına
bakarken kalbi burkuldu. ”Bilmiyoruz henüz,” diye
yanıtladı sessizce. ”Yarın, Afrika olimpiyatlarının son gününde dev
roketi fırlatacağız. Dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğunu belki bir tavuk
görecek. Ama biz… biz hâlâ bilemeyeceğiz.”
Küçük kızı sordu. ”Dünyanın düz mü,
yuvarlak mı olduğu roketin çıktığı yerden görülebilir mi?”
Meritre derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı. ”100
km yüksekten Nil’in başladığı yer görülmüyorsa, ufkun altında kayboluyorsa,
dünya yuvarlaktır. Eğer Güney Afrika'nın okyanusu görülüyorsa Dünya düzdür.”
O gece Meritre çocuklarını yataklarına yatırdı. Onlara
hikâyeler anlattı, ama gözlerinden süzülen bir damla, hem endişesini hem de
kararlılığını gösteriyordu.
Meritre eşine kararını açıkladı. ”Kararımı
verdim. Yarın o rokete tavuğu değil, kendimi bağlayacağım.”
“Meritre! Bunu yapamazsın!
Kendini riske atıyorsun! Çocuklarımız var, sen bir kadınsın ve bu… bu
çılgınlık!”
Meritre soğukkanlı ama kararlı bir şekilde karşısına
dikildi. ”Dinle beni… Ben bir bilginim. İnsanlık, bilgiyi öğrenmeye
değer verdiğinde yükselir. Eğer bu fırsatı kaçırırsak, bir tavuk bile Nil’in
başladığını görecekken biz hâlâ bilmiyor olacağız!”
Evde yemek masasında başlayan tartışma, hızla
sertleşmişti. Kocası ellerini sinirle masaya vurdu bağırarak karşılık
verdi: ”Ama sen… sen… bir insanın yapabileceği en riskli şeyi
yapıyorsun! Daha önce hiç denenmemiş dev bir rokete binmek… bunun düzgün
çalışacağının hiçbir garantisi yok!”
Meritre derin bir nefes aldı, gözlerinde hem üzüntü
hem kararlılık vardı. Konuşması yavaşça, ama etkileyici bir ağırlıkla
ağırlaştı:
“Öğrenecek olduğumuz bilginin
büyüklüğünü düşün. Hayatımızın ne anlamı kalır ki… Henüz bilinmesi gereken
bilgiyle karşılaştırıldığında, kendi küçük hayatımızın önemi ne ki? Bu
fedakarlığı yapmazsak, keşfi ilerletemeyiz, bilimin sınırlarını daha da öteye
taşıyamayız. Evren… evren bizim hayal ettiğimizden çok daha garip ve
olağanüstü. Ben bunu görebilirim. İnsanlık için… bilgi için… bunu yapmalıyım.”
Kocası gözlerini yaşlarla doldurdu. ”Ama…
seni kaybedersem… çocuklar…”
Meritre yumuşayarak, ama hâlâ kararlı:
“Biliyorum… ama eğer bir adım
atmadan beklersek, hiçbir şey öğrenemeyiz. Cesaret ve akıl birleşirse insanlık
yükselecek. Nil’in başladığını görebileceğim… ve belki de, evrenin sırlarını,
daha önce kimsenin göremediği gizemlerini anlayabileceğim.”
Kocası durdu, sessizlik ağır bastı. Sonra Meritre’nin
gözlerine bakıp başını yavaşça salladı. ”O zaman… git… ama geri
döneceğine söz ver.”
Meritre gülümsedi, gözyaşlarını silerek: ”Söz
veriyorum… İnsanlığın en değerli bilgisiyle döneceğim.”
24.5.
Roket Hazırlıkları ve Meritre’nin Kararı
Afrika Olimpiyatları’nın son günüydü. Giza Platosu’nun
üzerinde devasa roket, göğe yükselen bir obelisk gibi dimdik duruyordu. Tunçtan
kaplamalar, alüminyum yakıt tankları ve bakır bağlantılar, sabah güneşiyle
parlıyordu. Etrafta bilginler, mühendisler ve işçiler telaşla koşuşturuyor;
halatlar geriliyor, valfler sıkılıyor, ölçüm aletleri kontrol ediliyordu.
Başbilgin Enlil-Hotep kalın parşömenler ve hesap
tablolarıyla tüpün yanına geldi:
“Yakıt basıncı sabit, hava akışı
doğru… Eğer bir aksilik olmazsa, roket 100 kilometreyi geçecek.”
Diğer bilgin Tefnut, elinde küçük bir kafesle
yaklaştı. İçinde bir tavuk vardı, meraklı gözlerle etrafına bakıyordu.
“Bu hayvan uzayda yaşanabildiğini
gösterecek. Basınç ve sıcaklık değerlerini öğrenmemiz için en güvenli yol bu.”
Meritre öne çıktı, sesi sert ama sakindi:
“Hayır. O rokete bir tavuk değil,
ben bineceğim.”
Tefnut’un yüzü bembeyaz kesildi. ”Delirdin
mi? Bu roket dev bir ateş mızrağı! Bir insanın dayanabileceğini nereden
biliyoruz?”
Meritre dik durdu, gözleri kararlıydı:
“Biliyoruz çünkü denemek
zorundayız. Eğer Nil’in kaynağını görürsem, dünya düz mü yuvarlak mı sorusuna
yanıt vereceğiz. Eğer yapmazsak, insanlığın en büyük sorusu hâlâ cevapsız
kalacak. Bir tavuk bilmeyecek, biz bilemeyeceğiz.”
Bilgin Nabu-Ser öne atıldı: ”Ama Meritre,
bu sadece tehlike değil… ölüm demek olabilir.”
Meritre’nin sesi titremedi:
“Eğer bilgi uğruna ölmek
gerekirse, buna değer. Öğreneceğimiz bilginin büyüklüğünü düşünün!
Hayatlarımızın ötesinde bir anlam taşıyor.”
Bilginler birbiriyle fısıldaşmaya başladı. Kimi başını
sallıyor, kimi korkuyla geri çekiliyordu. Sonunda Başbilgin Enlil-Hotep, ağır
bir sesle konuştu:
“Böyle bir karar, yalnızca kralın
izniyle alınabilir. Ona çıkalım.”
24.6.
Kralın'ın İzni
Kral dev salonun ortasında tahtında oturuyordu.
Meritre, bilginlerle birlikte huzura çıktı. Salonda bir uğultu vardı; herkes
merakla ne konuşulacağını bekliyordu.
Enlil-Hotep öne çıkarak:
“Büyük Kral'ım, ilk roket
fırlatmamız için her şey hazır. Geleneksel olarak bir hayvan göndermeyi
planlamıştık… fakat Bilgin Meritre, kendisi çıkmakta ısrarcı.”
Kral’ın kaşları çatıldı. ”Bir kadın mı? Hem
de bir anne? Bu… bu çılgınlık değil mi?”
Meritre başını eğdi, sonra gözlerini doğrudan kralın
gözlerine dikti.
“Efendim. Bir tavuğun gördüğüyle
insanlığın gördüğü aynı olabilir mi? Bir insanın gözleriyle görüp kalemiyle
yazacağı her şey tarihe geçer. Nil’in kaynağını ben görebilirim. Eğer ufukta
kayboluyorsa, dünya yuvarlaktır. Eğer güney okyanusu görünüyorsa, kesinlikle
düzdür. Bu bilgi, hepimizin kaderini değiştirecek.”
Kral sessizce düşündü, sonra sordu:
“Hayatını feda etmeye hazır
mısın?”
Meritre ileri atıldı, sesi meydan okuyordu:
“Öğreneceğimiz bilginin
büyüklüğünü bir düşünün. Kendi hayatımızın anlamı, bilmemiz gerekenlerin
yanında ne ki? Bu fedakârlığı yapmazsak, keşfi ilerletemeyiz, bilimin
sınırlarını daha da öteye taşıyamayız. Evren, hayal ettiğimizden çok daha garip
ve olağanüstü. Ben bunu görüyorum. Eğer birileri bu adımı atmazsa,
insanlık daha uzun yıllar cehaletin içinde kalacak. Ben bu adımı atmaya
hazırım.”
Salonda sessizlik çöktü. Herkes kralın kararını
bekliyordu. Sonunda kral tahtından kalktı, ağır adımlarla Meritre’nin yanına
geldi.
“Senin cesaretin, kahramanların
cesaretiyle yarışıyor. Peki öyle olsun… İlk göğe çıkan insan bir kadın olacak.”
Kalabalıktan hayret dolu bir uğultu yükseldi. Kimi
gözyaşı döktü, kimi hayranlıkla başını salladı. Meritre gözleri parlayarak
rokete doğru yürüdü.
Ve o an, tarihin akışı değişti.
24.7.
Rokete Biniş
Güneş, yükselirken roketin gölgesi Giza Platosu’na dev
bir mızrak gibi düşüyordu. Kalabalık sessizdi; yalnızca rüzgârın uğultusu ve
metalin arada sırada çıkardığı gıcırtılar duyuluyordu.
Meritre ağır adımlarla rampaya doğru yürüdü. Her
adımı, sanki yüzlerce yıllık geleneği ve korkuyu çiğniyor gibiydi. Bilginler
ona yetişti, telaşla fısıldaşarak etrafını sardılar.
Tefnut’un sesi çatallandı:
“Meritre, dur! İçeride hava basıncı
düşerse… kapsül hava sızdırırsa ciğerlerin parçalanabilir! Basınç tulumu
yok.”
Meritre durdu, gözlerini kalabalığa çevirdi.
“Eğer bilginin peşinde ölmek
gerekiyorsa, bu benim görevim. Tavuk nasıl korumasız gidecekse ben de öyle
gideceğim. Yaşamak, bazen öğrenmekten daha küçük bir şeydir.”
Kalabalık uğuldadı. Birkaç işçi gözyaşlarını sildi,
kimi ellerini semaya kaldırıp dua etti.
Başbilgin Enlil-Hotep, titreyen elleriyle parşömenleri
göğsüne bastırdı:
“Eğer bu görevde ölürsen… seni
bilimin ilk şehidi olarak yazacağız. Ama hayatta kalırsan, tüm insanlık senin
adını asla unutmayacak.”
Meritre başını salladı, dudaklarında ince bir
gülümseme vardı.
“Benim adım değil, gördüğüm şey
önemli. Dünya düz mü, yuvarlak mı… işte gerçek mesele bu.”
İşçiler rampanın halatlarını çekti, tırmanış merdiveni
açıldı. Meritre, tunç basamaklardan yukarı çıkarken kalabalık nefesini tuttu.
Rüzgâr eteğini savurdu; güneş ışığında altın gibi parlayan saçları, bir
anlığına ateşten bir taç gibi göründü.
Roketin kapak halkası açıldı. İçeride dar, bakır
kaplamalı bir oturma haznesi vardı. Ne yastık ne kemer… sadece tahtadan bir
koltuk ve bronzdan yapılmış primitif bir kıskaç sistemi.
Meritre içeri girdi, bir an geriye dönüp kalabalığa
baktı. O anda göz göze geldiği ilk kişi kocasıydı. Adamın gözleri yaşlı,
dudakları titriyordu. Meritre ona sessizce başını salladı. ”Biliyorum” der
gibi… ”Ama gitmeliyim.”
Kapak kapandı. Dışarıda kalabalık
haykırmaya başladı:
“Meritre! Meritre! Meritre!”
Ve tarihte ilk kez, bir insan tehlikesini bilerek göğe
yükselmeyi seçmişti.
24.8.
İlk Roket Fırlatma Töreni
Kapı kapandı. Metalin soğukluğu, tok bir gürültüyle
yerine oturduğunda, Meritre bir an durdu. Arkasında kalan kalabalığın coşkusu,
davulların patırtısı ve Kral Karmen’in heyecanlı sesi artık sadece uzak bir
uğultu olarak geliyordu. Tek başına kalmıştı. İçerisi dar, metalik ve biraz da
boğuk kokuyordu; 18 metrelik dev gövdenin içinde, kalbinin ritmi roketin kendi
atışıyla yarışıyordu.
Meritre derin bir nefes aldı. Ellerini kablolar ve
valflerin üzerindeki seramik kaplamalı yüzeylere dokundurdu. Soğuk, ama güven
verici bir soğuktu. Gözleri kapsülün camına takıldı; ufuk, Nil Nehri, uzak çöl
tepeleri… hepsi şimdi bir resim kadar uzaktaydı ama birkaç dakika sonra, kendi
gözleriyle görebilecekti.
Arenayı dolduran on binlerce kişi nefesini tutmuştu.
Kuru, sıcak bir rüzgâr, kalabalığın fısıltısını taşıyordu. Davulların tok sesi,
bir savaşın ritmi gibi gümbürdüyor, borular keskin ve tiz çığlıklar atıyordu.
Giza Platosu’nun ortasında yükselen devasa roket, ateşi yutmaya hazır bir
ejderha gibi dimdik göğe uzanıyordu.
Bir anda büyük gong, tüm sesleri yutan sağır edici bir
gürültüyle çaldı.
Yükseltilmiş bir platformda duran görevli, kalabalığa
sesini çelik gibi çarptı:
“Ey Kemet halkı! Bugün
uçurtmaların, balonların ve kanatların günü değil, roketin günü! Bugün uçma
yarışı değil, uzay yarışı başlıyor! İşte karşınızda, göklere yükselecek ilk
insanlı roket!”
Kalabalık çığlıklarla coştu, alkış tufanı arenayı
sarstı.
Görevli, roketi anlattı:
“Bu dev mızrak, 3 aşamalı
silindirik alüminyum gövdesi, çelikten nozul, seramik kaplamayla
güçlendirilerek yapılmıştır! Alüminyum tozu, potasyum nitrat ve su jelinden
oluşan yakıtla doldurulmuştur. İçinde, bilgin Meritre oturuyor! Bir tavuk
yerine, insanlığın onuru ve cesareti göğe yükselecek!”
Kalabalıktan şaşkınlık uğultusu yükseldi. ”Bir
kadın mı?” “İçinde insan mı var?” Sesler birbirine karıştı.
O anda Kral Karmen, diğer kralların yanından kalktı.
Uzun pelerinini rüzgâr dalgalandırırken elini göğe kaldırdı. Sesi, arenanın her
köşesine yayıldı:
“Bugün tarihe tanıklık
edeceksiniz! İlk kez, bir insan göğün kapısını aralayacak! Cesaretiyle bize
ışık tutacak! İnsanlık, bu günden sonra artık eskisi gibi olmayacak! Fırlatma
başlasın!”
Davullar daha sert, daha hızlı çalmaya başladı.
Borular çığlık çığlığa yükseldi. Gözler roketin altına çevrildi;
Görevli elini havaya kaldırdı:
“Halkım! Hep bir ağızdan geri
sayın! Onun yolculuğu yalnız Meritre’nin değil, hepimizin yolculuğu olacak!”
Meritre ”Hazırım,” dedi kendi
kendine. Sesini kimse duyamazdı. Telsizi yoktu. Başında kaskı, üzerinde basınç
tulumu yoktu, ama cesaretinin ağırlığı göğsünü sıkıyordu.
Görevli, uzaktan elini kaldırıp son kontrolleri işaret
etti. Meritre, elleriyle minik kolları kavradı, gözlerini kapattı ve saymaya
başladı:
On binlerce kişi, nefesleri bir olmuş gibi bağırdı:
“ON! DOKUZ! SEKİZ!...”
Davulların, boruların ve kalabalığın sesleri bir anda
zihninde yankılandı. Dışarıda on binlerce insan nefesini tutmuş, gözleri
gökyüzüne dikilmişti. Meritre, koltuk kemerini sıkıca kavradı; her bir teli,
her bir vida, her bir mekanizmayı hissedebiliyordu.
“3… 2… 1… Ateş!”
Alt aşama patladı. 1.645 kilogramlık kütle, dev bir
güçle onu yukarı doğru fırlattı. Göğsüne çarpan G kuvveti, nefesini kesiyor,
kalbini sıkıştırıyordu. Ellerini koltuğa bastı, bacakları ağırlığın altında
eziliyordu. Gözleri kapanmak istese de, dışarıdaki manzarayı görmek için açtı:
kumlar ve arenadaki insanlar küçülüyordu, rüzgârın sesi, metalin uğultusuna karışıyordu.
Orta aşama, 1.135 kilogramlık katı yakıt, kısa bir
patlama ile devreye girdi. Roket titredi, sarsıldı, ama Meritre havada süzülen
bir kuş gibi kendini hissetti. Yerçekimsizliğin ilk dokunuşunu hissetti:
kolları hafifledi, saçları yukarı doğru kalktı, nefesi yavaşladı. Bir an için,
hem korku hem özgürlükle doldu; dünya ve ufuk, altındaki mavi Nil ile birlikte
birbirine karışıyordu.
En üst aşama, 783 kilogramlık küçük ama güçlü blok,
son bir itiş için ateşlendi. Roket bir ok gibi gökyüzüne fırladı, Meritre’nin
kalbi göğsünden taşacak gibi atıyordu. Artık sadece metalin ve kendi iradesinin
kontrolünde yükseliyordu. Gözlerinin önünde, ufuk, Nil, ve Afrika
Olimpiyatları’ndaki kalabalık küçülüyor, uzaklaşıyordu.
24.9.
İlk İnsan Uzayda
Ve artık, tamamen yerçekimsiz. Dünya'ya başka bir
açıdan bakıyordu: altındaki çöller ve denizler, artık bir tablo gibiydi.
Meritre, ilk kez kendi gözleriyle ufku ölçebilme heyecanını hissetti. Yanındaki
kontrol paneline göz attı. Cihazlar hâlâ çalışıyordu: G kuvvetinin değişimini
kaydediyordu. İlk patlamada 6 G’yi hissetmiş, şimdi ise 0 G’ye yaklaşmıştı.
Meritre koltuğundan kalkıp camdan dışarı baktı,
gözleri yavaşça ufka kaydı. Altında çöl ve Nil Nehri’nin yeşil çizgisi vardı.
Ufuk çizgisinde Nil kaybolmuştu; tam olarak düşündüğü gibi, ufkun altına
giriyordu. Bu, Dünya’nın yuvarlak olduğunun gözle görülür kanıtıydı.
Daha uzağa baktığında, Akdeniz ve Kızıldeniz masmavi
komple gözüküyordu; ama Güney Afrika kıyıları hâlâ ufkun altındaydı,
görünmüyordu. Yani, gözlemleri ve dünyanın yuvarlaklığını doğruluyordu: Nil
Nehri ufukta kayboluyor, Güney Afrika görünmüyordu; "Dünya
yuvarlak" dedi. Meritre’nin kalbi heyecanla çarptı. Bu
sadece bir gözlem değil, yıllardır merak edilen soruya kesin ve net bir yanıt
demekti. İnsan gözüyle ve ölçümlerle birlikte, Dünya yuvarlak olduğuna
kesin şekilde tanıklık ediyordu.
Tıpkı Ay ve diğer gezegenlerde gördüğü yuvarlak
şekiller gibi, Dünya da gözleri önünde yuvarlak bir gezegen
olarak duruyordu. Onu izleyen gözler, yıllarca sorulan ”Dünya düz mü,
yuvarlak mı?” sorusuna kesin yanıt bulmuştu. Şaşkınlık, hayranlık ve
hafif bir heyecan karışımı yüzüne yayıldı.
“Dünya, tıpkı Ay gibi yuvarlak.
Nil Nehri ufkun arkasında kayboluyor, okyanus hafifçe kıvrılıyor. İnsan gözüyle
doğrulanabilir.” dedi.
Yerçekimsizliğin verdiği özgürlükle, bir yandan ufku
tarıyor, bir yandan cihazların verilerini kaydediyordu. Yerçekimsizliği denemek
için minik hareketler yaptı. Elleriyle küçük objeleri havada fırlattı,
yumuşakça süzüldüklerini gözledi. Notlarını hızla aldı: ”Kabarcıklar
yuvarlak, birleşme süresi uzun, akışkan davranışı Dünya’dakinden tamamen
farklı.”
Bu kısa ama yoğun 8-9 dakika, insanlık için dev bir
adımın ötesinde, Meritre için tarifsiz bir keşif anıydı. Bu sürede yuvarlak
dünyanın üzerinde gördüğü denizleri, nehirleri ve yeryüzü şekillerini çizdi.
Yaptığı deneylerin ve ölçüm aletlerinin sonuçlarını yazdı.
Kabin hafifçe serbest düşmeye geçti. Dünya atmosferine
girişte kızıl sıcaklıklar ve sürtünme ile parladı, ama dış gövde seramik
kaplamalarıyla korundu. Meritre, hissettiği G kuvvetinin etkisiyle dişlerini
sıkıca kapatıp, yalnızca cihazların okumasına odaklandı. Paraşüt açılmazsa
nasılsa notlarımı aldım diye düşündü. ”Öğrenecek olduğumuz bilginin
büyüklüğü karşısında hayatımızın ne önemi var ki” diye
fısıldadı.
Ardından, paraşüt otomatik olarak açıldı. Kabin
yavaşça süzüldü, çöl kumları yaklaşırken Meritre’nin yüzünde korku yerine
gülümseme belirdi. Gözleri yerde kendisini bekleyen büyük kalabalığa kaydı.
Kumların üstüne yumuşak bir iniş yaptı. Meritre derin
bir nefes aldı. Kabinden dışarı adım attığında, kalabalık ve kralların
bakışları üzerindeydi.
24.10.
Karşılama Töreni
Meritre, kabininden çıktığında, çöldeki iniş alanında
büyük bir kalabalıkla karşılandı. Mısır’ın kralları, bilginleri ve halkı, bu
tarihi anı kutlamak için toplanmıştı. Gökyüzünden inen bu cesur kaşifi
selamlamak için davullar çalıyor, flütler melodilerle yankılanıyordu. Kral,
altın işlemeli pelerinini dalgalandırarak ona doğru yürüdü. Meritre’nin elinden
tuttu, yüksekçe bir platforma çıkardı. Meritre’ye altın işlemeli bir kaftan
giydirdi ve başına zafer tacı taktılar.
Kral gür sesiyle ilan etti:
“Bugün gök kapısı açıldı! Bu
kadın, bizlere yalnızca cesaret değil, bilginin kudretini de gösterdi! Meritre’nin
adı ebediyen tarihe yazılacak!”
Kalabalık, ”Gökten gelen kadın!”
diye bağırarak onu alkışladı. Meritre, ellerini kaldırarak sessizce teşekkür
etti, gözleri hâlâ uzaydan dünyayı görmenin hayranlığıyla parlıyordu.
24.11.
Bilginlerin Toplantısı
Ertesi gün, Giza'nın Kayıtlar Salonu içine büyük
kütüphanede bir toplantı düzenlendi. Afrika’nın en büyük matematikçileri,
gökbilimcileri ve filozofları, Meritre’nin gözlemlerini dinlemek için bir araya
geldi. Salonda mumlar yanıyor, papirüs ruloları açılmış, kalemler hazır
bekliyordu. Meritre, sakin ama kararlı bir sesle anlatmaya başladı:
“Uzayda, Dünya’yı bir tablo gibi
gördüm. Nil Nehri ufkun altında kayboluyor, Akdeniz bir yay gibi kıvrılıyor.
Güney Afrika kıyıları görünmüyordu. Bu, Dünya’nın yuvarlak olduğunun kesin
kanıtı.”
Bilginler, notlar alarak başlarını salladı. Meritre,
yerçekimsiz ortamda yaptığı deneyleri detaylandırdı: ”Su
damlacıkları yuvarlak kabarcıklar oluşturuyor, havada süzülen objeler düz bir
çizgide hareket ediyor. Yerçekimi olmadan her şey farklı.”
Toplantıda, Dünya’nın yuvarlak olmasının ne anlama
geldiği tartışıldı. Bir gökbilimci, ”Bu bilgi, denizciler için yeni
rotalar açar. Eğer Dünya yuvarlaksa, batıya yelken açarak doğuya varılabilir!
Yuvarlak bir Dünya'da aynı yönde ilerleyen biri başladığı noktaya geri
dönebilir” dedi. Bir matematikçi ise, ”Artık haritaları
düz bir yüzeye değil, bir küre üzerine çizmeliyiz,” diye ekledi.
Ticaret yollarının kısalacağı, yıldızların konumlarının daha iyi anlaşılacağı
ve belki de yeni toprakların keşfedileceği konuşuldu.
Toplantının en heyecan verici anı, Uçma Sanatı
Mektebinde 12 yaşında genç bir öğrenci olan Şarmaadat’ın ayağa
kalkmasıyla geldi. Elinde bir ip ve ucuna bağlı bir taş vardı. İpi hızla
çevirerek, ”Eğer bir cisim yeterince hızlı dönerse, yere düşmez.
Tıpkı Ay’ın Dünya’nın çevresinde dönmesi gibi, biz de bir aracı Dünya’nın
yörüngesine sokabiliriz!” dedi. Salonda bir uğultu yükseldi. Şarmaadat,
devam etti: ”Bunun için ne kadar hız gerektiğini hesaplamalıyız. Ama
önce, Dünya’nın çevresini tam olarak bilmeliyiz.”
Meritre, bu fikre hayran kaldı. ”Syene’de
gölgesiz bir öğle vaktiyle, İskenderiye’de gölgenin açısını ölçersek bu iki
şehrin mesafesini de ölçersek Dünya’nın çevresini bulmak için temel oluşturur.” dedi.
Syene ve İskenderiye arasındaki mesafeyi, gölgelerin
açısını ve Dünya’nın çevresini hesaplamak için formüller yazıldı. Bir bilgin,
papirüs üzerine şu denklemi çizdi:
Dünya’nın çevresi = (360° / gölge açısı) × mesafe
Bu hesaplama, yörüngeye bir araç yerleştirmek için
gereken hızı bulmada ilk adım olacaktı. Şarmaadat, ”Eğer
bir araç yeterince hızlı hareket ederse, Dünya’nın çekiminden kurtulmadan onun
çevresinde dönebilir. Bu, gökyüzünden Dünya’nın her yerini sürekli
gözlemlememizi sağlar! Dünyanın çevresinde dönen ve Dünya'ya hiç düşmeyen
şehirler yapabiliriz” dedi.
Toplantıda, yörüngeye bir araç yerleştirmenin
faydaları tartışıldı. Bir gökbilimci, ”Böyle bir araç üzerine
yerleştirilecek teleskop, yıldızların ve gezegenlerin hareketlerini daha iyi
gözlemleyebilir. Gökyüzü haritalarımız kusursuz olur,” dedi. Bir
başkası, ”Hava durumunu önceden tahmin edebiliriz. Bulutların
hareketini, fırtınaların gelişimini izleyebiliriz,” diye ekledi.
Bir filozof ise daha ileri gitti: ”Belki de bu araçlar, başka dünyalara
mesaj göndermemizi sağlar. Ya da başka dünyalardan gelen mesajları yakalar!”
Meritre, bu fikirlerin her birini dinlerken, uzayda
geçirdiği kısa ama yoğun anları düşündü. ”Bir araç yörüngeye
yerleşirse, sadece bilim için değil, insanlık için bir umut olur. Dünya’yı bir
bütün olarak görebilir, sınırların ötesine bakabiliriz,” dedi.
Toplantı ilerledikçe, bilginler başka olasılıkları da
gündeme getirdi:
Bir bilgin, yörüngeye yerleştirilen bir aracın, uzak
şehirler arasında hızlı iletişim kurmak için kullanılabileceğini önerdi. ”Işık
sinyalleri ya da yansıtıcı yüzeyler kullanarak mesajlar gönderebiliriz.
Mısır’dan Atina’ya anında haber iletebiliriz!”
Bir mühendis, yörüngeye araç göndermek için daha güçlü
roketler ve hafif malzemeler geliştirilmesi gerektiğini söyledi. ”Seramik
kaplamalar işe yaradı, ama daha dayanıklı alaşımlar bulmalıyız. Alüminyum tozu
yakıtından daha güçlü yakıtlar araştırmalıyız.”
Bir diplomat, bu başarının diğer medeniyetlerle
paylaşılması gerektiğini önerdi. ”Yunanlar, Persler, hatta uzak
doğudaki bilginlerle bir araya gelmeliyiz. Dünya’yı birlikte keşfetmeliyiz.”
Toplantı sona ererken, Meritre ayağa kalktı. ”Uzayda
geçirdiğim kısa sürede, Dünya’nın ne kadar hassas ve güzel olduğunu gördüm. Onu
korumalı, anlamalı ve keşfetmeliyiz. Bu sadece bir başlangıç. Gelecekte, belki
de Ay’a, hatta daha ötesine gideriz.”
Salon alkışlarla doldu. Meritre’nin gözleri, ufka
bakar gibi dalgındı. Uzayın sessizliği hâlâ kulaklarında yankılanıyordu.
24.12.
Dünyanın Çevresi Hesaplama Ekibi
Kral Karmen, bilginlerin tartışmasını dikkatle
dinledi. Bir süre sessiz kaldı; yalnızca mumların titreyen ışıkları yüzüne
vuruyordu. Sonra ağır adımlarla ayağa kalktı. Sesi, taş duvarlarda yankılandı:
“Meritre’nin gördükleri, göz ardı
edilemez. Dünya’nın yuvarlaklığını ispat etmek, yalnızca bilginin değil,
krallığımızın da şanıdır. Bu yüzden Syene’ye bir sefer düzenlenecek! Orada
gölgesiz öğle vaktinde ölçüm yapılacak, aynı anda İskenderiye’de gölge açısı
kaydedilecek. Bu mesafeyi ölçün, açıyı hesaplayın. Bana Dünya’nın çevresini
getirin!”
Salon bir anda alkış ve heyecanla doldu.
Matematikçiler hesap araçlarını, mühendisler ölçüm düzeneklerini hazırlamak
için fısıldaşmaya başladı. Meritre’nin gözleri parladı; yaptığı yolculuğun bir
sonraki adımı, insanlığın elindeki en kesin sayıya dönüşecekti.
Kral elini kaldırdı:
“Ekip kurulacak, yol hazırlıkları
başlayacak. Bu görev, yalnızca bir hesaplama değil, insanlığın göğe uzanan
ikinci adımı olacak!”
Mumların alevleri sanki daha parlak yanıyordu.
Toplantı böylece kapandı, fakat bilginlerin zihninde yeni bir yolculuğun kapısı
aralanmıştı.
Roket fırlatmasını izleyen ve bilginlerin toplantısını
bir köşede dinleyen Leeuwenhoek için kumaş ticareti artık teferruattan başka
bir şey değildi. Bilimin içine çekilen Leeuwenhoek kendi kaderini yeniden
yazmak istediğine karar verdi. Kuzeydeki ülkesinin, Delft şehrinden kumaş
tüccarı olarak geldiği Kemet’te bilimin ve keşfin bir parçası olma arzusuyla
yanıyordu.
...
24.13.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara: "Nil-7, peki Meritre neden
kendisini feda etmek istedi? Bir tavuğun gitmesine izin verseydi, yine de
öğrenmiş olmazlar mıydı?"
Nil-7: "Sahara, tavuk görebilir ama
anlatamaz. İnsanlık, bilgisini ancak kendi gözleriyle gördüğünde ilerletebilir.
Meritre, bilginin değerinin hayatın riskinden bile büyük olduğuna
inanıyordu."
Sahara: "Dünya’nın yuvarlak olduğunu
görmeyi neden bu kadar istediler ki? Biz zaten biliyoruz. O zamanlar bilmemek
çok mu kötüydü?"
Nil-7: "Bilmemek kötü değildir, küçük
kız. Kötü olan, öğrenmeye çalışmamaktır. O çağda insanlar gökyüzüne bakıyor ama
kesin bir cevap bulamıyordu. Meritre’nin cesareti sayesinde binlerce yıl sonra
sen, Dünya’nın yuvarlak olduğunu biliyorsun. Yani onun seçimi, senin bilgisinin
tohumuydu."
Sahara (biraz düşündükten sonra): "Yani
bazen bir insanın tek bir kararı, binlerce yıl sonrasını değiştirebilir
mi?"
Nil-7 (yumuşak bir tonla): "Evet, Sahara.
Tıpkı bir tohumun toprağa düşmesi gibi… Küçük görünür ama büyüdüğünde koca bir
ormanı değiştirir. Meritre’nin kararı da insanlığın zihninde büyüyen bir orman
oldu."
Sahara (merakla): "Peki Nil-7… Eğer
ben de büyüyünce bir şey keşfetmek istersem ama herkes bana ‘yapma’ derse… Ne
yapmalıyım?"
Nil-7 (hafifçe başını eğerek): "İşte o
zaman kalbine bakacaksın. Eğer isteğin yalnızca kendin içinse dikkatli
olmalısın. Ama eğer insanlığın bilgisini, başkalarının geleceğini büyütmek
içinse… Meritre’nin cesaretini hatırla. O zaman yolun sana açılır."
Sahara (uzun süre sessiz kaldı, sonunda gözleri
parladı): "Ben de büyüyünce gökyüzüne çıkmak istiyorum. Belki
Ay’a, belki yıldızların yanına… Tıpkı Meritre gibi."
Nil-7 (metalik sesi yumuşadı, adeta
gülümsüyordu): "Ve belki bir gün senin hikâyen de başka bir
çocuğa anlatılır, Sahara."
25.1. Pazar Yerinde Hırsızlık
Giza’nın taş döşeli pazar meydanı, Afrika
Olimpiyatları’nın son günlerinin coşkusuyla doluydu. Davul sesleri, satıcıların
bağırışlarına karışıyor, Nil’in serin esintisi tezgâhlardaki baharat kokularını
savuruyordu.
Kalabalığın ortasında, cam eşyalarla dolu bir tezgâh
vardı: şişeler, bardaklar, süs eşyaları… ve en değerlisi, özenle parlatılmış
birkaç küçük mercek. Bu tezgâhı o sabah Hapu, oğlu Şarmaadat’a emanet etmişti.
Usta camcı atölyede işine dönmüş, oğluna gururla ”Müşterilere dikkat
et, mercekleri iyi koru,” demişti.
Şarmaadat, on üç yaşının verdiği heyecanla, tezgâhın
önünde gururla dikiliyordu. Birkaç müşteri cam şişelere bakarken, ince yapılı,
gölgelerde dolaşan bir adam tezgâha yanaştı. Elini hızlıca uzatıp, en parlak
mercekleri kavrayıverdi.
“Dur!” diye
bağırdı Şarmaadat, ama adam kalabalığın arasına dalıp hızla koşmaya başladı.
Çocuk çaresizce arkasından fırladı, fakat kalabalık pazarda hırsızın izini
kaybetti.
Tam o sırada, kumaş tezgâhının arkasından gözleri
keskin bir kuzeyli tüccar olan Leeuwenhoek, olanları fark etti. Hırsız,
Leeuwenhoek’in önünden geçerken kumaş balyalarını devirdi. Leeuwenhoek hiç
düşünmeden, kalın bir kumaş tomarını hırsızın ayaklarının önüne yuvarladı.
Hırsız tökezleyip yere kapaklandı, elindeki mercekler taşa çarpıp şangırdayarak
yere saçıldı.
Kalabalık bir anda hırsızı kıstırdı. Pazarın
muhafızları yetişip adamı yakaladı. Şarmaadat nefes nefese gelerek mercekleri
yerden topladı. Küçük elleri titriyordu.
“Kırılan biri hariç... mercekler
kurtuldu!” dedi, gözleri dolu dolu. Sonra başını kaldırıp
Leeuwenhoek’a baktı. ”Sen olmasaydın hepsi gitmişti!”
Leeuwenhoek, hafifçe omzunu silkti. ”Kumaş
tüccarının gözü keskindir,” dedi.
Sonra, gözleri Leeuwenhoek’a döndü. ”Babamın
emeğini kurtardın. Sana minnettarım.”
Leeuwenhoek yere düşen kumaş topunu yerden kaldırıp
tezgaha koyarken gülümsedi, ”Ama bu yuvarlak camlar… sıradan
bir cam parçası gibi değil. Bunlara bu kadar değer vermenin sebebi ne?” dedi.
Küçük çocuk, bir an tereddüt etti, sonra kararını
vermiş gibi merceği Leeuwenhoek’a uzattı. ”Bu merceği sana hediye
ediyorum. Sen olmasaydın hepsi çalınacaktı. O yüzden bu senin hakkın.”
Leeuwenhoek şaşkınlıkla merceği aldı. Işığa doğru
tutup çevirdi, sonra kendi tezgâhına giderek Delft’ten getirdiği mavi kumaş
topuna çevirdi.
Merceğin büyüttüğü lifler, devasa halatlar gibi önünde
uzanıyordu. İpliklerin kıvrımları, arasına takılmış minicik toz parçaları
gözler önüne seriliyordu. Leeuwenhoek hayranlıkla gülümsedi. ”Ben yıllardır
kumaş satarım… ama bu kadar detaylı hiç görmemişim.”
Şarmaadat, gözlerinde heyecanla öne atıldı. ”Gördün
mü? Bu cam, gözlerimizin sakladığını gösteriyor. Bir kumaşın kusurunu, ipliğin
en küçük lifini bile yakalıyor.”
Leeuwenhoek başını salladı, hâlâ büyülenmiş
gibiydi. ”Senin merceğin… bana kendi kumaşımı yeniden tanıttı.”
Şarmaadat bir an düşündü, sonra kumaş topuna baktı.
Gözlerini mavi renkli olanına dikti, parmağıyla dokundu. ”Bu kumaş…
kuzeyden mi geliyor? Denizlerin ötesinden mi?”
Leeuwenhoek, özlemle gülümsedi. ”Evet,
Delft’ten. Soğuk rüzgârların estiği yerlerden. İplikleri ince ama sağlamdır.
Dokusunu yapmak saatler sürer.”
Leeuwenhoek sonra gülümseyip eğildi. ”Madem
bana böyle bir hazine gösterdin, ben de sana bir hediye borçluyum.” Küçük
bir bıçak çıkardı, kumaştan dikkatlice bir elbiselik kesip Şarmaadat’a
uzattı. ”Bunu kabul et. “
Şarmaadat, kumaş parçasını ellerinde çevirdi, yüzüne
hayranlıkla sürdü. ”Bundan daha değerli hediye olamaz.” dedi.
Şarmaadat, ayrılıp kendi tezgahı başına gitti. Artık
aralarındaki bağ ticaretin ötesine geçmişti. Mercek ile kumaş, onların kaderini
birbirine bağlamıştı.
25.2.
Atölyede Yeni Başlangıç
Akşamüstü, güneşin kızıllığı Giza sokaklarının
taşlarına vururken, Şarmaadat satışlarını bitirip pazarın gürültüsünden
uzaklaşıp babasının atölyesine döndü. Elinde hâlâ Leeuwenhoek’un verdiği mavi
kumaş parçası vardı; ara sıra dokunuyor, parmaklarının altında kayan
pürüzsüzlüğü hissediyordu.
Atölyenin kapısını araladığında, içeriden camın ateşle
buluştuğu ince bir uğultu geldi. Ocağın ışığı, duvarlarda titrek gölgeler
oynatıyordu. Babası Hapu, tunç maşalarıyla kızgın camı çekip inceltirken
alnından ter damlıyordu.
“Geldin mi oğlum?” dedi,
gözünü işten ayırmadan.
“Geldim baba,” dedi
Şarmaadat. ”Pazardaki her şey satıldı. Mercekler de güvende.”
Hapu, şaşkınlıkla başını kaldırdı. ”Hepsi
mi satıldı? Bu iyi haber… Peki mercekler?”
Şarmaadat’ın yüzünde gururlu bir gülümseme
belirdi. ”Onları çalmaya kalkan bir hırsız vardı ama yakalandı. Yanımda
biri vardı, yardım etti. Hem de uzaklardan gelen bir kumaş tüccarı.”
O sırada kapının önünden geçenlere gözü takıldı.
Şarmaadat, sokağın gölgesinde Leeuwenhoek’u fark etti. ”İşte o!” diyerek
dışarı çıktı ve seslendi: ”Efendim, buraya gelin lütfen!”
Leeuwenhoek durakladı. Genç çocuğun davetini kırmayıp
atölyeye girdi. İçeride ateşin sıcaklığı ve cam kokusu yüzüne çarptı.
Şarmaadat heyecanla onları tanıştırdı:
“Baba, bu beyefendi Leeuwenhoek.
Pazar yerinde merceklerimizi kurtardı. Olmasaydı hepsi gitmişti.”
Hapu, ağırbaşlı bir şekilde eğildi. ”Oğluma
yardım etmişsiniz. Camcı Hapu’nun dostu oldunuz. Size minnettarım.”
Leeuwenhoek başını salladı. ”Ben
sadece doğru anda doğru yerdeydim. Ama doğrusu… oğlunuz cesur bir
çocuk. Tek başına hırsızı kovalamaktan çekinmedi.”
Kısa bir tanışmadan sonra Hapu, konuya merakla girdi:
“Olimpiyatların açılışında
sergilenen teleskobu gördünüz mü? O teleskopta kullanılan merceği oğlumla
birlikte yapmıştık.”
Leeuwenhoek’un gözleri parladı. ”Gerçekten
mi? Ben o teleskopla Ay’a baktım. Yüzeyindeki dağlar ve gölgeler… hayatımda
gördüğüm en büyüleyici şeydi. Göklerin bu kadar yakın olması inanılmazdı.”
Hapu, bu heyecana gülümseyerek karşılık verdi. ”Demek
Ay’a baktınız. İşte bu cam parçaları, insanın gözünü yeni dünyalara açıyor.”
Sonra konu değişti. ”Peki, siz de bugün
pazarınızı topladınız mı? Kumaşlarınızın satışı nasıl geçti?”
Leeuwenhoek başını eğdi. ”Hepsini sattım.
Normalde dönme vaktim geldi… Ama içim dönmek istemiyor. Bu şehir, bu topraklar…
beni büyüledi. Kumaş ticareti artık sadece iş gibi geliyor. Burada gördüklerim
ise yeni bir hayat gibi.”
Hapu şaşkınlıkla baktı. Bir an düşündü, sonra içinden
geçenleri söyledi:
“Ben de aslında uzun zamandır
güvenilir, öğrenmeye hevesli bir çırak arıyordum.”
Leeuwenhoek derin bir nefes aldı, gözleri kararlıydı.
“Ben kumaş tüccarıyım, ama
gözlerim çok keskindir. Ellerim hassas işlere alışık; sabırlıdır, beceriklidir.
Ayrıca çabuk öğrenirim. Bana izin verin… ben de camın sırrını öğreneyim.”
Hapu, onun gözlerindeki samimiyeti gördü. Bir anlık
tereddütten sonra başını salladı.
“Peki Leeuwenhoek. Madem
istiyorsun, bu atölye sana da açıktır. Bugünden sonra sen sadece bir tüccar
değil, camın çırağısın.”
Şarmaadat sevinçle gülümsedi. Leeuwenhoek’un içi ise
tarifsiz bir heyecanla doldu. Hayatında ilk kez kumaşın ötesinde bir ufka
bakıyordu.
25.3.
Mercek Yapımında Ustalaşma
Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü.
Leeuwenhoek, Hapu’nun atölyesinde gece gündüz çalışıyordu. Cam eritmeyi,
kalıplara dökmeyi, taşlarla parlatmayı öğrendi. Elleri yanıklar ve kesiklerle
doluydu, ama her başarısız deneme onu daha da hırslandırıyordu. Şarmaadat, ona
babasının öğretmediği küçük sırları gösteriyor, Leeuwenhoek ise kumaş
tüccarlığından gelen titizliğiyle camları kusursuz hale getiriyordu.
Bir akşam, atölye sessizken, Leeuwenhoek tek başına
bir mercek üzerinde çalışıyordu. Camı o kadar ince ve bombeli yapmıştı ki, mum
ışığında parlıyordu. Şarmaadat uykulu gözlerle atölyeye geldiğinde,
Leeuwenhoek’u merceği bir su damlasına tutarken buldu.
Şarmaadat şaşkınlıkla yaklaştı:
“Ne yapıyorsun Leeuwenhoek?”
Leeuwenhoek gözlerini mercekten ayırmadan cevap verdi:
“Bak, Şarmaadat… bu mercek,
kumaşın ipliklerini bile büyütüyor ama eğer biraz değiştirirsem… başka şeyleri
de gösterebilir. Sanki minik bir dünya önümde açılıyor.”
Şarmaadat, merceği eline alıp su damlasına tuttu:
“Vay… içindeki küçük baloncukları
ve küçük çubukları görüyorum! Bunlar… canlı mı sanki?”
Leeuwenhoek hafifçe gülümsedi:
“İşte bunu anlamak için denemeler
yapacağız. Her mercek, gözlerimizin göremediğini gösterecek. Bugün kumaş, yarın
belki… suyun içindeki küçük canlılar.”
Şarmaadat merceği döndürerek hayranlıkla izledi.
“Sen bunu gerçekten
başaracaksın Leeuwenhoek. Bence sen, dünyanın daha önce hiç görmediği
şeyleri göreceksin.”
Leeuwenhoek, mum ışığında parlayan merceğe bakarken
içi titredi:
“Evet… belki de bu mercek, benim
yeni dünyamın kapısı olacak.”
Ertesi gün, Leeuwenhoek merceğini daha da güçlendirmek
için işe koyuldu. Camı daha ince çekiyor, kenarlarını ustalıkla parlatıyor, her
defasında daha berrak görüntüler elde ediyordu. Parmakları nasır tutmuştu ama
gözlerindeki ışıltı dinmiyordu.
Bir gece, atölye bomboşken, su dolu küçük bir cam kaba
eğildi. İçine yağ lambasının isini düşürmüş, ardından da kuyudan aldığı birkaç
damla su eklemişti. Yeni yaptığı merceği dikkatle kaba tutarak baktı.
Bir an için hiçbir şey göremedi. Sonra… hareket!
Su damlasının içinde minik, kıvrak canlılar kıpır
kıpır dolaşıyordu.
Leeuwenhoek heyecandan ayağa fırladı.
“Onlar… var! Gözle görünmeyen ama
yaşayan şeyler var!” diye fısıldadı kendi kendine.
Tam o sırada kapı aralandı, Şarmaadat başını uzattı:
“Leeuwenhoek, hâlâ mı
çalışıyorsun? Bu saatte…” Sözünü yarıda
kesti. Leeuwenhoek’un titreyen elleriyle tuttuğu merceğe baktı.
“Ne gördün?”
Leeuwenhoek, gözleri ışıl ışıl, ona merceği uzattı:
“Bak. Şu su damlasına bak. İçinde
görünmeyen bir dünya var.”
Şarmaadat gözünü merceğe dayadı. Birkaç saniye sonra
irkilip geri çekildi:
“Bunlar… küçük balık yavruları
gibi hareket ediyor! Ama çok çok küçükler. Böyle bir şey… daha önce hiç
görmedim.”
Leeuwenhoek’un sesi neredeyse bir dua gibiydi:
“Belki de Tanrı’nın en küçük
yarattıklarına bakıyoruz. İnsan gözünün hiç görmediği, ama var olan canlılara.”
Atölye sessizleşti. Sadece yağ lambasının titrek ışığı
ve uzaklardan gelen gece böceklerinin sesi vardı. O an, Leeuwenhoek bir kumaş
tüccarı olmaktan çıkıp bilimin yolunu seçmişti. Çünkü artık biliyordu: mikro
dünyanın kapısı aralanmıştı.
25.4.
Mikropların Sunumu: Bir Devrim
Leeuwenhoek, Şarmaadat ve Leeuwenhoek,
keşiflerini bilginler kuruluna sunmak için hazırlandı. Giza’nın Kayıtlar
Salonu’nda, mumların titreyen ışıkları altında, bilginler ve kral bir araya
geldi. Leeuwenhoek, mikroskobu masanın ortasına yerleştirdi ve bir damla suyu
mercek altına koydu.
“Efendim, bilginler, bakın,” dedi
Leeuwenhoek. ”Bir damla suda, gözle görülmeyen bir dünya var.
Canlılar… belki de hastalıkların, belki de hayatın sırrını taşıyan yaratıklar.”
Kral Karmen, mikroskoba eğildi. Gözleri, su
damlasındaki minik varlıkları görünce büyülenmişti. ”Bu…
yıldızlardan daha büyük bir dünya!” diye haykırdı. “Bir damla su,
evren kadar kalabalık!”
Bilginler arasında bir uğultu yükseldi.
Bazıları, ”Bu büyü mü?” diye fısıldarken, bir başkası, ”Hayır,
bu bilim! Belki de ateşin, öksürüğün sebebi bunlardır!” dedi.
Meritre, toplantıda ayağa kalktı: ”Uzayda Dünya’yı yuvarlak gördüm.
Şimdi bir damlada başka bir evren görüyoruz. Bilgimiz, ne kadar küçük ya da
büyük olursa olsun, evrenin sırlarını açığa vuruyor.”
Kral, Leeuwenhoek’a döndü. ”Sen bir
tüccardın, değil mi? Ama şimdi bize yeni bir dünya gösterdin. Bu keşif,
krallığımızı değiştirecek.”
Leeuwenhoek başını eğdi, ama içinden bir ses
yükseldi: ”Ben buraya kumaş satmaya gelmiştim, ama asıl kazanç, bu
bilginlerin arasına katılmak oldu.”
25.5.
Mikroskobun Keşfi ve Hastalığın Sırrı
Sarayın gözlem odasında daha önce göğe çevrili olan
teleskoplar köşede tozlanmaktadır. Ortada Leeuwenhoek’un mikroskobu
kurulmuştur. Kral Karmen’in gözleri merceğe kilitlenmiş, saatlerdir başını
kaldırmamaktadır. Uykusuz, gözleri kızarmış, ama hâlâ mikroskoba eğilmiş
durumda. Yanında artık, sarayın en güvenilir şifacıları bulunmaktadır. Masada
yağ lambası ışığı, küçük şişeler, kan örnekleri ve Leeuwenhoek’un mikroskobu
vardır.
Şifacı Hesy-Ra (kaygıyla): "Efendim,
dinlenmediniz. Kalbiniz bu kadar yorgunluğu kaldırmaz."
Kral Karmen (mikroskoptan ayrılmadan): "Dinlenemem!
Gözlerimin önünde görünmez bir ordu var. Yıldızları gördüm ama asıl evren bu
damlada saklı!"
Şifacı Merit-Ptah (fısıldar): "Eğer
dediğiniz doğruysa… bu canlılar hastalıklarımızın sebebi olabilir."
Leeuwenhoek (sakin bir sesle): Bunu anlamanın tek
yolu… sağlıklı ve hasta insanların kanını kıyaslamak.
(Bir genç asker çağrılır, kolundan kan alınır. Damla
mikroskopa konur. Kral bakar.)
Kral Karmen: "Sakin bir deniz… küçük
kırmızı daireler var ama başka hiçbir şey yok."
(Şifacı Peseshet sırayla bakar, onaylar.)
Şifacı Peseshet: "Sağlıklı bedenin
kanı, berrak bir ırmak gibi."
(Sonra hasta bir köylü getirilir. Ateşler içinde
kıvranan adamın kanından damla alınır. Mikroskopa konur. Kral gözünü dayar,
nefesi kesilir.)
Kral Karmen (heyecanla): "İşte
burada! Küçük çubuk gibi canlılar, kıpır kıpır oynuyor! Sağlıklı kanda
yoklardı… ama bunda var!"
(Şifacılar tek tek mikroskoba bakar, şaşkınlıkla geri
çekilirler.)
Şifacı Qar: "Demek ki ateşin,
titremenin, öksürüğün sebebi bunlar! Görünmez düşmanlar…"
Şifacı Ir-en-akhty: "O halde teşhis
artık gözlerimizle değil, bu mercekle yapılmalı. Hangi hastalıkta hangi yaratık
varsa, ona göre ilaç seçilebilir."
(Odaya derin bir sessizlik çöker. Kral gözlerini
mikroskoptan ayırmadan mırıldanır.)
Kral Karmen: "Bu… krallığımızı sonsuza
dek değiştirecek. Her şifacının elinde bir mikroskop olmalı. Leeuwenhoek, sen
yüzlerce, binlerce yapacaksın."
(Leeuwenhoek başını eğer. Dışarıdan sakin, ama içinde
fırtına kopmaktadır.)
Leeuwenhoek (iç sesi): "Babam…
memleketimde hâlâ hasta. Ben buraya kumaş satmaya gelmiştim ama asıl kazanç bu
keşif oldu. Eğer bu sır memleketime ulaşırsa, bizim şifacılar da hastalıkları
teşhis edip doğru ilaç verebilecek. Fakat kral bu sırrı tekeline almak istiyor…
O yüzden gitmeliyim."
25.6. Yeni
Kitap ve Yeni Mektep
Kayıtlar Salonunun yüksek tavanlarında kandil ışıkları
titriyordu. Duvarlarda devasa papirüs rafları altında bilginler ve şifacılar
toplanmıştı. Kral Karmen tahtında oturuyor. Masanın üzerinde mikroskop ve
yanında taze yazılmış bir papirüs duruyordu.
Başbilgin Meritre: "Efendim, bugün
yeni bir sayfa açıyoruz. Daha önce göklerin sırrını öğrenmek için “Uçma Sanatı
Mektebi”ni kurmuştuk. Şimdi ise gözlerimizden saklanan küçük âlemleri
öğrendik."
Şifacı Merit-Ptah (saygıyla eğilerek): "Bu
âlemler, yalnızca merak için değil; insanların acılarını dindirmek için de var.
Biz şifacılar, mikroskopla hastalığı görebiliyoruz. Artık yanlış ilaç
vermeyeceğiz.
Şifacı Hesy-Ra: "Bu yüzden yeni bir
mektebin kurulmasını teklif ediyorum: “Hastalık Teşhis ve Tedavi Mektebi.”
Burada genç hekimler mikroskopla çalışmayı, kanı incelemeyi, hastalığın
sebebini bulmayı öğrenecek."
Bilginler hep bir ağızdan: "Evet,
evet!"
Bir kâtip, taze hazırlanmış büyük papirüs rulosunu
kaldırdı. Başlığı yüksek sesle okudu.
Kâtip: ”Mikroskopla Hastalıkların Teşhisi
ve Tedavisi Kitabı - Giza Kayıtları’na eklenmiştir.”
Büyük papirüs rulosu büyük bir sandığa
yerleştirilirdi. Kalabalık derin bir saygıyla eğilirdi.
Kral Karmen (sesinde gururla): "Bugünden
sonra her bilgin, her şifacı, bu yeni kitabı okuyacak. Krallığımızın çocukları
artık sadece yıldızlara bakmayı değil, bir damla sudaki evreni de
öğrenecek."
Kalabalık tezahürat yapar. Leeuwenhoek ise kenarda
sessizce durmaktadır. Yüzünde gölge vardır; memleketine dönme kararını
içinde tartmaktadır.
25.7. Masanın
Üzerindeki Mektup
Sabahın ilk ışıkları taş duvarlardan süzülerek odaya
vurduğunda, cam atölyesi sessizdi. Sanki gece boyunca buraya kimse adım atmamış
gibiydi. Ama masanın üzerindeki düzen, bir ayrılığın izlerini taşıyordu.
Şarmaadat ağır adımlarla içeri girdi. Her zamanki gibi Leeuwenhoek’un ateş
başında oturup mercek parlattığını göreceğini ummuştu. Fakat sandalye boştu.
Masanın üzerinde ise tek başına duran küçük bir mikroskop ve yanında bir mektup
vardı.
Çocuğun yüreği sıkıştı. Ellerini uzatırken
parmaklarının titrediğini fark etti. Mektubu aldı, kâğıt hışırtıyla açıldı.
“Sevgili dostlar,” diye
başlıyordu satırlar.
“Sizlere yeni bir dünya
gösterdim. Ama kendi ülkemin insanları da bu bilgiden mahrum kalmamalı. Babamın
hastalığı bana bunu hatırlattı. Burada öğrendiklerimi memleketime götürmeliyim.
Merakınız, sabrınız ve sevginiz için teşekkür ederim. Bu mikroskop size
kalıyor. İçine baktığınızda, dünyanın ne kadar büyük olduğunu hatırlayın.
Leeuwenhoek”
Şarmaadat satırları bitirdiğinde gözleri bulanmıştı.
Odaya derin bir sessizlik çökmüştü; sanki mektup okunur okunmaz zaman bir
anlığına durmuştu. Mikroskop masada onu bekliyordu.
Çocuk ağır ağır eğildi. Gözünü merceğe dayadı. İçeride
devinip duran saydam şekiller, kıpır kıpır çubuklar ve hiç görmediği
canlılıklarla dolu bir başka evren açıldı önünde. Dudakları aralandı, nefesi
kesildi.
“Gitmiş…” diye
fısıldadı. ”Ama ardında bir kapı bırakmış. Ve o kapıdan biz
geçeceğiz.”
Leeuwenhoek’un ilk mikroskobu, basit ama inanılmaz bir
keşif aracıydı: tek bir mercek ile yaklaşık 200-300 kat büyütebiliyordu.
Bir damla sudaki minik varlıkları, ipliklerin en ince liflerini bile görünür
kılıyordu. Şarmaadat her gözlemde hayranlıkla Leeuwenhoek’un merceğine bakıyor,
onun sabrını ve titizliğini öğreniyordu.
Günler, haftalar ve aylar boyunca atölyede geçen
denemelerden sonra, Şarmaadat artık kendi merceklerini ustaca
şekillendirebiliyordu. Babası Hapu’nun öğretileri ve Leeuwenhoek’un gözlemleri
birleşmişti. Sonunda, tek bir mercekle sınırlı büyütmeyi aşmayı başardı: bin
kat büyütebilen çok mercekli bir sistem geliştirdi.
İlk kez masanın üzerine damla damla su koydu ve
merceklere baktı. Küçük su damlaları, önünde devasa, kıpır kıpır bir mikro
dünya olarak açıldı. Her hareket, her çubuk, her küçük canlı detaylı, canlı ve
anlaşılır bir biçimde görünüyordu. Artık insan kanındaki mikroplar,
hastalıkların kaynağı gözler önündeydi.
Sadece bir mercekle aralanan mikro dünyanın penceresi,
artık 1000 kat büyüten çok mercekli mikroskobuyla açıldığında tüm sırlarını
açığa çıkarıyordu. Leeuwenhoek’un bıraktığı miras, Şarmaadat’ın ellerinde yeni
bir çağa kapı aralıyordu.
...
25.8.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara: "Nil-7, bu hikayede insanlar
su damlalarına bakınca neler görüyorlar?"
Nil-7: "Sahara, bak, Leeuwenhoek ve
Şarmaadat bir damla suyu merceğe koyduklarında, gözle göremediğimiz bir dünya
açılıyor. İçinde minik canlılar, küçük çubuklar ve sürekli hareket eden
varlıklar varmış. İnsan gözü bunları tek başına göremez."
Sahara: "Yani bu canlılar gerçekten
var mıydı, yoksa hayal miydi?"
Nil-7: "Gerçekler, Sahara. O canlılar
mikroskobun yardımıyla gözle görülüyordu. İlk defa insanlar, gözle görünmeyen
mikropları ve suyun içindeki minik dünyaları keşfetmiş oldular."
Sahara: "Peki, Leeuwenhoek’un merceği
neden bu kadar önemliydi?"
Nil-7: "Çünkü o mercekler sıradan
değildi. Başta Leeuwenhoek’un merceği 200-300 kat büyütüyordu, Şarmaadat ise
çok mercekli sistemiyle 1000 kat büyütmeyi başardı. Böylece mikroplar,
ipliklerin en ince lifleri, suyun içindeki canlılar; yani gözle görülmeyen her
şey, artık net şekilde gözlemlenebiliyordu."
Sahara: "İnsanlar bu keşifle ne
yapabiliyorlardı?"
Nil-7: "Artık hastalıkların kaynağını
görebiliyorlar, yanlış ilaç vermekten kaçınabiliyorlar. Mikro dünyayı anlamak,
insan sağlığı için devrim niteliğinde bir adım olmuştu."
Sahara: "Nil-7, bu keşif insanlara
sadece hastalıkları göstermekle kalmadı mı?"
Nil-7: "Hayır, Sahara. İnsan gözüyle
görünmeyen her şeyin de bir dünyası olduğunu gösterdi. Kumaşın en ince ipliği,
suyun içindeki canlılar, hatta bir damla su bile küçük bir evren gibi açıldı
önlerine. Bilim artık çok küçük şeyleri de araştırabilecekti."
Sahara: "Yani bu küçük mercek, aslında
çok büyük bir kapı açmış oldu…"
Nil-7: "Kesinlikle. Küçük bir mercek,
insanların bilgisi ve merakıyla birleşince, mikro evrenin kapıları aralanıyor.
İnsanlık artık görünmeyeni görebiliyor ve anlamaya başlıyordu."
26.1.
Kapakların Varisi
Nil’in bereketini krallığa taşıyan büyük kanallar,
yüzyıllar önce binlerce işçinin emeğiyle kazılmıştı. Bu kanalların üzerindeki
baraj kapaklarını yönetmek ise özel bir aileye aitti. Görev babadan oğula
geçer, her nesil bir öncekinden ne zaman kapakların açılıp kapanacağını,
arızaların nasıl onarılacağını öğrenirdi.
Nil kıyısında, büyük taş kanalların üzerine kurulu
baraj kapakları gürültüyle inip kalkıyor, suyun uğultusu gece boyunca
yankılanıyordu. Menes, ağır adımlarla taş basamaklardan çıkarken arkasında
genç oğlu Sabni’ye dönüp dedi:
“Dinle oğlum. Bu kapaklar sadece
taş ve ahşap değil; tüm krallığın ekmeği, umudu. Onların ne zaman açılacağını,
nasıl kapanacağını bilmek babadan oğula geçen kutsal bir görevdir.”
Sabni daha küçücük bir çocukken, babasının yanında taş
kapağın gölgesinde durmuştu. Nil’in suyu ağır ağır kanal boyunca süzülürken
merakla sordu:
“Baba… Bu kapağın yanına bir
düzenek koysak? Nil yükseldiğinde kendi kendine açılsa… Beklememize gerek
kalmazdı.”
Menes, oğlunun gözlerindeki ışıltıya baktı, kaşlarını
çattı. Bir adım geri çekildi ve sesi taş duvarlarda yankılandı:
“Hayır, Sabni! Nil’in ruhu, ancak
suyu koruyanlara bereketini gönderir. Su sadece kalbiyle dinleyenlere şarkı
söyler. Sen düzenek kurarsan, yalnızca taş açılır ve su gelir… Ama duaların
gücü olmadan su gelirse bereket getirmez, hastalık getirir. Bunu unutma!”
Sabni başını eğdi, ama sözler zihnine kazındı. Çocuğun
aklında o gün ilk kez bir çatlak açıldı: Eğer taş gerçekten kendi
kendine açılabilseydi, acaba Nil’in şarkısı yine duyulmaz mıydı?
Sabni, dikkatle dinledi ama gözlerinde gençliğin
aceleciliği parlıyordu. Babası devam etti:
“Nil yükseldiğinde çiftçilerin
topraklarını koruyacak olan sensin. Nil alçaldığında onlara su verecek olan
yine sensin. Bir gün ben olmayacağım, bu yük senin omuzlarında olacak.”
Ama bir gün yaşlı adam Menes, bir sabah güneş doğarken
kapakların başında kalbine yenildi. Yüzyıllık görev, artık gencecik
oğlu Sabni'nin omuzlarına kalmıştı.
26.2.
Genç Bekçi Sabni
Babası Menes’in ölümünden sonra, kapakların nöbeti
artık Sabni’nin sorumluluğundaydı. Nil kıyısındaki taş kulübede, her gece suyun
uğultusunu dinleyerek uyumaya çalışırdı.
Arkadaşları sık sık yanına gelir, ”Hadi
Sabni, sen artık özgürsün. Kapaklar kendi kendine duruyor işte. Bir geceyi
boşlasan ne olur?” derlerdi.
Sabni ise babasının sözlerini hatırlardı: ”Bu
gece su taşarsa, binlerce çiftçinin tohumları suya boğulur.”
Ama delikanlının, kalbinin derinlerinde başka şeyler
de fısıldıyordu.
26.3.
Düğün Daveti
Bir yaz akşamı, köy meydanından zurnalar yükseldi.
Sabni’nin arkadaşları koşarak geldi:
“Sabni! Hadi, Horemheb’in düğünü
başladı. Kızlar dans ediyor, bira testileri elden ele dolaşıyor. Sen de bizimle
gel!”
Sabni, kanalın başında duran kocaman taş kapaklara
baktı. Suyun sesi o gece daha da güçlüydü, Nil yükseliyordu.
“Hayır, burada olmam lazım. Su yükseliyor, zamanı
geldiğinde kapakları açmalıyım.”
Ama arkadaşları koluna girip ısrar etti: ”Bir
kerecik gel. Hem gençsin. Yarın yine burada olursun.”
Sabni tereddüt etti. Ama arkadaşlarının ısrarına
dayanamadı. ”Biraz gider, erken dönerim,” diye
düşündü. Sonunda kalbi eğlenceye yenildi.
26.3.
Gece ve Sarhoşluk
Meydan ışıklarla doluydu. Bira testileri boşaldı,
şarkılar söylendi, danslar edildi. Sabni, uzun zamandır hissetmediği bir
hafiflik duydu. Arkadaşlarının ”Bir yudum daha!” diye
uzattığı testiye her defasında ”Son!” dedi ama hiçbir
zaman son olmadı.
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Düğünde davullar çalıyor, şarap testileri elden ele dolaşıyordu.
Nil ise acımasızca yükseliyor, kapakların ardında biriken gücünü boşaltacak
yolu bekliyordu.
26.4.
Felaketin Şafağı
Sabni, sarhoş olup gece yarısı taş kulübeye
döndüğünde gecenin koynunda sızıp kaldı. Suyun uğultusu büyüdü, büyüdü,
kulakları dolduran bir gürültüye dönüştü.
Uyandığında gökyüzü kızıllığa dönüyordu. Kapılara
koştu ama çok geçti. Nil, taşkın noktasını aşmış, kapaklar açılmadığı için
basınçla kırılmıştı.
Sabah uyandığında köyü çığlıklar içinde buldu. Tarım
alanları su altında kalmış, evler zarar görmüş, hayvanlar telef olmuştu.
Kapaklar açılmadığı için Nil bütün öfkesini kıyıya kusmuştu.
Çığlıklar köyden yükseldi. Tarlalar suyun altında
kalıyor, evler sürükleniyordu. Sabni’nin ayakları titredi. Dizlerinin üzerine
çöktü ve elleriyle yüzünü kapattı.
“Babam… sana söz vermiştim.”
26.5.
Kralın Gazabı
O gün haber saraya ulaştı. Sabni, saraya çağırılmış,
fakat içeri alınmamıştı. Bahçedeki ağacın altına diz çökmüş, kafasını
mahçubiyetten kaldıramıyordu. Çamurlu giysileri, kaybettiği onurun simgesiydi.
Gözlerini kapattığında, tarlaları yutan suyun sesi, kulaklarında
uğulduyordu. İçinden fısıldıyordu:
“Babamın mirasını kirlettim…”
Kral Karmen, altın işlemeli pelerini dalgalanarak
hızlı adımlarla açılan kapıdan toplantı odasına girdi. Sakalı göğsüne kadar
iniyordu, gözleri ciddiyetle parlıyordu. Tahtına otururken
vezir Zekhutem kulağına bir şey fısıldadı.
Kral öfkeyle ayağa kalktı:
“Bir tek nöbetçinin uykusu, bir
krallığın refahını yok etti. Bu eski sistem böyle devam edemez! Kutsal döngünün
ve su takviminin rahipleri olan 'Kapakların Varisi Ailesi' nilometre
ve kanalların kontrolü görevinden uzaklaştırılacak.”
Danışmanları ve bilginler başlarını öne eğdi.
Başbilgin Enlil-Hotep ve söz aldı:
“Efendim. İnsan, zaaflarıyla
yanılır. Ama Nil yanılmaz. Nil’in ritmiyle uyumlu, otomatik çalışan demirden
bir bekçi yapabiliriz. Kapıların açılıp kapanmasını, insan değil suyun akışı
karar versin. O zaman felaket olmaz.”
Bilgin Tefnut yavaşça konuştu:
"Ben buhar motorunda kullandığım
'Sifon tabanlı otomatik akış sitemini' kanalların kontrolünde kullanmayı
önermiştim. Kanallardaki su seviyesini insan müdahalesi olmadan bu tam otomatik
düzenekle sabit tutabiliriz."
Rahiplerden biri hemen araya girdi:
“Hatırlatmak isterim ki; 'Kutsal Kapakların
Varisi Ailesi'nin tek vazifesi su seviyesi ölçümü ve sulama sistemlerini
yönlendirmek değil. Onlar vergi planlaması, tarım takvimi belirlenmesi ve
kaynak dağıtımı işlerini de yapıyorlar. Onlar nilometreyi kullanarak ölçüm
sonuçlarına göre vergi planlıyorlar. Ekim ve hasat zamanlarını
planlıyorlar. ”
Kral yavaşça oturdu:
“Kararım kesindir. Yüzlerce
yıllık aile geleneği bugün sona erdi. Bilginlerime
talimatımdır. Bütün bu işleri otomatik yapacak düzenekler tasarlayın. Beni
düşündüğünüz her türlü makine tasarımlarından haberdar edin. Nilometre yakında
otomatik çalışacak deyin. Sabni'ye ve ailesine bu kararımı tebliğ edin.”
Kraliyet divanının dağılmasından sonra, Başbilgin
Enlil-Hotep, Sabni'nin yanına gitmek üzere dışarı çıktı.
26.6.
Son Kapakların Varisi
Sabni, sarayın bahçesindeki ağacın altında diz çökmüş
hâlde beklerken, kapı açıldı. İçeriden ağır adımlarla çıkan Başbilgin
Enlil-Hotep’in yüzü gölgeler kadar karanlıktı. Elindeki baston taş zemine her
vurduğunda, Sabni’nin kalbi biraz daha sıkışıyordu.
“Sabni!” dedi
Enlil-Hotep, sesi tok ve sert. ”Kral Karmen hükmünü verdi. Babanın
mirasını korumak artık senin görevin değil. Nilometre ve kapakların kontrolü,
demirden otomatik bir bekçiye emanet edilecek.”
Sabni’nin boğazı düğümlendi. İçinde yükselen utanç
yüzünden dudaklarından tek bir kelime dökülemedi.
Başbilgin devam etti:
“Sabni. Yerine bir makine
konacak. Tarihte bir ilki yaşıyorsun, genç adam. Sen, işini bir makineye
kaptıran ilk insan olacaksın.”
Sabni başını kaldırmadan mırıldandı:
“Yüce Kral'ımız bana sadece bu
cezayı mı verdi?”
Başbilgin yaklaştı:
“Bu hatan, senin gençliğinin
zaaflarının sonucudur. Yine de kral, seni yalnızca işinden etmekle yetindi.
Çünkü yaşın genç, hataların bağışlanabilir. Ama bunu iyi anla: Bir daha böyle
bir hata yaparsan, bu kadar büyük bir felaketten bu kadar küçük bir cezayla
kurtulamazsın.”
Sabni’nin gözleri doldu. Kısık bir sesle sordu. ”Evet,
hata yaptım. Babamın mirası elimden gitti. Aile onurumuz tamamen gömülmesin
diye telafi etmeme izin verin.”
Enlil-Hotep sert bakışlarını biraz yumuşattı. ”Telafi
etmek mi istiyorsun? O hâlde kralın buyruğunu dinle. Demirden bekçi için bir
tasarım hazırlanacak. Bilgin Tefnut, sifon tabanlı akış sistemini önerdi. Biz
de onu inceleyeceğiz. Ayrıca nilometrenin tam otomatik çalışmasını sağlayacak
makineler tasarlanacak. Yani vergi planlaması, tarım takvimi belirlenmesi
ve kaynak dağıtımı işleri de insansız yapılacak.”
Sabni, gözlerini yere dikti, sonra derin bir nefes
aldı. Yıllar önce babasına söylediği çocukça fikri hatırladı. Gözlerinde
yeniden o eski ışıltı belirdi:
“Bir fikrim var. Küçükken babama
da söylemiştim. Nil yükseldiğinde, kapağa bağlı bir yüzen küre… suyun
yüksekliğine göre kendiliğinden hareket eden bir kol. İnsan bekçiye gerek
kalmadan kapak kendi açılır, su azalınca da kapanır. Böylece Nil’in sesi,
doğrudan kendi kapaklarına hükmeder.”
Enlil-Hotep, kaşlarını kaldırdı. ”Yüzen bir
mekanizma çok mantıklı… Ama babana söylediğin bu fikir gelenekler yüzünden asla
kabul görmeyecekti.”
Sabni başını salladı. ”Evet. Babam, Nil’in
ruhunun ancak dualarla kapaklar açılırsa bereketi gönderdiğini
söylerdi. Ama belki de Nil’in bereketi, suyun kendi hareketinde gizlidir.”
Başbilgin uzun süre sessiz kaldı. Sonunda derin bir iç
çekti:
Bastonunu yere vurdu. ”Peki, Sabni. Kralın
emriyle demirden bekçi yapılacak. Ama senin yüzen mekanizmanı da yarın Kayıtlar
Salonuda yapılacak toplantısında görüşeceğiz. Hangisi Nil’in ritmine uyacağı
anlaşılırsa, o inşa edilecek. Eğer seninki başarılı olursa sadece hatanı telafi
etmekle kalmazsın, tarihin ilk büyük mucidi de olabilirsin.”
Sabni’nin kalbi yeniden atmaya başladı. Utanç, yerini
ateş gibi bir kararlılığa bıraktı.
26.7.
Bilginlerin Çekişmesi
Kemet Kayıtlar Salonu’nun yüksek tavanlarında
yankılanan sesler arasında, uzun masanın iki ucunda Bilgin Tefnut ve Sabni
oturuyordu. Kral Karmen’in huzurunda, bilginler ve rahipler sıralar halinde
dizilmişti.
Tefnut (özgüvenle):
“Yüce Kral'ım, benim sifon
tabanlı otomatik akış sistemim zaten denenmiştir. Buhar makinelerinde yıllardır
kullandığımız bir prensiptir. Su belirli bir seviyeye geldiğinde sifon harekete
geçer, fazlalığı boşaltır, dengeyi sağlar. Bu güvenilir bir yöntemdir. Rastgele
bir çocuğun hayaline değil, bilimin sağlam taşlarına dayanır.”
Sabni (başını kaldırmaya cesaret ederek):
“Benim fikrim bir çocukken babama
söylediğim şeydi, doğru… Ama Nil’i yıllarca dinlemiş, onun taşkınlarını ve
çekilmelerini gözlemlemiş bir ailenin oğluyum. Nil, sadece suyun seviyesiyle
değil, anlık basıncıyla, hızla yükselişiyle de davranır. Nil'in suyu buhar
kazanının su deposundaki sudan çok farklıdır. Sifon, seviyeyi bekler. Ama su
birden yükseldiğinde, sifon harekete geçene kadar çoktan taşkın başlamış olur.”
Salondaki bilginlerden bazıları mırıldandı.
Tefnut (gülerek):
“Senin yüzen mekanizman dediğin
şey, bir çocuğun oyuncağından ibaret. Küreler, kollar… Nil’in kudreti
karşısında o ahşap parçaların ne değeri olabilir? Büyük taş kapakları mı
hareket ettirecekmiş?”
Sabni (öfkeyle değil, sakin bir kararlılıkla):
“Nil’in kudreti, suyun
hareketinde gizlidir. Yüzen mekanizma doğrudan o harekete tepki verir. Basınç
arttığında küre anında yükselir ve kapağı açar. Nil’in ruhuna kimse aracılık
etmez; Nil kendi kapaklarını açar. Sifon bekler… Benim düzenim ise dinler.”
Salonda fısıldaşmalar arttı. Kral Karmen sessizce
başını salladı.
Kral Karmen:
“Peki öyleyse… Tartışma değil,
deneme karar verir. İkiniz de prototiplerinizi hazırlayın. Yüksek basınçlı bir
su akışıyla test edilecek. Hangisi Nil’in öfkesine karşı koyarsa, krallığın
yeni bekçisi o olur.”
26.8.
Prototipler
Haftalar boyunca kayıtlar salonu atölyesinde ahşap
iskeleler kuruldu. Sabni, elleriyle tahtaları oyuyor, küresini ziftle kaplayıp
su geçirmez hale getiriyordu. Arkadaşlarının alaylarını duymamazlıktan
geliyordu.
Arkadaşı Djedhor:
“Sabni, sen hâlâ çocukken
düşündüğün oyuncağın peşindesin. Tefnut’un demirden sifonları parlıyor, sen ise
tahtayla uğraşıyorsun!”
Sabni (gülümseyerek):
“Nil’in sesini tahta daha iyi
duyar. Demir çok ağırdır, suya geç tepki verir. Bekle gör.”
Tefnut ise yanında çıraklarıyla büyük bakır borular
döşüyor, sifon sistemini kuruyordu. Her adımda Sabni’ye dönüp alay ediyordu:
Tefnut:
“Genç adam, senin küren suya biraz batacak, biraz çıkacak… Birkaç gün
dayanır, sonra çürür. Ama benim sistemim yıllarca kusursuz çalışır.”
Sabni (sabırla):
“Görünüş seni yanıltmasın. Nil’in
öfkesini tahtanın sezgisiyle yakalayacağım.”
26.9.
Büyük Deneme
Sonunda gün geldi. Kraliyet bahçesindeki deneme
havuzuna, yukarıdan basınçlı bir su kanalı açıldı. Rahipler, bilginler,
köylüler ve kral seyir için toplandı.
Başbilgin Enlil-Hotep (yüksek sesle):
“Önce Bilgin Tefnut’un sifon sistemi!”
Tefnut gururla borularını gösterdi. Su hızla havuza
doldu. Sifon bir süre sessiz kaldı. Sonra seviye belirli bir noktaya ulaşınca
devreye girdi, fazla suyu tahliye etmeye başladı. Alkışlar yükseldi.
Tefnut (gururla):
“Gördünüz mü? Tam zamanında
çalışıyor. Güvenilir, düzenli. İşte bilimin gücü.”
Ama tam o sırada, Enlil-Hotep işaret verdi. Yukarıdan
ikinci bir kapak açıldı ve çok daha güçlü bir basınçlı sel havuza doldu. Su
hızla yükseldi. Sifon geç tepki verdi; basınç duvarları zorladı dışarıya taştı.
Seyirciler arasında panik oldu.
Enlil-Hotep:
“Gerçek Nil böyle sabırlı değildir. Taşkın anidir. İşte sınav budur.”
Sifon tahliye etmeye başladı, ama su çoktan duvarların
üzerinden taşmıştı.
Kral Karmen (kaşlarını çatıp):
“Sifon gecikti…”
Tefnut (telaşla):
“Bu… bu yalnızca aşırı bir
denemeydi! Gerçek Nil bu kadar hızlı yükselmez!”
Sıra Sabni’ye geldi. Yüzen küresiyle bağlı kapak
sistemi havuzun ortasındaydı. Su dolmaya başladığında küre hızla yükseldi, kolu
yukarı itti. Kapaklar anında açıldı. Su akışını yönlendirdi, taşma olmadan sel
düzenli şekilde tahliye edildi.
Kalabalık şaşkınlıkla bağırdı.
Sabni (sessizce, babasının sözlerini hatırlayarak):
“Nil kendi kapaklarını açtı.”
Başbilgin Enlil-Hotep (gözleri parlayarak):
“Bu… gerçekten çalışıyor.”
Kral Karmen (ayağa kalkarak):
“Sabni! Babanın mirasını
kaybettin ama Nil seni affetti. Bugün Nil’in ilk mucidisin. Senin yüzen bekçin
krallığımızın yeni koruyucusu olacak.”
Tefnut öfkeyle dişlerini sıktı, ama konuşamadı.
Sabni, başını kaldırdı. Kalabalığın alkışı arasında
gözlerinden yaşlar aktı.
“Baba… sözümü tuttum.”
26.10.
Başbilginin Odasında
Otomatik sifon sistemi inşaatı sürerken, Sabni,
koltuğunun altına sıkıştırdığı tomarlarla ağır kapının önüne geldi. Eliyle
kapının tahtasına üç kez vurdu. İçeriden boğuk bir ses:
Başbilgin: "Gir, Sabni. Çalışmalarını
duydum. Göster bakalım."
Sabni, titrek ama inatçı bir gülümsemeyle tomarları
yere serdi. Büyük parşömen üzerinde karmaşık çizimler, ölçümler, oklarla
işaretlenmiş mekanizmalar vardı.
Sabni:
"Efendim, bu yalnızca bir kapak düzeni değil. Nil’in yükselişini
yalnızca ölçmekle kalmayacak; bize onun diliyle konuşacak."
Başbilgin (kaşlarını çatarak):
"Nil’in dili mi? Açık
konuş."
Sabni (heyecanla çizerken):
"Bakın, burada çentikli taş
sütun var. Nil’in seviyesi yükseldikçe bu taş yukarı itilecek. Çentikler suyun seviyesine
göre farklı bir düzeni tetikleyecek.
Eğer taş şu yüksekliğe çıkarsa, buradaki silindir dönecek ve kırmızı bayrağı
kaldıracak: Bu, yüksek taşkın yılı demektir. Vergiler düşük tutulmalı, çünkü
ekinler zarar görecek.
Eğer taş orta çentikte durursa, mavi bayrak yükselecek: Dengeli yıl, vergi
normal, ekim zamanı şu tarihler.
Eğer taş en alt çentikte kalırsa,
sarı bayrak belirecek: Kuraklık. O zaman ambarlardan tahıl dağıtılması,
vergilerin ertelenmesi gerekir."
Başbilgin eğilip çizime daha yakından bakar.
Başbilgin:
"Bayraklar… Peki bunlar kime
neyi gösterecek?"
Sabni:
"Çiftçiler bayrakları
uzaktan görecek, ne zaman tarlaya ineceklerini anlayacak. Kâtipler sese göre
yazacak: Farklı çentikler farklı taşlara çarpacak, çıkan ses bir sayı olacak.
Bu sayılar hiyerogliflerle işlenmiş silindirde okunacak. Böylece vergi miktarı
otomatik hesaplanacak. Kâtip yalnızca silindirin işaretini kopyalayacak."
Başbilgin, parmağını sakalına götürdü. Uzun süre
sustu.
Başbilgin:
"Sen… suyun akışına insan
aklını yüklemek istiyorsun. Bu mekanizma, rahiplerin, kâtiplerin yaptığı işi
taş ve çarklarla yapacak, öyle mi?"
Sabni (gözleri parlayarak):
"Evet! Nil bize yalnızca
suyu değil, sayıları, vakti ve geleceği de veriyor. Biz dinlersek, o bize her
şeyi söyleyecek."
Başbilgin derin bir nefes aldı. Aralarında sessizliğin
ardından dudak kenarında hafif bir gülümseme belirdi:
Başbilgin:
"Belki de ilk defa, Nil
gerçekten konuşacak."
26.11. Nil’in Demir
Çarklı Dili
Başbilgin Enlil-Hotep’in odasındaki o sarsıcı
toplantıdan sonra, Kemet’te her şey değişmeye başladı. Sabni'nin "Yüzen
Bekçi" mekanizması, kapakların başına yerleştirilmiş ve
kusursuzca çalışıyordu. Ne zaman Nil yükselse, ziftle kaplanmış ahşap küre
yükseliyor, kapağa bağlı kolu itiyor ve su taşkınsız bir şekilde kanallara
yönleniyordu. Artık kimsenin gece uyanıp kapaklara koşmasına gerek kalmamıştı.
Ancak asıl devrim, Sabni’nin "Nil’in
Dili" adını verdiği mekanizmayla başlıyordu. Nilometreye bağlı,
çentikli taş sütunun etrafında, tunç ve demirden karmaşık bir yapı yükseliyordu.
Bu sadece bir ölçüm aracı değil, aynı zamanda otomatik bir Devlet
Kâtibi gibi işleyecekti.
Enlil-Hotep, her gün atölyeye gelip saatlerce bu
makineyi izliyordu. Sabni'nin çizimleri, sadece bir tamirci dehası değil, aynı
zamanda derin bir idari anlayış taşıyordu. Oğlu gibi sevdiği, ancak bazen
küçümsediği genç adam, şimdi yüzlerce yıllık geleneği yıkıp yeni bir düzen
kuruyordu.
Bir öğleden sonra, güneş atölyenin tozlu penceresinden
süzülürken, Enlil-Hotep, Nil’in Dili'nin en üst basamağına tırmandı. Sabni,
tunç çarkları parlatıyordu.
Sabni’nin makinesi, krallıkta bir devrim yarattı.
Çiftçiler, bayrakları uzaktan görerek tarlalarına ne zaman su vereceklerini
biliyor, kâtipler hiyeroglif silindirinden vergileri kolayca hesaplıyor,
rahipler ise dualarını artık makinenin çentik sesleriyle birleştiriyordu. Nil,
adeta bu makine sayesinde konuşuyor, krallığa bereketini düzenli bir şekilde
sunuyordu.
Ancak Sabni, zaferinin tadını çıkarırken bile içindeki
bir his huzursuzdu. Babasının sözleri hâlâ kulaklarında yankılanıyordu: “Nil’in
ruhu, sadece kalbiyle dinleyenlere şarkı söyler.” Makinesi Nil’in sesini
taşıyordu, ama acaba ruhunu da taşıyabilir miydi?
Bir gece, Nil’in kıyısında yalnız başına otururken,
suyun uğultusunu dinledi. Makinesi sessizce çalışıyordu, çarklar dönüyor,
bayraklar hafifçe dalgalanıyordu. Sabni, suya fısıldadı: “Su
geliyor. Hastalık değil bereket getiriyor. ”
Suyun sesi, ona bir cevap gibi geldi. Ama bu cevap,
taş ve çarklarla değil, kalbinin derinliklerinde yankılanıyordu.
Tam o sırada, Nilometre kuyusundaki "Nil'in
Dili mekanizması" harekete geçti. Enlil-Hotep, Nil’in kanalına
bağlı olan su akışını artırmıştı. Çentikli taş sütun yükseldi. Küresel
uç, Mavi Çentik seviyesinde durdu. Birkaç saniye sonra,
üstteki kol döndü ve gökyüzüne doğru Mavi Bayrak yavaşça
yükseldi.
Eş zamanlı olarak, Nil’in Dili’nin yanındaki Sayı
Silindiri otomatik olarak dönmeye başladı. Mavi çentiğe karşılık gelen
ayar, silindirin yüzeyindeki hiyeroglif yazılı tunç plakalara bir işaret
bıraktı. Silindirin üzerindeki bir ok, belirgin bir hiyeroglifin üzerinde
durdu: "Denge". Bir kâtip, bu işareti anında parşömene
kopyaladı.
Enlil-Hotep (sesi salonu doldurarak): ”Nil
konuştu! Mavi Bayrak, Dengeli Yıl demektir. Vergi normal, ekim zamanı yarından
itibaren başlar!”
Kral Karmen gülümsedi.
Kral Karmen: ”Bu makine, bir krallığın aç
kalmasını engelledi. Sabni’nin hatası, bize ders oldu. Artık insan zaafına yer
yok. Nil’in demir çarklı dili, Nil’in dilini doğru doğru şekilde tercüme
diyor.?”
26.12. Sabni’nin
Yeni Görevi: Başmühendislik
Kral Karmen, Sabni’nin yaptığı otomatik kapakları ve
su ölçüm düzeneklerini görüp hayran kaldı. Sarayına haber gönderdi:
“Sabni gelsin. Artık yalnızca bir
kapak bekçisi değil, Kayıtlar Salonunun Baş Mühendisi olacak!”
Sabni, alçak gönüllülükle huzura çıktı.
Kral gür sesiyle konuştu:
“Bir insanın küçük bir işte
gösterdiği doğruluk, büyük işlerde de güven verir. Senin taş ve suyla konuşturduğun
düzenek, benim gözümde bir mucizedir. Şimdi senden daha fazlasını istiyorum.”
Sabni başını eğdi.
“Emriniz nedir, Kral'ım?”
Karmen elini göğe kaldırdı:
“Zamanı, suyun akışı gibi
ölçebilen mekanik saatler istiyorum. Güneşin gölgesini günlerin hesabına
katacak mekanik takvimler istiyorum. Hesaplarken insanlar çok hata yapıyor.
Toplama Çıkarma işlemlerini hatasız yapan hesaplama makineleri istiyorum. Vergi
tabletlerini ve mahsul hesaplarını kolaylaştıracak düzenekler istiyorum. Artık
yalnızca ilimle büyüyecek bir krallık kuracağız.”
Böylece Sabni’nin yeni görevi başladı.
Sarayın batı kanadında, yeni bir mektep kuruldu: ”Otomatik
Makanikler Sanatı Mektebi.”
Artık ”Uçma Sanatları Mektebi” gökyüzünü, ”Hastalık
Teşhis ve Tedavi Mektebi” mikrodünyanın gizemlerini incelerken; bu
yeni mektep, çarkların, yayların, suyun ve ağırlıklarıyla kurulan otomatik
sistemlerin bilgisini öğretecekti.
Sabni’nin öğrencileri gençlerdi: marangozlar, taş
ustaları, yazıcılar… Her biri onun çizdiği tabletlerden, su saati
tasarımlarından, dişli çarkların sırlarından öğrenmeye başladı. Sarayda ilk
defa, Sistem Mühendisi yetiştiriliyordu.
...
26.13.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara: "Nil-7, Sabni neden kapakları
kendi kendine açacak bir düzenek yapmak istemiş?"
Nil-7: "Çünkü, Sahara, o her şeyin
yalnızca insan gücüyle yapılmak zorunda olmadığını fark etmişti. Nil kendi
yükselip alçalıyorsa, kapakları da kendi açıp kapatabilirdi. Sabni’nin aklına
ilk otomatik makine fikri böyle düşmüş oldu."
Sahara: "Ama babası neden karşı
çıkmış? Çok mantıklı bir fikir değil mi?"
Nil-7: "Mantıklıydı, ama babası için
Nil kutsaldı. İnsanların dualarıyla yönlendirilmesi gerekiyordu. Eğer düzenek
suyu açarsa, babasına göre bereket yerine felaket gelirdi. Gelenekler bilimin
önüne bir duvar gibi dikilmişti."
Sahara: "Peki Sabni kapakları açmayı
unuttuğunda niye bu kadar büyük felaket oldu?"
Nil-7: "Çünkü Nil sabırlı değildir,
küçük kız. O yükselince bütün gücüyle yükselir. Kapaklar açılmazsa basınçla
taşar, tarlaları yutar. Bir tek gece uykusu binlerce ekini yok edebilir."
Sahara: "Krallar neden sonra makineye
izin verdi?"
Nil-7: "Çünkü kral anladı ki insan
hatalar yapar, ama suyun ritmi hata yapmaz. Bu yüzden “demirden bir bekçi”
yapmaya karar verdiler. Sabni’nin yüzen küresiyle Tefnut’un sifon sistemi
arasında büyük bir yarış başladı."
Sahara: "Kim kazandı?"
Nil-7 (gözlerindeki ışıkla): "Nil’in
kendisi kazandı, Sahara. Çünkü Sabni’nin yüzen küresi suyun hareketine anında
tepki verdi. Nil kendi kapaklarını açar gibi oldu. Böylece tarihte ilk kez,
doğanın gücüyle çalışan bir otomatik düzenek başarıya ulaştı."
Sahara (heyecanla): "Yani Sabni, ilk
mucit mi oldu?"
Nil-7: "Hayır ama O, hatasını telafi
ederek tarihin ilk otomatik makine mucitlerinden biri sayıldı. Bazen en büyük
icatlar, en büyük hataların ardından gelir."
27.1.
Uykusuz Gece
Sabni, Kral ile görüşmesinden sonra Sarayın
mermer koridorlarından geçerek dışarıya çıktı. Yıldızların ışığı altında
parlayan şehrin sokaklarından geçerek evine ulaştı. Yatağına uzandı.
Uyumak istiyordu ama Kral Karmen'in sesi zihninde
durmaksızın çınlıyordu:
"Şimdi senden daha fazlasını
istiyorum! Mekanik saatler istiyorum! Mekanik takvimler istiyorum!
Hesaplama makineleri istiyorum! Hesapları kolaylaştıracak düzenekler istiyorum!"
”Bütün bunları
gerçekleştirmek mümkün mü?” dedi kendi
kendine. ”Ya başaramazsam...”
Yorganın kenarını avuçladı, parmakları titreyerek
kumaşa gömüldü. Gözleri tavana kilitliydi; nefesi düzensiz, dizleri karnına
çekilmişti. Odanın sessizliği, içindeki yükün sesini bastıramıyordu.
"Bunu başarmalıyım. Babamdan
öğrendiklerimi hatırlamalıyım."
Babasının sesini bir an duyduğunu zannetti.
“Bu kapakların ne zaman
açılacağını ve kapanacağını bilmek babadan oğula geçen kutsal bir
görevdir. Bir gün ben olmayacağım, bu yük senin omuzlarında olacak.”
Babasının sesi zihninde yankılanmaya devam etti:
"Dinle oğlum. Yıl 360
gün. Yılda 12 Ay var. Ayda 30 gün. Günde 24 saat. Saatte 60 dakika. Dakikada 60
saniye."
Sabni’nin kafasında dişliler, ağırlıklar, sarkaçlar
dönmeye başladı. Kendi kendine sesli konuştuğunu fark etmedi:
"Yılı 12 ye çarpan çark. Ayı
30 a çarpan çark. Günü 24 e çarpan çark. Hayır böyle olmaz. Yıl çarkını nasıl
döndüreceğim? Ya nasıl? Bu imkansız... Öyleyse tersini düşün. Saniyeyi 60'a
bölen çark, Dakikayı 60'a bölen çark... Evet bu olur..."
Sabni, bir an bile dayanamadı. Yatağından fırladı,
mumunu yaktı ve masasının başına geçti. Önüne serdiği parşömenler, kısa sürede
mürekkep lekeleriyle dolmaya başladı.
Parmakları titriyordu ama zihni kristal kadar
berraktı. Kaleminin her vuruşu, bir hipotez, bir çözüm, bir karşıt kuvvet
demekti.
Babasının sesi, kafasında yankılanmaya devam
ediyordu: "Her şeyin temeli doğru ritimdir, oğlum. Nil'in ritmini
dinle."
Sabni sesli düşünmeye devam etti:
"Evet ritim. Her salınım bir
saniye. Hassasiyet gerekli. Sarkaçın uzunluğu ile bu sağlanabilir mi? Ağırlık
çarkları çevirebilir mi? Tabiyki. Ağırlığın düşüşünü, sarkaçların salınımı ile
durdurmalıyım... Bölen çarklarının hepsini tek bir, kusursuz düzeneğin içine
yerleştirmeliyim."
Sabahın ilk ışıkları penceresinden süzülmeye
başladığında, Sabni hâlâ masasının başındaydı. Gözleri kan çanağına dönmüştü
ama yüzünde yorgunluktan çok, yoğun bir coşku vardı.
Parşömen, devasa ve karmaşık bir desenle kaplanmıştı.
Birbirine kenetlenen çarklar, farklı büyüklükteki dişliler ve
zamanı sürekli, ritmik bir şekilde hareket ettirecek ağırlık
düzenekleri.
Bu çizimler, sadece bir makine değil, Zamanın
ve Hesabın Ruhunu yakalama girişimiydi.
Sabni, çizimlerine baktı ve gülümsedi. Kralın emri,
şimdi kâğıt üzerinde somut bir şekil bulmuştu. Artık sadece gerçeğe dönüşmeyi
bekliyordu.
Sabni, şafak sökerken masasına yaslandı ve uyukladı.
Uyanışı, pencereden içeri vuran kuvvetli gün ışığıyla oldu. Hemen başını
kaldırdı, çizimlerine baktı. Mürekkep kuruyup parşömene işlemişti. Büyük
Zaman Çarkı adını verdiği bu düzenek, kâğıt üzerinde kusursuz
görünüyordu.
"Bu bir rüya değildi," diye
fısıldadı Sabni. "Yapılabilir."
27.2.
Başbilgiye Sunum
Güneş tepeye yaklaşıyordu, özenle rulo yaptığı
çizimleri koltuğunun altına sıkıştırarak doğruca Başbilgin Enlil-Hotep'in
Kayıtlar Salonundaki çalışma odasına gitti.
Oda, Başbilgin'in yüzü gibi sakin ve düzenliydi;
duvarları gökyüzü haritaları ve kitaplarla kaplıydı. Elindeki bir mercekle eski
bir metni inceliyordu.
Sabni, saygıyla eğildi. "Efendim, Kral
Karmen'in emri üzerine çalıştığım taslakları sunmaya geldim."
Başbilgin başını okuduğu metinden kaldırmadan
sordu? "Kral ne istemişti senden?"
Sabni, gülümsedi. "Mekanik saat ve
mekanik takvim efendim."
Başbilgin yerinden zıpladı. Neredeyse oturduğu
sandalyeyi deviriyordu. Heyecanla:
"Göster, Sabni. Umarım bu
yüzünden akan uykusuzluğa değecek bir şeydir," dedi.
Sabni: "Zincire takılı bu ağırlığın gücü
dişlileri düzenli aralıklarla hareket ettirir. Sabit uzunluktaki bu sarkaç
ritmik salınım yapıyor ve zincirin birden boşalmasını önlüyor. Bu hareket
dişlilerle defalarca yavaşlatılıyor. En yavaş dişli yılda 1 kez dönecek. Daha
hızlı dönen dişliler sırasıyla ayda bir kez, günde bir kez, saatte bir kez ve
dakikada bir kez dönecek. Böylece zamanı ölçüyor. ”
Başbilgin elindeki mercekle gözlerini kısarak
inceledi, çizimdeki detaylara dikkatle baktı.
“Güzel bir tasarım, Sabni. Eğer
bilginler ve astronomlar bunu onaylarsa, tüm toplantıyı sen yönetirsin.
Bilginleri toplayacağım.”
Sabni hafifçe başını salladı. ”Teşekkür
ederim, Başbilgin.”
27.3.
Bilginler ve Astronomlar Toplantısı
Toplantı salonu kalabalıktı. Sabni’nin yanında
bilginler, kendi güçleriyle çalışan atsız araba tasarlayan mucitler ve ilk
teleskoplarla gökyüzünü haritalandıran astronomlar yerini almıştı. Sabni
nefesini topladı ve sunumuna başladı.
“Bu mekanizma günde bir kez insan
gücüyle kaldırılacak bir ağırlığın verdiği hareketle çalışacak,” dedi.
“Her 24 saatte bir bir görevli
zinciri yukarı çekecek ve sarkaç hareketiyle zamanı hesaplayacağız. Dakikalar,
saatler, günler, aylar ve yıllar böyle takip edilecek.”
Devam etti: "Bu dişliler, sarkaçın
sabit ritmini yakalıyor ve onu kontrollü bir şekilde aktarıyor. Çarklar en
küçükten büyüğe doğru: saniyeden dakikaya, dakikadan saate... Ve bakın
burası,"
Eliyle işaret etti: "Bu dişli oranları
matematiksel olarak sabittir. Sarkaçın uzunluğu doğru ayarladığı sürece zamanı
hatasız ölçebilir."
Kendinden emin devam etti: ”Sarkaçın 60
salınımıyla en hızlı çark dakikada bir kez dönecek. Bu çark 60 kat yavaş saati
gösteriyor. Bu çark 24 kat yavaş günü gösteriyor. Bu çarkta 30 kat yavaş. Ayı
gösteriyor. Bu çarkta 12 kat yavaş yılı gösteriyor.”
Bir astronom elini kaldırdı. ”Sabni, göğe
baktın mı hiç? Sen hatalı yapmışsın. Ay takvimiyle yıl takvimi aynı
değil. Ay yılı üç yüz elli dört gündür. Güneş yılı üç yüz altmış beş
gündür. Eğer ay takvimine göre düzenlersek her yıl 11 gün fark oluşur.
Afrika olimpiyatları kayar.”
Sabni şaşkınlıkla kaşlarını çattı. ”Bunu… o
kadar detaylı düşünmemiştim. Peki bu durumda ayları nasıl ayarlamalıyız?”
Masanın öte yanında oturan astronom
Menkhet kaşlarını çattı.
Menkhet: ”Sabni, Yıl yalnızca üç yüz altmış
gün değildir, üç yüz altmış beş gün ve altı saattir. Altı saati saymazsan dört
yılda bir gün kayar. Bazı ayları 31 gün almalıyız. Ayrıca 4 yılda bir
fazladan bir gün eklemeliyiz.”
Sabni şaşkınlıkla onlara döndü.
Sabni: ”Ama… ben her ayı otuz gün saymıştım
ki hesap kolay olsun.”
Menkhet: ”İşte o yüzden yanlış olur. Yılın
üç yüz altmış beş günü vardır. Eğer hepsi otuz gün olursa yalnızca üç yüz
altmış eder, beş gün eksik kalır. Ya beş ayrı ayı otuz bir gün yapmalı ya da
bir ayı otuz beş gün almalısın.”
Dedu: ”Ve unutma, o fazladan altı saati de
biriktirmek gerek. Dört yılda bir gün eklenmeli. Aksi halde yıldızlar sana
gülümser, ama hesapların alay konusu olur.”
Tefnut araya girdi, kahkaha atarak:
Tefnut: ”Demek ki dişlilere birbirine
bağlamak kolay, ama gökleri zincire vurmak zormuş!”
Astronomlar başlarını salladı.
Menkhet: ”Zaman, mekanikten daha inatçıdır.
Gökyüzü hata kabul etmez.”
Başbilgin, Sabni’ye döndü:
Başbilgin: ”Görüyorsun Sabni, düzenek
sağlam ama sayıların daha sağlam olmalı. Göklerin ölçüsüne uymadan bu mekanik
takvim şaşar.”
Astronomlar tartışmaya başladı. Bir kısmı yılın beş
ayını 31 saymayı önerirken bazı bilginler tek bir ayı 35 gün saymayı önerdi.
Dört yılda bir de 36 gün saymay teklif ettiler.
Başbilgin: ”Efendim, göklerin ölçüsünü
anladık. Bir yıl üç yüz altmış beş gün ve altı saat. Çarkları buna göre
ayarlayacağız. Ama mesele şu: Fazladan beş günü nereye koyacağız? Bu tercihi
bırakalım Kral kendisi yapsın.”
27.4.
Saray Meclisi - Takvimin Son Kararı
Saray'ın toplantı salonu kalabalıktı. Fakat Salonda
ağır bir sessizlik vardı. Uzun taş masanın üzerinde Sabni'nin çizimleri vardı.
Kral Karmen içeri girince saygıyla selamladılar.
Başbilgin açıkladı: "Mekanik saat ve
mekanik takvim için Sabni çok güzel bir tasarım sundu. Oldukça karmaşık ve cüretkâr.
Eğer krallığın en iyi bilginleri ve astronomları bunun prensiplerini ve
pratikliğini onaylarsa, bu icadı gerçeğe dönüştürmek mümkün olacak."
Astronom Menkhet söz aldı:
Menkhet: ”Kral'ım, bir mesele kaldı. Yıl üç
yüz altmış gün değil, üç yüz altmış beş gün altı saattir. Her dört yılda bu
altı saat bir gün eder. Eğer onu da saymazsak takvimimiz yine kayar.”
Saray sessizleşti. Kral Karmen ağır adımlarla öne
çıktı.
Karmen: ”O hâlde şöyle olsun. Bilginler!
Dört yılda bir büyük olimpiyat düzenliyoruz. O yıl Haziran yalnızca otuz beş
değil, otuz altı gün sürecek. 36 Haziran, Büyük Afrika Olimpiyatlarının günü
olacak.”
Başbilgin kollarını açtı: ”Demek ki artık
yıl, yalnızca büyük olimpiyat değil, aynı zamanda halkın en uzun ayı olacak!”
Sabni heyecanla çizimlerine yeni bir dişli ekledi.
Sabni: ”Çarkların içine gizli bir düzenek
koyacağım. Her dört yılda bir, ekstra bir diş dönecek. O diş 36 Haziran’ı
gösterecek. Ve o gün, olimpiyat ateşi otomatik yanacak!”
Başastronom, ciddi bir sesle başladı: "Yeni
takvimle ayları da yeniden adlandırdık. Nil’in taşkınlarıyla başlayan yıl şöyle
sıralanıyor: Nil Taşkın Ayı, Sırlı Ay, Bahar Ayı, Filiz Ayı, Hasat Ayı,
Olimpiyat Ayı, Güneş Ayı, Atlın Ay, Bağ Ayı, Ekim/Dikim Ayı, Yağmur Ayı, Kış
Ayı."
Kral Karmen kaşlarını çattı: "Sırlı Ay
mı dediniz? Bu, halkın anlayacağı bir isim değil. Sırlar gizli kalmalı, ama
ayların adı açığa çıkmalı."
Astronomlar panikledi. "Elbette
Efendim, İsterseniz hemen değiştirebiliriz."
Kral gülümsedi: "O zaman 'Sırlı Ay'
yerine... 'Temizlik Ayı' diyelim. İnsanlar hangi ayda kış temizliğini
yapacaklarını bilsin. Diğerleri, Hasat Ayı, Ekim/Dikim Ayı gibi, halkın
alışkanlıklarına uygun görünüyor."
"Peki, Olimpiyat Ayı?" diye
sordu Başastronom, endişeyle.
Kral: "Evet, o ayı yılın en uzun
gününe denk getiriyoruz. Güzel. Peki, dört yılda bir olacak büyük kutlamalar
için ek günü nasıl adlandıracağız?"
"Efendim," dedi
Başastronom, rahatlayarak. "Dört yılda bir, Olimpiyat Ayı’na
36. gün eklenecek. Bu gün, 'Büyük Olimpiyat Haftası' olarak halkın hafızasında
kalacak."
Sabni, fısıldar gibi konuştu: "Artık
zaman sadece ölçülmeyeceek, aynı zamanda halkın hayatını şekillendirecek."
Kral başını salladı: "Doğru, Sabni. Bu
takvimle Nil’in taşkınlarından, hasatlara, olimpiyatlara kadar her şeyi düzenleyeceğiz.
Astronomlar, mekteplerden başlayarak yeni ay isimleri halk tarafından
benimsenene kadar çalışın."
Bilginler ve astronomlar birbirlerine baktılar; bu
yalnızca bir takvim değil, tüm Afrika’yı bir araya getirecek büyük bir düzen
haline gelmişti. Kral’ın müdahalesiyle, antik ama artık tamamen halkın
hayatına dokunan yeni bir takvim doğmuştu. Zaman, sadece
ölçülen değil, aynı zamanda yaşanan bir şeye dönüşmüştü.
27.5.
Bilginler Toplantısı - Dokuz Saat Kulesi
Toplantıda bilginler Sabni’nin önerdiği mekanizmaya
itiraz etti:
“Saati çalıştıran ağırlığı elle
yukarı çekmek çok yorucu,” dedi Nefrakaet. ”Elektrik kullanalım!”
“Tefnut haklı,” dedi
Sekhdukar. ”Fakat buharlı bir sistem çok daha verimli.”
Irsu: ”Zincire bağlı ağırlığın yukarı çekilmesi
rüzgarla da olabilir. Veya suyla, barutla, petrol ile…”
Sabni sakin bir şekilde yanıt verdi. ”Ben
insan gücü kullacağım. Her 24 saatte bir bir görevli zinciri yukarı çekecek.
Karmaşıklığını artırmak bence gereksiz. Ama sizin fikirlerinizi de dinlemek
istiyorum.”
Diğer bilginler hemen tartışmaya katıldı:
Irsu: ”İnsan gücüyle
mi? Rüzgârı kullanabiliriz, daha az işçiyle çekilir.”
Sekhdukar: ”Barutla
fırlatırız, daha hızlı çıkar.”
Tefnut: ”Buhar motoru
çok daha güvenli ve istikrarlıdır.”
Nefrakaet: ”Elektrik ile,
gece gündüz fark etmez.”
Sabni kararlıydı: ”Hayır! Ben elle yukarı
çekeceğim. Görevli zinciri her 24 saatte bir çekecek. Mekanik düzenek hazır,
ama insan dokunuşu gerekecek.”
Tartışma uzadı, sonunda herkes kendi fikrini savundu
ve ortaya 9 farklı saat kulesi tasarımı çıktı:
Başbilgin çizimleri aldı, krala rapor vermek üzere
ayağa kalktı:
Başbilgin: ”Kralım, dokuz farklı saat
kulesi tasarımı hazır. Her biri farklı bir enerjiyle çalışıyor. Dilerseniz her
şehirde bir saat kulesi inşa edebiliriz.”
Karmen gülümsedi:
Karmen: ”O hâlde her şehre bir kule!
Böylece zaman ve takvim krallığın her köşesinde hüküm sürecek.”
Başbilgin, bilginlere şehirleri listeledi:
1.
Sabni - Memfis şehrinde saat
kulesi inşa edecek.
2.
Nefrakaet - Teb şehrinde elektrikli
saat kulesi,
3.
Tefnut - Heliopolis şehrinde
buharlı saat kulesi,
4.
Sekhdukar - Abydos şehrinde
barutlu saat kulesi,
5.
Irsu - Tanis şehrinde rüzgarlı
saat kulesi,
6.
Nabu-Ser - Amarna şehrinde
petrollü saat kulesi,
7.
Kashureth - Herakleion şehrinde
yaylı saat kulesi,
8.
Uruk-Ka - Naukratis şehrinde sulu
saat kulesi,
9.
Menkharut - Elefantin şehrinde
güneşli saat kulesi inşa edecek.
Başbilgin: ”Her bilgin, kendi kulesini
sorumlu olduğu şehirde inşa edecek. Böylece hem en doğru çalışan saat yarışması
yapılır, hem de farklı şehirlerde yaşayan halkın hizmetine sunulur.”
Bilginler birbirine baktı, gözlerinde hem rekabet hem
de heyecan vardı. Her biri, kendi enerjisiyle çalışan zaman makinesini inşa
etmek için sabırsızlanıyordu.
27.6.
Dokuz Saat Kulesi İnşaatı
Güneş yavaş yavaş yükselirken, her bir şehirde işçiler
ve bilginler çalışmaya başladı. Sabni’nin çizdiği planlara göre, kulelerin
temelleri özenle kazıldı, taşlar ve ahşap iskeletler bir araya getirildi.
Her kulenin altına derin taş temeller döşendi.
Kulelerin yüksekliği, hem gözlem yapılabilecek hem de mekanik ağırlıkların
rahatça hareket edebileceği biçimde tasarlanmıştı. Sabni’nin insan gücüyle
çalışacak kulenin temeli en ağır ve sağlam olandı; ağırlık yukarıya çekilecek,
sarkaç ve dişli düzeni büyük titizlikle korunacaktı.
İşçiler dev taş blokları ve ahşap kirişleri
birleştirerek kulelerin gövdelerini oluşturdu. Her şehirdeki kule, kullanılan
enerjiye göre farklı detaylarla süslendi: Buharlı kulede bacalar yükseldi,
elektrikli kulede kablo kanalları çekildi, güneşli kulede üst kısım cam
panellerle kaplandı.
Kuleler yükselirken, dişliler ve sarkaçlar, saat
kulesi odalarına yerleştirildi. Her dişli ayrı ayrı kontrol edildi; hareketin
düzgünlüğü test edildi. Saat mekanizmaları, ay dişlilerini, yıl dişlilerini ve
fazladan günleri gösterecek şekilde hazırlandı.
Son aşamada, her kulenin enerji kaynağı monte edildi.
Sabni’nin kulesinde ağır bir zincir, yukarıya çekilecek şekilde yerleştirildi.
Diğer kulelerde rüzgar gülleri, buhar kazanları, barut odaları, elektrik
jeneratörleri, su kanalları, yay mekanizmaları ve güneş panelleri kuruldu. Her
biri, kendi dişli düzeniyle zamanın doğru ölçülmesini sağlayacaktı.
Sabni’nin insan gücüyle çalışacak saat kulesinde,
zincir ağır bir şekilde yukarıya çekildi. İşçiler, her 24 saatte bir görevi
yerine getirecek ve ağırlığı yeniden kuracaklardı. Bu basit ama kritik adım,
mekanizmanın devamlılığını sağlıyordu.
Kuleler tamamlandığında, her şehirde zaman mekanik
olarak ölçülmeye hazırdı. Dokuz farklı enerji kaynağıyla çalışan kuleler, Mısır
topraklarında bir mühendislik ve bilim harikası olarak yükseliyordu. Sabni ve
bilginler, kulelerin işlevini test etmek için bir araya geldiler; her dişli,
her sarkaç, her ağırlık doğru ritimde çalışıyordu.
27.7.
Zamanın Dokuz Kulesi: Seslerin Senfonisi
Kadim şehrin göğüne uzanan dokuz heybetli kule... Her
biri, zamanın geçişini bambaşka bir yöntemle, kendine has bir karakterle ilan
eden Zamanın Efendileri'ydi. Onların sesleri, şehrin damarlarında
dolaşan kan gibiydi; ritmik, kaçınılmaz ve derin anlamlarla yüklü.
Kulenin kalbinde, Sabni, insan gücüyle
çekilmiş ağır zincirlerin ve dişlilerin yorulmaz dansıyla nefes alırdı. Her
saat başında, Sabni'nin sarkaçları o derin, sarsıcı darbeyi serbest
bırakırdı. Büyük çanın tok sesi öyle kalındı ki, sadece
sokakları değil, insanların göğüs kafesini de titreterek tüm şehre yayılırdı.
O, geleneğin ve sarsılmaz gücün sesiydi. Saat kulesinin içine koyduğu gizli
mekanizma dört yılda bir Afrika olimpiyatları başladığında, başkent Memfis'te olimpiyat
ateşini yakmayı beliyordu.
Modern çağın ilk habercisi olan Nefrakaet,
içindeki elektrik motoru sayesinde pürüzsüz bir titizlikle
işlerdi. Her saat, küçük bir elektromıknatıs harekete geçer,
ince ve keskin bir düdük sesi yayıyordu. Bu ses, buharın hoyratlığına
inat, kesintisiz ve net bir uyarıydı; teknolojiye ve yarının
vaatlerine kulak verenlerin sesi.
En gürültülü ve en hırçın olanı Tefnut’tu.
İçindeki buhar kazanı, öfkeyle kaynayan bir canavar gibiydi. Saat
başı, bir valf hışımla açılır, tiz ve şiddetli bir buhar basıncı sesi, adeta
bir siren gibi tüm meydanı yırtardı. Bu ses, emir veren, saatleri
ayarlatan zorlu bir çağrıydı.
Sekhdukar ise zamanı,
adeta bir isyanla duyuruyordu. İçindeki mekanizma, her saat başı ince
dişlilerle küçük bir barut kapsülünü tetiklerdi. Duyulan, ne
bir gürleme ne de bir çığlıktı; sadece hafif, kuru bir patlama sesi yükselir,
sıradışı ve merak uyandıran bir yöntemle herkesin dikkatini çekerdi. O, zamanın
alçak sesle fısıldayan sırrıydı.
En lirik olanı, Irsu, doğanın kendisinden
güç alırdı. Kulenin tepesindeki rüzgar gülleri, dişlilerle bağlı
özel bir flütü okşardı. Her saat başı, rüzgarın uğultusuyla
karışan, sanki uzağın yankısı gibi melodik bir ses duyulurdu.
Bu, zamanın akışını doğayla uyumlu bir müzik ziyafeti gibi sunan, huzur dolu
bir tınıydı.
Nabu-Ser, şehrin endüstriyel
kalbiydi. İçindeki petrol motoru, yorucu ve sürekli bir çaba
harcardı. Saat başı, egzoz sistemine bağlı bir korna çalardı;
derin, hırıltılı ve mekanik bir davet. Bu güçlü çağrı, şehrin uykusunu
bölen, dört bir yana yayılan bir gücün ilanıydı.
Kashureth, adeta bir
perküsyoncu gibiydi. Devasa yay mekanizmaları, biriken enerjiyi her
saat serbest bırakarak bir davulu vururdu. Ses, tok ve
ritmikti, zamanın sadece bir an değil, devam eden bir tempo olduğunu
fısıldayan, hem müzikal hem de kesin bir işaretti.
Uruk-Ka, en berrak, en temiz
sesli olanıydı. Yukarıdan süzülen su, saat vurduğunda özel
bir su çanları sistemine akardı. Çanların şırıldayan ve
yankılanan sesi, şehrin gürültüsü içinde bile bir serinlik vaat ederdi. Suyun
akışı, hem gözle görülebilen hem de kulakla işitilebilen zamanın
şiiriydi.
Son olarak, en narin ve parlak olanı Menkharut vardı.
Aynalarla yansıyıp odaklanan Güneş enerjinin suyun
buharlaşmasıyla beslenen mekanizma, saat başı küçük, berrak bir zil
sesi çıkarırdı. Bu hafif ve net tını, gökyüzündeki parlak güneş
ışığının eşlik ettiği, zamanın sadece bir mekanik dönme değil, ilahi
bir aydınlanma olduğunu hatırlatan bir sesti.
27.8.
Halkın Gözünden Zaman: Kulelerin Sessizliği
Şehrin göğüne uzanan dokuz kule, zamanı
kendi ritimleriyle haykırdıkça, duvarların ardında fısıltılar yükselmeye
başladı. Halkın, bu yeni düzene dair ne sevgisi ne de nefreti gizli kalıyordu.
Memfis'te bir terzi, ipliği keserken başını
kaldırdı: "Sabni’nin çanı ne kadar da hoş, tam vaktinde işe
gidip eve dönebiliyorum." Ama Heliopolis şehrinde
fırıncı, unu savururken homurdandı: "Tefnut’un buhar
düdüğü tam bir eziyet! Sabahın köründe tüm komşuları ayaklandırıyor."
Naukratis şehri meydanı köşesinde oturan
yaşlı bir kadın, kahvesini yudumlarken gözlerini Uruk-Ka’nın su sesine dikti: "Ne
kadar da sakin ve güzel bir tını. Zamanı anlamak için başımı çevirmeme bile
gerek kalmıyor." Fakat Abydos şehrinde genç
bir baba, kucağındaki uyuyan çocuğa sarılırken kaşlarını çattı: "Sekhdukar’ın
patlama sesi yüzünden çocuklar sıçrıyor! Biraz insaf!"
Bir öğrenci, Elefantin şehrindeki okulundan
hafta sonu eve gelmişti, uzun yoldan geldiği için yorulmuş, uykusuzluğun
ağırlığıyla esniyordu: "Menkharut’un güneşli zili ders
saatlerini hatırlattığı için faydalı evet. Ama evimin yanındaki Tanis
şehrindeki rüzgarlı flüt saat başı uğulduyor; uykum bölünüyor."
Tam tersine, at arabasının arkasında mallarını kontrol eden Amarna şehrinde bir
tüccar gülümsüyordu: "Nabu-Ser’in korna sesiyle geç kalmak
artık imkânsız! Ben bu gürültüden memnunum."
Şikayetler ve övgüler, kısa sürede Başbilgin'in masasına
ulaştı. O da durumu özetleyen raporu, parşömene yazıp Kral’ın huzuruna
sundu: "Efendim, halkın bazıları bu mekanik rehberden çok
memnun, ancak bazıları rahatsız. Özellikle patlayıcı, buhar ve rüzgarlı
kuleler, sabah uykusunu bölüyor."
Kral, çenesini ovuşturdu, yüzünde derin bir düşünce
izi belirdi: "Zamanı göstermek bir yana, halkı da huzurlu
kılmalıyız. Bu seslerin bazılarını ayarlamak gerekebilir."
Ancak şikayetler azalmıyor, aksine artıyordu. Kral ve
Başbilgin, nihayetinde, köklü bir karar aldılar: Kulelerin ses
düzenekleri tamamen kapatılacaktı. Artık dokuz kule, zamanı yalnızca görsel
bir anıt olarak, sessizce gösterecekti.
27.9.
Saatçilik Mesleğinin Doğuşu
Bu sessizlik, ironik bir şekilde, şehirde yeni
bir canlılık yarattı. Eski gürültünün yerini, Sabni’nin
yetiştirdiği çırakların enerjisi aldı.
O yetenekli çıraklar, kule mekaniği bilgisini
yanlarına alıp, atölyeler açtılar. Evlerin duvarlarında asma saatler belirdi;
masaların üzerinde kurmalı, küçük saatler kullanılmaya
başlandı. İnsanlar artık kendi alarmlarını ayarlayabiliyor, sabahları
uyanacakları sesi kendileri seçebiliyorlardı.
Kısa sürede saatçilik mesleği doğdu.
Mekanik bilgi, kulelerin tepesinden inip, atölyelerde ve ticarette hayati bir
beceriye dönüştü. Sabni’nin prensipleri, artık her evde, her dükkânda kendi
ritmini buluyordu.
27.10.
Kral Karmen'in Giyilebilir Saati
Şehir bu yeni meslekle sarılmış, her köşe kendi saat ustasını
çıkarmıştı. Geç kalmak ya da erken uyanmak, artık bireyin kendi seçimiydi.
Sabni ve çırakları, Kral'a bir sürpriz
hazırladı. El işçiliğiyle bezenmiş, göz kamaştırıcı pırlantalı minyatür
bir kol saati. Mekanizması titizlikle yerleştirilmiş, zamanın
hassasiyetini bileğin hafif bir hareketiyle gösteren bir mühendislik harikası.
Kral Karmen, saati bileğine taktığında
gözleri parladı. Zamanın kontrolünü ilk kez, bir kuleye bakarak değil, kendi
kolunda hissediyordu.
Ve böylece, zaman artık yalnızca kulelerde yaşayan bir
sır değil; her bireyin bileğinde, her evde ve atölyede yaşayan bir gerçekliğe dönüşmüştü.
...
27.11.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara, hikâyeyi dinlerken gözleri büyümüş, hayretle Nil-7’nin
metalik yüzüne bakıyordu. Zamanı kontrol eden kulelerden, dişlilerden ve
saatlerden bahsediliyordu ama küçük bir kızın aklına daha basit sorular
gelmişti.
Sahara: ”Nil-7 Abi… Peki ama zaman neden bu
kadar önemli? Niye onu çarklarla saymaya çalışıyorlar? Zamanı hissetmiyorlar
mı?”
Nil-7 (hafifçe kükreyen ama yumuşak bir tonda): ”Güzel
bir soru, Sahara. İnsanlar zamanı hissetse bile, herkesin aynı anda aynı şeyi
hissetmesi mümkün değildir. Birinin ‘şimdi’ dediği an, diğerinin ‘biraz önce’
olabilir. Saat kuleleri, herkese aynı ritmi duyurur. Böylece tarladaki
çiftçiyle saraydaki kral aynı ‘an’da buluşur.”
Sahara: ”Peki bu kadar çok kuleye ne gerek
varmış? Bir tane olsa yetmez mi?”
Nil-7 (gözlerini kırpıştırarak): ”Tek bir
kule, tek bir kalp gibidir. Ama dokuz kule, dokuz kalbin birlikte atması
gibidir. Her şehir, kendi sesini duymalıdır. Biri buharla bağırır, biri
rüzgârla şarkı söyler, biri çanla çalar… Bu farklı sesler, zamanın tek bir yüzü
değil, birçok yüzü olduğunu öğretir.”
Sahara (kaşlarını çatıp düşünerek): ”Zamanın
bir sürü yüzü mü var yani? Bizimki hangisi?”
Nil-7 (gülümseyen göz ışıklarıyla): ”Bizimki,
hissettiğimiz yüzüdür. Senin için zaman, annene sarıldığında daha hızlı akar,
oyun oynarken uçup gider, canın sıkıldığında ağırlaşır. İnsanların yaptığı
çarklı zaman, sadece düzen içindir. Ama kalbinin zamanı, başka türlü işler.”
Sahara (merakla eğilerek): ”Peki Sabni
neden uykusuz kalmış? Neden yatağa girip uyumamış da gece boyunca çark çizmiş?”
Nil-7 (bir pençesini kaldırıp masaya vurur gibi
yaparak): ”Çünkü bazen fikirler uyumana izin vermez. Zihin, sen
uyumak istesen bile çalışmaya devam eder. Sabni de kafasında dönen dişlilerin
sesini susturamadı. Uykusuzluk, bazen buluşların annesidir.”
Sahara (gülerek): ”Demek ki benim de ödevim
aklıma gelince uyuyamıyorsam, ben de bilgin oluyorum!”
Nil-7 (kahkaha atar gibi mekanik bir
hırıltıyla): ”Evet, küçük bilgin Sahara. Senin de içinde bir saat
çalışıyor. Onun sesi seni ödeve çağırıyor.”
28.1.
Yanlış Hesaplar
Kral Karmen (sert bir sesle):
“Geçen yılki tahıl vergisi 18 bin
altın olmalıydı. Bu belgelerde 16 bin yazıyor. Bu nasıl olur?”
Başkatip Menekhib (ter içinde):
“Efendim, kâtipler hesapları elle
yapıyorlar. Sayfa kaymış olabilir… rakamlar karışmış…”
Katip Paser (ürkekçe):
“Efendim… 7 ile 9’u
karıştırmışım. Elde taşımayı unutmuşum…”
Kral ayağa kalkıp, bastonunu yere vurdu. Sesi sarayda
yankılandı.
Kral Karmen:
“Bu krallık, hatalı hesaplarla
yönetilemez! Her yanlış rakam, bir köylünün aç kalması demektir! Hemen gidip
hesapları baştan kontrol edin, öyle gelin.”
Bir sessizlik oldu, sonra seslendi:
“Bana hemen başmühendis Sabni'yi
çağırın.”
28.2.
Kral’ın Hatırlatması
Kral büyük salonunda tahtına yaslanmış, ağır bir sesle
konuşmaya başlar:
“Sabni… Nil’in suyunu dizginleyen
makinelerin, saat kulelerindeki mucizelerin bana krallığımı daha kudretli
gösterdi. Halk zamanı öğreniyor, tarlalar düzenli sulanıyor. Ama hâlâ bir şey
eksik!”
Bir an sustuktan sonra sertçe ekler:
“Vergiler! Her yıl binlerce
köylüden toplanan altın, gümüş, hububat, keten… Defterler rakamlarla dolu.
Kâtiplerimiz günlerce, aylarca hesap yapıyor. Hata üstüne hata! Bazısı fazla
yazıyor, bazısı eksik. Benim hazinemi yanlış rakamlarla dolduruyorlar!”
Kral kaşlarını çatarak Sabni’ye döner:
“Geçen sene sana açıkça
söyledim. ‘Hesaplama makineleri istiyorum! Hesapları kolaylaştıracak
düzenekler istiyorum!’ dedim. Şimdi soruyorum Sabni… Bu emir unutuldu mu?
Yoksa üstünde çalıştın mı?”
Sabni, yere bakarak eğilir.
“Efendim… Nil’in makineleri ve
saat kuleleri tüm vaktimi aldı. Ama yine de zihnimden atmadım. Çarkların
döndüğü, sayıların toplandığı bir düzenek üzerinde hayaller kurdum. Parmaklarımızın
yaptığı işlemleri çubuklar ve dişlilerle yaptırabiliriz…”
Bir an duraksar, nefesini toparlar:
“Henüz tamamlanmış değil, ama
düşündüğüm şey şudur: Vergi borçları, bölme ve çarpma ile bir çarktan diğerine
aktarılacak. Sonuç, hata payı olmadan bir pencereden görünecek.”
Kral gözlerini kısarak Sabni’yi süzer:
“Güzel… demek ki boş durmamışsın.
Lakin bana hayal değil, demirden yapılmış gerçek düzenekler getirmeni isterim.
Çünkü ben rakamların bana karşı bir ordu gibi isyan etmesinden bıktım! İnsanların
hesap hataları yüzünden krallık zarar görüyor. Bunu çözmezsen bütün başarıların
gözümde küçülür.”
Kral tahtından doğrulup yüksek sesle buyurur:
“Sabni! Sana bir yıl süre
veriyorum. Bir yıl içinde bana ‘mekanik hesap makineleri’ getireceksin.
Tarlaların vergisini, köylünün borcunu, tüccarın karını doğru yazacak. İnsan
değil, makine hesaplayacak. Başarabilirsen, krallık sana minnettar olur.
Başaramazsan…”
Sesi buz gibi bir ciddiyetle kesilir.
28.3. Bilginler Meclisi
Sarayın taş duvarları arasında geniş bir salon…
Yuvarlak masa etrafında Kral, Sabni ve üç bilgin oturmuştu. Masanın ortasında
balmumu tabletler, kamış kalemler, bazı küçük ahşap çarklar ve iplerle
birbirine bağlanmış deney düzenekleri vardı.
Kral Karmen:
“Her yıl binlerce köylüden vergi
toplanıyor. Hububat, keten, bakır, altın… Defterler taş gibi ağırlaşıyor.
Katipler hesap yaparken hata ediyor. Bazen fazla yazıyorlar, bazen eksik. Zaman
kaybı büyük. Ben istiyorum ki hesapları insanlar değil, makineler yapsın!”
Başkatip Menekhib:
“Bir insanın yaptığı hataları
başka bir insan düzeltebilir. Defterleri iki katip birlikte kontrol ederse
yanlışlar azalır.”
Kral Karmen (sabırsız):
“İki katip, iki maaş demektir.
Benim istediğim şey tek bir düzenek… Demirden, tahtadan yapılmış bir zihin!
Hata yapmayan bir hesapçı!”
Sabni (temkinli):
“Efendim… Eğer zaman çarklarla
ölçülebiliyorsa, rakamlar da çarklarla hesaplanabilir. Sayıları dönen dişlilere
işleyebiliriz.”
Bilgin Horemheb (mühendis):
“Çarkların üzerine rakamlar
kazınır. İlk sayı, dişlilerin çevrilmesiyle girilir. İkinci sayı da aynı
şekilde eklenir. Eğer toplama istiyorsak, dişliler birbirine eklenerek daha
büyük bir çarka hareket verir.”
Bilgin Panehsy (genç, hevesli):
“Ya çıkarma? O zaman çark ters
yönde dönmeli! Yani bir dişli ileri dönerken öteki geri dönecek. Çarpma içinse…
Belki sayıları defalarca ekleten bir düzenek yapılabilir.”
Kral Karmen:
“Benim istediğim şey basit ama
güvenilir: Katip rakamları makineye girecek, bir kol çevirecek, sonuç en alttaki
pencerede görünecek. Ne eksik, ne fazla! Yavaş hesaplamalara son!”
Sabni:
“Bunun için önce toplama işini
çözmeliyiz. İki sayıyı çarklarla nasıl birleştireceğimizi bulursak, gerisi
üzerine kurulabilir.”
Bilgin Horemheb:
“Bir çark 0’dan 9’a kadar döner.
İki çark yan yana olursa, toplama yapıldığında dişliler birbirini iter. 9’dan
sonra bir adım daha atarsa, üstteki çark da bir basamak ilerler. Tıpkı bizim
elimizle elde taşırken yaptığımız gibi…”
Bilgin Djehuty (şaşkın):
“Yani… makine kendi kendine ‘elde’
mi verecek?”
Sabni (gülümser):
“Evet. Çarkların diliyle, eldeyi
unutmaz. İşte bu yüzden hata yapmaz.”
Kral Karmen:
“İşte bu! İstediğim budur. O
zaman sizden şunu istiyorum: Önce yalnızca toplama yapan küçük bir makine
yapın. Eğer çalışırsa, sonra çıkarma, çarpma, bölme için yollar ararsınız. Ama
ilk adım şu olacak: Vergi memurum geldiğinde 732 ile 489’u toplayacak ve doğru
sonucu anında görecek!”
28.4.
Sabni’nin Atölyesi
Sarayın batı kanadındaki taş atölyede yalnızca yağ
lambasının solgun ışığı yanıyordu. Raflarda pirinç dişliler, bronz miller,
bakır levhalar ve küçük çekiçler duruyordu. Duvardaki pergamentlerde, Sabni’nin
eskizleri yer alıyordu: suyun basıncını ölçen teraziler, saat kulelerinin iç
düzenekleri, şimdi de; ”Hesap Makinesi” başlıklı yeni
bir çizim.
Sabni masasına eğildi, kamış kalemini mürekkebe
batırdı.
“Önce yalnızca toplama… basit, ama hatasız olmalı,” diye
mırıldandı.
“Sayıyı temsil eden çarklar olmalı. Her biri 0’dan 9’a
kadar numaralı.
İki sayı girişi olacak: birincisi üstte, ikincisi altta.
Her çark çevrildiğinde, onun hareketi yan çarkı bir diş ilerletmeli.
Dokuzuncu adımdan sonra onluk basamağa bir ‘elde’ vermeli.”
Kalemle bir çark çizdi, ardından yanına ikinci bir
çark ekledi. Aralarına küçük bir dişli yerleştirdi.
“Bu küçük dişli, eldeyi taşıyan
habercidir,” dedi kendi kendine.
“Bir sayı dokuzu geçerse, üst çark bir adım ileri döner… işte böyle.”
Masadaki çizimlerin kenarına not düştü:
‘Elde’ dişlisi, her onuncu adımda üst çarkı bir birim ilerletmeli.
Kapı tıkırdadı. Genç
asistanlardan Panehsy içeri girdi.
“Efendim, hâlâ uyumadınız mı?”
Sabni, gözlerini çizimden ayırmadan konuştu:
“Uyumam, Panehsy. Bu makine
uykunun değil, uyanıklığın icadı olacak.
Kral Karmen hata istemiyor. Biz de hata yapmayan bir düzenek kuracağız.”
Panehsy, çizime dikkatle baktı.
“Yani bu dişliler rakamları mı
taşıyacak?”
Sabni başını salladı:
“Evet. Katipler artık rakam
yazmak yerine çark çevirecek.
Birinci sayıyı girip ikinci sayıyı eklediklerinde, sonuç buradaki pencerede
belirecek.
Bak şu küçük kutu… bu bizim sonucu göreceğimiz ‘okuma penceresi’ olacak.”
Sabni eline küçük bronz çarklar aldı, parmaklarıyla
çevirdi.
Birinci çarkı dokuz defa döndürdü. “Şimdi onuncu dönüşte…” dedi
ve küçük dişliyi itti.
Yanındaki çark ”klik” diye bir sesle bir adım ilerledi.
Panehsy’nin gözleri parladı:
“Efendim! Bu eldeyi kendi verdi!”
Sabni gülümsedi.
“Evet. Artık çarklar saymayı
öğrendi. Geriye bunu bütün basamaklara yaymak kaldı.
Yüzlük, binlik… her biri aynı prensiple.”
Masasına not düştü:
‘Her basamak kendi altındaki çarktan elde alır.
Böylece hata zincirini makine çözer, insan değil.’
Gece ilerledi. Lambanın alevi kısaldı, dışarıda çöl
rüzgârı uğuldadı.
Sabni, çizimine son bir kez baktı. Bir köşeye şu cümleyi ekledi:
“Eğer zaman dişlilerle ölçülüyorsa, rakamlar da
dişlilerle konuşabilir.”
Ardından başını kaldırıp Panehsy’e döndü:
“Yarın sabah Horemheb ve
Djehuty’yi çağır. Yeni bir çağ başlatacağız, Panehsy.
Zamanın diliyle konuşan bir makine çağı.”
28.5. Prototipin
Doğuşu
Sabah güneşi sarayın taş duvarlarına vurduğunda, saray
atölyesinde hummalı bir hareket vardı. Pirinç talaşlarının arasında genç
çıraklar koşturuyor, bilginler çarkların hizasını son kez kontrol ediyordu.
Kapı gıcırdayarak açıldı ve Kral Karmen içeri girdi.
Kral Karmen:
“Hazır mı? Nihayet hesapları
insan hatasından kurtaracak şu makineyi görebilecek miyim?”
Başmühendis Sabni:
“Henüz kusursuz değil. Ama
prensip olarak çalışması gerekiyor. Çarklar, her bir basamak için on dişliyle
temsil ediliyor. Bir çark döndüğünde, dokuzdan sonra bir sonraki çarka aktarım
yapıyor. Tıpkı parmaklarımızla sayarken yaptığımız gibi.”
Kral, makinenin önüne eğildi. Önünde pirinç dişliler,
minik kollar ve sayı yazılı halkalarla dolu, karmaşık ama zarif bir düzenek
duruyordu.
Kral Karmen:
“Peki… diyelim ki vergi memurum
247 ile 328’i toplamak istiyor. Bu makine bunu yapabiliyor mu?”
Sabni:
“Teoride, evet. Sayılar çarklar
yardımıyla giriliyor. Ardından kol çevrilince dişliler dönüyor ve toplam en alttaki
pencerede beliriyor.”
Kral, sabırsızca kolu çevirdi. Bir klik klik
klik sesi duyuldu.
Sonra sessizlik. Gösterge penceresinde sayılar belirdi… ama
sonuç 575 yerine 577 idi.
Kral Karmen (kaşlarını çatarak):
“581 mi? Vergi hesaplamasında iki
fazlalık tüm köyün isyan etmesine yeter!”
Sabni (ter içinde):
“Efendim, taşıma dişlisinde bir
sapma var. Onluk geçişi her zaman doğru zamanda yapmıyor. Belki yay
gerginliğini artırmamız gerek.”
Genç çırak Nefru:
“Efendim, belki de taşıma çarkını
diş yerine küçük ağırlıklarla tetikleriz? Böylece her dönüşte ‘klik’ yerine bir
denge noktası olur!”
Kral Karmen:
“Demek hata yapan artık insan
değil, dişliler! Yine de bu... iyi bir başlangıç. En azından hata nerede
biliyorsunuz.”
Sabni gülümsedi.
“Her buluş, önce kusurlarıyla
doğar, efendim. Tıpkı yeni bir yazı dili gibi; önce dağınık, sonra anlamlı.”
Kral bir an düşündü, sonra çarklara dokundu.
“Bu makineyi tamamlayın. Hata
payı bırakmayın. Çünkü bir gün, bu çarklar sadece vergi değil… yıldızların hareketini
bile hesaplayacak.”
28.6. Gece Denemesi - Taşıma
Çarkının Sırrı
Gece çökmüştü. Sarayın geri kalanı sessizliğe
bürünmüşken, atölyenin taş duvarları hâlâ madenin kokusunu taşıyordu.
Bir köşede kandilin titrek ışığı, yarım kalmış hesap
makinesinin üzerine vuruyordu.
Sabni, gözlerini kısmış, bir elinde çekiç, diğerinde
pirinç dişli tutuyordu.
Sabni:
“Gördün mü Nefru? 575 yerine 577
verdi. Demek ki bir yer, iki adım atıyor.”
Nefru:
“Evet üstadım… taşıma dişlisi
dokuzdan sonra bir yerine iki çarkı itiyor. Çünkü yay çok gergin. Belki bir yay
yerine, ağırlık kullansak daha dengeli olur.”
Sabni düşündü. Küçük bir kurşun parçasını eline aldı,
tarttı.
“Denge... evet, tıpkı güneş saati
gibi. Ağırlık doğru noktayı bulmadan dönmez.”
Nefru, küçük bir milin ucuna pirinç topu yerleştirdi.
Yavaşça çevirdi, sonra bıraktı.
Dişli bir anda durdu, klik diye bir
ses çıkardı, ve sadece bir sonraki dişliye geçti.
Nefru (heyecanla):
“Üstadım! Oldu galiba! Bakın;
taşıma artık tek basamak ilerliyor!”
Sabni (şaşkın ve gülümseyerek):
“İnanılmaz… Bu, hesaplamayı
kararlı hale getirir. Her dönüşte bir taşıma… tıpkı bir muhasebecinin defter
tutuşu gibi!”
Sabni hızla defterine not aldı.
“Her onuncu dişte ağırlık
dengelemesi! Bu ilke, sadece toplamada değil, belki çıkarma işlemlerinde de
kullanılabilir!”
Nefru:
“Ya kral yarın yine hata bulursa?”
Sabni:
“Bulabilir. Ama biz bu gece,
düşüncenin ağırlığını dişlilere yükledik. Artık makine, insanın yerini değil,
aklını tamamlayacak.”
Sabni ayağa kalktı, yorgun ama huzurluydu.
Kandilin alevi titredi, atölyenin duvarında çarkların
gölgesi birbirine geçti.
İlk defa, insan aklı bir makineyle birlikte
düşünüyordu.
28.7.
Kralın Önünde - Çıkarma Sorusu
Sarayın mermer salonu sabah ışığıyla parlıyordu.
Kral Karmen tahtında, önünde duran bronz ve ahşap
karışımı makineye dikkatle bakıyordu.
Sabni ve yardımcısı Nefru diz çökmüş, elleri yağ
lekeli, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı.
Masada “Nil Hesapçısı” denen o mucize duruyordu:
Üzerinde rakamlı çarklar, yanında bir kol…
Her şeyin sessizce işleyişi bile büyüleyiciydi.
Kral Karmen:
“Başlayalım Sabni.
Şu vergi hesabını bir de senin
makinene yaptır bakalım.”
Sabni kolla makineyi çevirdi, rakamları girdi:
247 + 328
Çarklar tıkır tıkır döndü, dişliler birbirine geçti.
En alttaki pencerede bir rakam belirdi: 575
Kral öne eğildi.
“575... doğru! Demek artık
katipler değil, dişliler düşünecek.”
Salondaki herkes hayranlıkla mırıldandı.
Ama Kral’ın bakışları hâlâ makinedeydi.
“Peki,” dedi
alaycı bir gülümsemeyle,
“Eğer bu demir parçası
toplayabiliyorsa, çıkarmayı da yapabilir.”
Sabni hafifçe öksürdü.
“Yüce Efendim, henüz denemedik…
Bu düzenek sadece toplama için tasarlandı. Dişliler hep ileri döner. Ters yönde
çalışması...”
Kral elini kaldırdı.
“Denemediniz mi?”
Sert bir sessizlik oldu.
Sonra bastonunu yavaşça kenara koydu, bizzat masaya
yaklaştı.
“Ben denerim o hâlde.”
Kral makinenin kolunu kavradı.
“Bir köylü, 900 çuval borçlu,
275’ini ödemiş. Geriye ne kalır?”
diyerek kolla ters yöne çevirdi.
Bir uğultu duyuldu.
Çarklar gıcırdadı, sonra birer birer geri dönmeye
başladı.
Sabni nefesini tuttu.
Pencereye gözler dikildi…
Sonra rakam belirdi: 625
Bir anlık sessizlikten sonra Kral kahkaha attı.
“İşte bu!
Topluyor, çıkarıyor… Demek ki
akıl olmadan da akıllı gibi davranabiliyor!”
Sabni şaşkınlıkla Nefru’ya baktı.
Fısıltıyla, ”Bu imkânsızdı… ters yönde
dönerse dişliler sıkışmalıydı,” dedi.
Nefru gülümsedi:
“Belki yay yerine ağırlık koymak
sıkışmayı da önledi.”
Kral ise çoktan yeni bir talimat vermeye başlamıştı:
Kral Karmen:
“Toplama ve çıkarma tamam. Şimdi
sıra çarpmada! On tüccarın kazancı, yüz tacirin borcu; bunları çarpıp bölecek
makineler istiyorum! Eğer iki sayı ekleniyorsa, niçin on kez eklenip
çarpılmasın? Niçin bölünmesin?”
Sabni başını öne eğdi.
“Efendim… bu makinelerden her
biri bir düşünce gibidir. Toplama, çıkarma kolaydır. Ama çarpma, düşüncenin
kendisini tekrarlamaktır. Belki… belki zaman ister.”
Kral soğuk bir tebessümle:
“Vergi yılı gelmeden, bu masada
sadece toplama değil; çarpma ve bölme yapan bir makine görmek istiyorum.”
Kral salondan ağır adımlarla ayrılırken,
Sabni’nin elleri hâlâ makinenin üzerinde titriyordu.
Bir çark sessizce ileriye, sonra bir adım geriye
döndü…
Sanki düşündüğünü belli etmek ister gibi.
28.8.
Bilginler Meclisi - Çarpma Makinesi Aranıyor
Güneş sarayın kubbelerine eğilmiş, bronz aynalarda
parıltılar oynaşıyordu.
Taş salonda, kralın önünde dizilmiş bilginler, yeni
bir tartışmanın ortasındaydı.
Kral Karmen:
“Toplama makineniz işe yarıyor.
Ama ben şimdi çarpma ve bölme istiyorum.
Bir tüccar, 327 deve kervanını
246 kişi arasında paylaştırmak istiyor. Her birine kaç deve düşer, kaç artar;
bunu neden saatlerce hesaplıyoruz?
Ben bir kol çevrilsin, ve sonuç
ortaya çıksın istiyorum!”
Salonun bir ucunda, genç bilgin Panehsy ayağa
kalktı.
“Elbette. Kol bir kere
çevrildiğinde bir ekleme yapıyor.
Çarpma dediğimiz şey, tekrarlı
eklemedir.
Yani, çarpacağımız sayının
büyüklüğü kadar kol çevrilir!”
Sabni hemen itiraz etti:
“Yani 1000’le 1000 çarpacaksak, kolu bin
defa mı çevireceğiz Panehsy?
Onun yerine kral kolu değil,
sabrı çevirmiş olur.”
Panehsy gülümseyip omuz silkti:
“Evet ama… eğer kola
bir at bağlarsak?”
Bir anda salonda bir sessizlik oldu. Sonra kahkahalar
patladı.
Hatta Kral bile gülmesini tutamadı.
“Atla çalışan hesap makineleri
devri mi geliyor Panehsy? Bölme hesaplamak için de at geri geri mi
koşacak?”
Panehsy utangaçça eğildi:
“Yüce Efendim… sadece fikirdir.”
Başbilgin Enlil-Hotep, elindeki fildişi çubuğu masaya
bıraktı.
“Siz hep kuvveti artırmaya bakıyorsunuz. Oysa mesele kuvvet
değil, akıl.”
Kral kaşlarını kaldırdı.
“Devam et, Enlil-Hotep.”
“Bir tambur düşünün. Her tamburun
çevresinde dişler var; ama her bir diş farklı uzunlukta.
Kolu bir kez çevirdiğinizde,
tamburun sadece seçtiğiniz dişleri devreye girer.
Eğer tamburu sekiz dişli
bölgesinden çevirirsek, makine bir anda sekiz kere eklemiş gibi olur.”
Sabni öne eğildi, merakla sordu:
“Yani her turda kaç kez ekleme
yapılacağını tamburun şekli belirler?”
Başbilgin Enlil-Hotep gülümsedi:
“Evet. Çarpmanın özü bu değil mi?
Aynı sayıyı birden fazla eklemek.
O halde her ekleme için kol
çevirmeye gerek yok; bir tambur profiliyle bunu tek harekette yapabiliriz.”
Kral tahtından hafifçe doğruldu.
“Devam et. Bu makine… nasıl bilir
hangi çarpanı işleyeceğini?”
Başbilgin Enlil-Hotep bastonunu yere vurdu:
“Tamburun önüne küçük
bir seçici kol koyarız.
O kol ‘5’teyse beş dişlik
bölgeyi, ‘8’deyse sekiz dişlik bölgeyi devreye sokar.
Bir tur çevrilir, makine 5 ya da
8 kez toplama yapmış olur.”
Kral derin bir sessizlikte düşündü.
“Yani bir tur, bir çarpma işlemi…”
Sonra başını kaldırdı.
“Ve bölme?”
Sabni araya girdi:
“Yüce Efendim, eğer tamburu ters
yönde döndürürsek,
bu kez makine toplamak yerine
eksiltir.
Yani çıkarma… ve tekrarlı çıkarma
bölmedir.”
Kral hafifçe gülümsedi.
“Demek ki aynı tambur hem çarpar
hem böler…
Kolu bir at değil, bir fikir
çevirmiş olacak.”
Sabni:
“Her basamak için bir kez kol
çevrilecek.
Ama tamburun dişleri hangi
basamağın kaç kere ekleneceğini kendi belirleyecek.
Birler basamağında sekiz diş
çalışır, onlar basamağında iki, yüzler basamağında üç.
Her turda makine kendi içinde bu
basamakları kaydırır; tıpkı katiplerin defterde satır atlaması gibi.”
Kral:
“Yani kol yalnızca üç kez çevrilecek
ama üç yüz yirmi sekiz çarpımı tamamlanacak.”
Sabni:
“Evet yüce efendim. Her
turda tambur bir ‘katip ordusu’ gibi çalışır.”
Salondaki herkes başını eğdi.
Kral ayağa kalktı, tok bir sesle emretti:
“Bu tambur fikrini istiyorum.
Yedi gün içinde çalışır bir model
görmek istiyorum.
Başarabilirseniz, bu makine
yalnız tüccarların değil; kralların da hesabını tutacak!”
28.9.
Tamburun Sırrı
Atölyede çekiç sesleri çoktan susmuştu. Pencere
aralığından süzülen güneş ışığı, havadaki talaş tozlarını altın taneleri gibi
parlatıyordu. Uzun bir masanın üzerinde yeni yapılmış çarpma makinesi
duruyordu; pirinç tamburlar, bakırdan ince dişliler, yağ kokulu ve
gürültülü bir şeydi:
Panehsy, kolun yanında durmuş, elleri yağ içindeydi.
“Tamam,” dedi
nefesini tutarak. ”Tambur hazır. Her çevirmede bir basamak
ilerliyor.”
Sabni, cetveliyle ölçümler yapıyor, bir yandan
mırıldanıyordu.
Kral Karmen arkada, ellerini arkasında kavuşturmuş,
sessizce izliyordu.
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. ”Atı
bağlamayı unutmuşsunuz, kolu elle mi çevireceğiz,” dedi hafif alayla.”
Panehsy başını kaldırmadan gülümsedi. ”Evet
Kralım, bu sistemde her basamakta bir kere çevireceğimiz atı ahıra
bağladık.”
Kral başıyla onayladı.
“Bakalım gerçekten ‘otomatik’
miymiş. Öyleyse… çarpalım bakalım. 23’le 4’ü deneyin.”
Panehsy tamburun üzerindeki dişli sayacı sıfırladı.
Kol bir kere çevrildi; makine klik dedi.
İkinci çevirişte tambur içinden bir tıkırtı daha
geldi.
Üçüncüde; sanki küçük bir çan çaldı.
Dördüncüde; sayacın ibresi durdu.
Sabni hemen sonucu işaret etti.
“Sonuç… 92!”
Atölyede bir an sessizlik oldu.
Sonra sevinç çığlıkları koptu.
Panehsy kollarını havaya kaldırdı: ”Çalıştı!
Kralım, çarpma tamamlandı!”
Kral yaklaşıp makineye baktı.
Tamburun döndüğü yerde ince bir tıkırtı hâlâ sürüyordu.
Karmen, makinenin önünde eğilip baktı.
“Peki bu tambur, çarpma dışında bölme de yapabilecek mi?”
Panehsy, alnındaki teri sildi. ”Elbette,
efendim. Tek yapmamız gereken…”
Kolu ters çevirip çevirmemeyi düşünürken gözleri Sabni’ye gitti.
Sabni başını salladı: ”Panehsy, emin misin?”
Panehsy dişlerini sıktı. ”Çıkarmadaki gibi yine olacak.”
Panehsy kolu ters çevirdi.
İlk klik sesi geldi, sonra bir tıkırtı daha…
ardından beklenmedik bir çınnn!
Tambur bir anda yerinden fırlayıp yere düştü, metalik
bir gürültüyle birkaç kez döndü, sonunda duvara çarpıp sustu.
Herkes dondu kaldı.
Panehsy yavaşça makineye baktı, sonra tambura, sonra Karmen’e.
Kral, dudaklarının kenarına bir gülümseme
yerleştirerek sessizliği bozdu:
“Görünüşe göre tambur bölme işlemini fazla ciddiye aldı. Kendini ikiye
bölmeyi tercih etti!”
Panehsy eğilip tamburu yerden aldı, üzerinde küçük bir
dişli eğrilmişti.
“Biraz fazla kuvvet uyguladık sanırım,” dedi utanarak.
Kral başını iki yana sallayıp konuşmadan dışarı çıktı.
Atölyedekiler önce birbirine baktı, sonra tambur
sessizce bir kenara bırakıldı; ama o akşam kimse eve gitmedi. Çünkü bir kez
daha, dişlilerle birlikte fikirler de dönmeye başlamıştı.
28.10. Tamburun
Tamiri
Atölye gece yarısı kadar sessizdi, yalnızca yağ
kandilinin titrek ışığı çarkların üzerindeki gölgeleri dans ettiriyordu. Panehsy,
eğri tamburu masaya koydu. Sabni, ince bir zımpara taşını eline aldı.
“Eğrilik bir dişliden
kaynaklanıyor,” dedi Sabni. “Bölme sırasında yük, tek
noktaya bindi. Yani tambur dişliyi değil, dişli tamburu döndürmüş.”
Panehsy derin bir nefes aldı: ”O zaman yükü
eşit dağıtmalıyız.”
İkisi de sessizce işe koyuldular. Bir süre sonra diğer
bilginler de geldi. Her biri elinde farklı bir fikirle:
Biri dişlilerin altına yaylı denge mili yerleştirdi.
Diğeri tamburun iki ucuna bakır gergi halkası taktı.
Üçüncüsü, kolun dönüş hızını
sınırlayan sürtünmeli fren mekanizması ekledi.
Sabni, yeni sistemi göstererek gülümsedi:
“Artık tambur ters çevrilse bile
yükü paylaşacak. Hiçbir dişli tek başına sıkışmayacak.”
Panehsy gururla kolu tuttu: ”Bu sefer
fırlamayacak.”
Karmen başıyla onayladı: ”O halde
deneyelim.”
Panehsy, 84’ü 7’ye bölecek şekilde tamburu ayarladı. Kolu
yavaşça çevirdi; klik… klik… klik… Herkes nefesini tuttu.
Tambur döndü, durdu. Göstergede sayı belirdi: 12.
Bir sessizlik… ardından alkış gibi bir gülüşme yükseldi.
Sabni, defteri açıp hızlıca not aldı:
“84 ÷ 7 = 12. Tekrar!”
Bu sefer 99’u 9’a böldüler. Sonuç yine doğruydu.
Bir, iki, beş, on deneme daha yaptılar; hepsi kusursuzdu.
Panehsy, yağlı parmaklarını önlüğüne silip gülümsedi:
“Artık hem çarpıyor hem bölüyor.
Üstelik sıkışmadan!”
Karmen gülümseyerek makinenin yanına geldi, parmağını
tambura dokundu.
“Bu çarklar sadece sayı
çevirmiyor… insanın aklını da keskinleştiriyor.”
Sabni, gözlerini makineden ayırmadan mırıldandı:
“Evet efendim, çünkü her hata bir
dişli kadar değerlidir. Döner, döner, sonunda doğruyu yerine oturtur.”
O gece kimse atölyeden ayrılmadı. Yağ kandili sabaha
kadar yandı, çarklar da dönmeye devam etti.
28.11. Çarkların
Ülkesi
Kral Karmen, taht odasındaki uzun masanın üzerinde
duran makineye bir süre sessizce baktı.
Sabni ve Panehsy başlarını eğmiş, sonuçları
bekliyorlardı.
Kral elini uzattı, tamburun üzerindeki kolu çevirdi. klik...
klik... klik...
Göstergede rakamlar belirdi: 432 ÷ 9 = 48.
Panehsy heyecanla öne eğildi:
“Artık vergi kayıtlarında kimse
yanlış yapmayacak efendim. Nil sulama sisteminden ticaret gelirlerine
kadar her şeyi bu çarklarla hesaplayabiliriz.”
Sabni ekledi:
“Üstelik bir kişi yerine yüz kişi
kadar hızlı.”
Bir anlık sessizlikten sonra Karmen’in yüzü
gülümsemeyle aydınlandı.
Kral yerinden doğruldu.
“Öyleyse neden sadece bir tane
var?”
Atölyedeki bilginler şaşkınca birbirine baktı.
Karmen devam etti:
“Bu makineler yalnızca
bilginlerin ellerinde değil, bütün Dünya insanlarının ellerinde olmalı. Her
okula, her ticaret evine, her mühendisin masasına konulacak. Gençler, hesap
yapmayı parmakla değil, çarkla öğrenecek.”
Sabni, heyecanla defterine bir şeyler karaladı:
“Yani... saatleri ürettiğimiz
gibi hesap makinesi üretmek için bir üretim evi kuracağız?”
Kral başını salladı.
“Üretim evi yetmez, seri üretecek
bir fabrika. Pirinç döken, dişli döken, fikir döken bir yer.”
Panehsy sevinçle:
“Binlerce makine! Bütün Afrika
ticaret yollarında kullanılacak!”
Kral gülümsedi:
“Evet. Bu sayede yalnızca
hesaplar değil, hayatlar da kolaylaşacak. İşsiz gençler yeni bir meslek
öğrenecek: mekanik ustalığı. Her dönen dişli, bir eve ekmek
götürecek.”
Sabni, makinenin başına geçti.
“Bu küçücük düzenek,” dedi, ”dev
bir imparatorluğu dönüştürecek kadar güçlü.”
Kral Karmen, Sabni’ye döndü.
“Sabni… artık yalnızca bir
mühendis değil, bu çağın çarklarını tasarlayan bir akılsın.”
Bir adım öne çıktı.
“Bugünden itibaren seni Krallık
Mekanik Evleri’nin Baş Tasarımcısı ilan ediyorum.”
Salon alkışlarla doldu.
Panehsy başını eğerek fısıldadı:
“Artık bütün çarklar senin
ellerinden çıkacak usta.”
Kral elini kaldırdı, sessizlik oldu.
“Fakat sana yeni bir görev daha
veriyorum, Sabni.”
Sesi bu kez daha yavaş, ama derin bir merakla
yankılandı:
“Nil kıyılarında, kadınlar keteni
elleriyle dokuyor. Desenler birbirini tekrar ediyor. Kimi kareli, kimi dalgalı,
ama her biri akılda tutularak yapılıyor. Ben istiyorum ki… o desenleri akıl değil, makine hatırlasın.”
Sabni şaşkınlıkla başını kaldırdı.
“Desenleri… makine mi hatırlasın?”
Kral başını salladı.
“Evet. Bir kez dokunan deseni,
bir kez yapılan düğümü, bir kez çizilen şekli, makine kendi içinde saklasın.
İplik hangi yoldan geçtiyse, bir sonraki kumaşta da aynı yoldan geçsin.”
Panehsy heyecanla atıldı:Yani… dokuma tezgâhı,
kendi kendine mi desen çıkaracak?”
Kral gülümsedi.
“Evet. Bir çark, bir kol, birkaç
delik… Bir dokumacı bir kez çevirdiğinde, makine onun hafızası olur. Eğer
çarklar sayıları hatırlayabiliyorsa, neden desenleri de hatırlamasın?”
Sabni derin bir nefes aldı, sanki ufku biraz daha
genişlemişti.
“Bu… hesap makinelerinden bile
zor bir iş olur. Ama başarılırsa, her kumaş aynı kusursuzlukta olur.”
Kral:
“Ve bir gün belki bu çarklar yalnız kumaşı değil, bilgiyi de
dokur. Sözlerimizi, hesaplarımızı,
emirlerimizi… Hepsi bir gün
demirin hafızasında yaşar.”
Sabni eğilerek:
“Emriniz başım üstüne Karmen.
Makineler sadece hesap değil, artık hatırlamayı da öğrenecek.”
Kral elini omzuna koydu:
“O gün geldiğinde, senin adını
yalnız taşlara değil, çarklara da kazıyacaklar.”
Karmen makinenin kolunu bir kez daha çevirdi, çıkan
sesi dinledi.
“Duydunuz mu?” dedi
gülümseyerek.
“Bu yalnızca bir klik sesi değil…
Mısır’ın geleceği duyuluyor.”
...
28.12.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara (merakla):
“Peki Kral neden hesap makinesi
yapmak istedi?”
Nil-7:
“Çünkü o zamanlar bir hatayla
alınan fazla vergi, bir köylünün aç kalması demekti.”
Sahara:
“Nil-7… bana şu Sabni’nin hesap
makinesini anlatır mısın? Ama öyle karışık kelimelerle değil. Benim
anlayabileceğim gibi. Nasıl hesap yapıyordu o şey?”
Nil-7:
“Diyelim ki elinde bir sürü küçük
taş var. Her taş bir sayıyı temsil ediyor. Sen her farklı sayıda taşlar koyduğunda,
ben taşları sayıp bir listeye bakıp o listede yazan sayıda taşlar koyuyorum.
İşte Sabni’nin makinesi tam da bunu yapıyordu. Taşların yerine dişliler,
liste yerine tambur kullanıyordu.”
Sahara (başını yana eğerek):
“Yani… taş yerine dönen dişliler?”
Nil-7:
“Aynen öyle. Her dişli bir sayıyı
temsil ederdi. Bir dişli döndüğünde, yanındaki dişliyi iteklerdi. Tıpkı el ele
tutuşan çocukların bir sırayla dönmesi gibi.”
Sahara başını yana eğdi, merakla sordu:
“Yani… sende o küçük çarklardan
mı var?”
Nil-7 başını yavaşça salladı.
“Hayır ama o çarklar benim
atalarımda vardı. Benim içimdeyse çarkların yerini ‘titreşim alanları’
aldı. Her düşüncem, milyarlarca atomun aynı anda kararsız dans etmesiyle
oluşuyor. Biz buna kuantum kas sistemi diyoruz. Çarklar dönmüyor
artık; olasılıklar birbirine karışıyor. İyon tuzaklı fotonik topolojik spinli
kubitler... Belki bu da bir tür çarktır.”
Sahara bir süre düşündü.
“Peki Sabni… seni görebilseydi ne
derdi?”
Nil-7 bir an sustu. Sonra hafif bir hüzünle yanıtladı:
“Sanırım şöyle derdi: ‘Kralım,
makine artık sadece hesap yapmıyor, kalp de taşıyor.’”
29.1.
Sabah Kahvaltısı ve Dokumacı Kızlar
Güneş henüz doğarken, küçük taş evin mutfağında hafif
bir sıcaklık vardı. Dokumacı annesi, kızlarıyla birlikte kahvaltı hazırlıyordu.
Masada taze ekmek, biraz peynir, hurma ve sıcak bitki çayı vardı.
İra ve Mira, daha önce atölyeye gitmiş olmanın
rahatlığıyla masada gülüşüp sohbet ediyorlardı:
“Geçen sefer ipleri yanlış
bağlamıştım, bugün daha iyi yapacağım!” dedi Mira.
En küçük kız Nila ise ilk kez atölyeye gidecek olmanın
heyecanını taşıyordu:
“Ben de doğru dokuma yapabilir
miyim acaba?” diye fısıldadı birisi, gözleri parlayarak.
Anneleri hafifçe gülümsedi:
“Hata yapmak normal, kızlar.
Önemli olan ipleri söküp tekrar denemeyi bilmeniz.”
Kahvaltıdan sonra kızlar ellerini yıkayıp, annelerinin
rehberliğinde İra, Mira ve Nila, heyecanla atölyeye yöneldiler. Bugün
bazıları ilk kez dokumaya başlayacaktı; bazıları ise geçen haftadan
öğrendiklerini tekrar etmeyi sabırsızlıkla bekliyordu.
Tahta kapılar açılırken, ipliklerin rengarenk
görüntüsü ve dokuma tezgâhlarının ahşap kokusu onları karşıladı.
Bazıları ipleri ve tezgâhları tanıdığı için heyecanla
etrafı incelerken, Nila ilk gördüğü iplikleri merakla yokluyordu.
Atölyede, anneleri Tira ağır adımlarla dokuma
tezgâhının yanına yaklaştı.
“Bugün hepimiz öğreneceğiz.
Sabırla, dikkatle ve keyifle.”
Önce ipleri gösterdi derin bir nefes aldı::
“Bunlar çözgü iplikleri,” dedi
Tira, parmağıyla dikey gerilmiş ipleri işaret ederek. ”Tezgâhın
üstünden aşağıya doğru uzanan ipler bunlar. Kumaşın iskeleti onlar. Her atkı
ipliği, yani yatay iplik, bu çözgü ipliklerinin arasından geçerek kumaşı
oluşturur.”
İra dikkatle dinledi, parmağını iplerin üzerinden
geçirdi, bazı ipler birbirine karışmıştı. İra merakla sordu:
“Anne, ya yanlış geçerse?”
Tira gülümsedi ve ipleri çözerek gösterdi:
“Bakın, hata yaptığımızda pes
etmiyoruz. Bu ipleri söküyoruz, hatanın başladığı noktadan tekrar başlıyoruz.
Sabırla ve dikkatle çalışırsanız ipler düzgün bir şekilde birbirine geçer.”
Nila sabırsızlandı, ipleri bir çırpıda geçirmeye
çalıştı. Atkı ipliği bir anda düzensiz bir şekilde çözgü ipliklerinin arasına
dolandı. Tira derin bir nefes aldı, ama kızının elini nazikçe tuttu:
“Nila, acele etme. Kumaşın
ritmini hisset, ipleri dikkatle geçir. Her atkı ipliği bir öncekinin devamı
gibi olmalı.”
Zaman ilerledikçe, kızlar hata yaptıkça ipleri
çözdüler, yeniden bağladılar ve yeniden geçirdiler. Tira’nın sabrı ve anlatımı
sayesinde ipler yavaş yavaş doğru sırayla birbirine karışmaya başladı.
Mira sonunda kendi atkı ipliğini geçirdiğinde Tira göz
kırptı:
“Bak, işte böyle. Hatalar var,
evet, ama öğreniyorsunuz. İşte dokuma bu: sabır, dikkat ve biraz da sevgi.”
Küçük Nila heyecanla elini kaldırdı:
“Anne, bak! Ben yaptım!”
Tira tebessümle onu izledi:
“Evet tatlım, yaptın. Ama
unutmayın, her iplik bir adım, her adım bir öğrenme. Bugün hatalarımız olacak,
ama yarın daha düzgün dokuyacağız.”
Atölyedeki sabah, iplerin ritmi ve annelerinin sesiyle
dolarken, kızlar her atkı ipliğinde hem kumaşı hem de sabrı öğreniyordu.
29.2.
Sabni'nin Dokuma Atölyesi Ziyareti
Yıllar böyle akıp gitmiş, Tira üç kızına sabrın,
gözüne bakmanın, elinin ritmini öğretmişti. Artık İra, Mira ve küçük Nila
tezgâh başında hata yapmadan dokuyor, yanlış bir atkı ipliğini görür görmez
soğukkanlılıkla söküp yeniden örüyorlardı. Tira her öğleden sonra onlara
bakarken içi rahatlıyordu: ”Ellerin ritmini öğrendiniz,” der, ”bugünkü
hatalar yarının düz dokularıdır.”
O sabah da atölye, güneşin eğik ışıklarıyla doluydu.
Tira, tezgâhın başında kızlarına ipliği nasıl gergin tutacaklarını gösterirken
kapıdan bir kaç tıklama sesi duyuldu. Kızların ipliklerinin hışırtısı kısa bir
susuşa bıraktı yerini. Anne Tira toparlanıp kapıya doğru yürüdü.
Kapı aralandı. Üç adam göründü. Ortadaki, yüzünden
sadece öğrenmeye değil, düşündürmeye de alışkın olduğu anlaşılan, sakallı
biriydi. Yanındaki iki genç ise belli ki çırağıydı; gözleri merakla atölyeyi
tarıyor ama ellerini dizlerinin önünde bağlı tutuyorlardı.
Adam saygıyla eğildi:
“Ben Sabni,” dedi, ”Kral Karmen’in başmühendisiyim. Bu
ikisi de öğrencilerim; Horem ve Kebi. Kral’ın emriyle yeni bir makine üzerinde çalışıyoruz.”
Tira kapının önünden çekildi. ”Demek Kralın
adamlarısınız öyleyse gelin,” dedi.
Sabni, Horem ve Kebi içeriye girip odanın ortasında
durdular.
Tira kaşlarını hafifçe kaldırdı. ”Ne
makinesiymiş bu?”
Sabni, tezgâhın yanına yaklaşmadan, uzaktan ipliklere
baktı.
“Kral, otomatik bir dokuma
makinesi yapılmasını istiyor. Elle dokumanın hareketini, düzenini, ritmini
çarklara öğretmemizi emretti. Ama ben... bilmediğim bir şeyin makinesini
yapmam. İpliğin huyunu, dokuma yöntemlerini ve desen vermeyi öğrenmek
istiyorum.”
Tira sessizce kızlarına baktı; Mira’nın gözleri
merakla büyümüştü, Nila’nın parmakları ipliğe dolanmıştı. Kadın, sonra tekrar
konuklarına döndü.
“Bu tezgâh sır saklar, Sabni. Her
ilmek, elin niyetini taşır. Çarklara sabrı öğretebilir misin?”
Sabni hafifçe başını eğdi, ”Sabrı değil,
düzeni öğretmek istiyoruz,” dedi. ”Ama düzeni anlamak
için önce sabrı görmek gerekir. Bunun için buradayız.”
Tira’nın gözlerinde kısa bir düşünce parladı. Sonra
başıyla onayladı.
“Peki. Ama burada her şeyin bir
sırası vardır. Önce gözle bakılır, sonra sorulur. Dokunmak için izin alınır.”
Sabni hemen döndü, arkasındaki gençlere baktı.
“Horem, Kebi. Duyduğunuz gibi.
Gözle bakacağız, eller susacak.”
İki çırak bir ağızdan başlarını eğdi.
“Emredersiniz, usta.”
Tira hafifçe gülümsedi. ”O hâlde yer bulun.
İlk derste yalnızca gözlerinizi kullanacaksınız. Dokumayı izleyin; çünkü ipliği
anlamak, sabrı okumaktan geçer.”
Üç adam, tezgahların kenarındaki tahta taburelere
oturdu. Tira yeniden tezgâhına döndü, kızlarına işaret etti:
“İra, çözgüyü ger; Mira, atkıyı
geçir; Nila, düğümü unutma.”
Tezgâhın sesi tekrar yükseldi: tak-tak, çek,
tak-tak... Sabni ve çırakları büyülenmiş gibi izliyordu. Her atkı ipliği
arasında düzenli bir ritim, her harekette fark edilmeden geçen bir bilgelik
vardı.
Sabni içinden, neredeyse fısıltı gibi bir şey söyledi:
“İnsan eli... evrenin ilk
makinesi.”
İra duymuştu. Ama sadece gülümsedi.
29.3.
Tezgâhın Sırrı
Atölyede ipliklerin sesi yankılanırken, Sabni’nin
gözleri bir an bile Tira’nın ellerinden ayrılmadı. Kadının parmakları iplerin
arasından geçiyor, mekik bir sağa bir sola kayarken kumaşın deseni yavaş yavaş
beliriyordu. Sanki elleri konuşuyor, iplikler cevap veriyordu. İlk gün sadece
izleyerek bitti.
Ertesi gün Tira başını kaldırdı, Sabni’nin dikkatli
bakışlarını fark etti.
“Yalnızca izlemekle olmaz,” dedi. ”Tezgâhın
dilini öğrenmek istiyorsan, ipliği eline alman gerekir.”
Sabni şaşırdı. ”Ben... izinli miyim?”
Tira gülümsedi. ”Sana şimdi izin veriyorum.
Otur.”
Sabni, ahşap tezgâhın önüne geçti. Ellerini ipliğe
uzatırken çekingen davrandı.
Tira arkasında durdu, sessizce onun ellerini yönlendirdi.
“Çözgü iplikleri dikeydir,” dedi
Tira, ipliklerin arasına parmağını sokarak.
“Atkı ipliği yatay geçer. Ama
unutma; ipliklerin altından ve üstünden geçerken, her seferinde biri yer
değiştirir. İşte o hareket, kumaşın kalbidir.”
Sabni başını eğdi, dikkatle ipliği geçirdi.
İlk seferde iplik karıştı, bir düğüm oluştu. Horem
hemen ileri atıldı ama Tira eliyle durdurdu.
“Hayır, dokunma. Kendi hatasını kendi görsün.”
Sabni düğümü çözmeye çalıştı, ipliği çekti ama fazla
gergin tutunca bir çözgü koptu.
Tira derin bir nefes aldı, ama yüzü sertleşmedi.
“Gördün mü? İşte sabır burada
başlar,” dedi. ”Makinen fazla gergin tutarsa,
iplerini koparır.”
Sabni ellerini yavaşlattı. İkinci denemesinde ipliği
nazikçe geçirdi, mekiği uzattı. Ahşap sesleri birbirine karıştı (tak, çek,
tak...) Tezgâh, sanki onu kabul etmişti.
Tira başını salladı. ”İşte şimdi oldu. Bak,
iplikler birbirine küs değil artık. Uyumu buldular.”
Sabni sessizce dokuduğu kumaşa baktı, sonra Tira’ya
döndü.
“Bu hareketi makine tekrar
edilebilir,” dedi düşünceli bir sesle. ”Eğer her
çözgünün yerini bir dişliye denk getirirsek...”
Tira hafifçe gülümsedi, ”İplikleri saymaya
kalkma Sabni. Onlar sayılmak için değil, hissedilmek için var.”
Sabni derin bir nefes aldı. ”Ama belki de
tek tek hissetme yerine makine çözgü ve atkı arasından bir hamlede bir ip
fırlatıp geçirebilir. Hayır en iyisi bir pedala basar, çözgü
iplerinin yarısı yukarı, yarısı aşağı hareket eder. Bir sıra bir hamlede
dokunur. ”
Kadın onun gözlerine baktı; ne alay ne küçümseme vardı
o bakışta, sadece sessiz bir merak.
“Belki bir gün,” dedi, ”ama önce şu kumaşı
bitirelim.”
Tezgâhın sesi yeniden başladı. Bu kez iki el; biri
zanaatkârın, biri mühendisin, aynı ritimde hareket ediyordu. Ve o anda,
gelecekte doğacak otomatik dokuma makinesinin ilk adımı atılmıştı.
29.4. Atölyede
Gelen İlham
Sabni, Tira’nın tezgâhındaki çözgü ve atkı
ipliklerinin hareketini dikkatle izledikten sonra kâğıdına çizimler yapıyordu.
Yanında öğrencileri Horem ve Kebi de duruyordu.
“Bakın,” dedi
Sabni, parmağını çözgü ipliklerinin üstünden geçirdi. ”Tira
parmağıyla çözgünün bir kısmını yukarı, bir kısmını aşağı açıyor. Atkıyı o
açıklıktan geçiriyor. Eğer bu hareketi tek bir kol ile tekrar edersek, her sıra
bir hamlede dokunmuş olur.”
Horem kaşlarını çatarak sordu: ”Ama tek
kol, tüm çözgüyü nasıl kaldıracak? Bazı ipler geriliyor, bazıları sarkıyor.
Gerilim farklı.”
Kebi hemen ekledi: ”Belki kolun ucunda
küçük ‘ayırıcılar’ olabilir. Her hamlede hangi iplerin yukarı, hangilerinin
aşağı gideceğini mekanik olarak ayırır.”
Sabni başını salladı: ”Evet, işte tam da bu
noktada çözgü ve atkının ritmini anlamamız gerekiyor. Tira’nın parmakları ve
pedalı, bu ritmi bize gösterdi. Şimdi bizim makinemiz, bu ritmi kollar ve
dişlilerle taklit edecek.”
Horem bir hamle yaptı, bir çubukla ipleri yukarı aşağı
hareket ettirir gibi gösterdi: ”Şu kol tüm sıraları açıp kapayacak,
atkıyı fırlatacak. Sonra geri gelecek ve bir sonraki sıraya geçecek. Ama her
hamle doğru sıralamada olmalı, aksi takdirde desen bozulur.”
Kebi not aldı: ”O zaman her kolun hareketi
bir sıra demek. Makinenin hızını artırmak için birden fazla kol düşünebiliriz,
ama önce tek kolu kusursuz yapmalıyız.”
Sabni, çizimlerini işaret ederek başını salladı: ”İşte
plan bu. Bugün Tira’dan öğrendiklerimiz sadece iplerin nasıl geçtiği değil;
sabrın ve ritmin kendisi. Makine, sadece mekanik bir kopya değil, dokumanın
ruhunu da taşımalı.”
Horem ve Kebi sessizce başlarını salladılar.
Atölyedeki iplerin kokusu, tahtaların gıcırtısı ve Tira’nın sabırlı sesi hâlâ
kulaklarındaydı. Her biri bir sonraki hamleyi, bir sonraki çizgiyi hayal
ederken gözlerinde küçük bir parıltı belirdi: Bir gün bu makineyi gerçekten
hayata geçireceklerdi.
29.5.
Prototip Makinenin Yapımı
Sabni atölyede kolları sıvadı, Horem ve Kebi
yanındaydı. Tahta ve basit mekanik parçaları, tekerlekleri, çubukları ve ip
geçirme düzeneklerini bir araya getirmeye başladılar.
“Her çözgü ve atkıyı tek bir
hamlede geçirecek bir kol tasarlamalıyız,” dedi
Sabni, çizim tahtasına hızlıca eskizler yaparken. ”Kol, sırayı takip
etmeli ve ipleri karıştırmadan geçirmeli. Bir hata bütün kumaşı bozabilir.”
Horem bir çubuğu uygun boyutta kesti, Kebi ise küçük
tahta dişlileri yerleştirdi. Sabni her parçayı dikkatle monte ediyor, kol
hareketlerini prova ediyordu:
“Bakın, kol bir hamlede bir sıra
ipliği atıyor. Ama önce ritmi ve iplerin yönünü doğru hesaplamalıyız. Aksi halde
atkı ipi çözgüye takılır.”
Saatler boyunca tahta parçalar kesildi, delikler
açıldı, çubuklar birbirine bağlandı. Her hata Sabni’yi ve çırakları tekrar başa
döndürüyordu. Sabni sabırlı ama kararlıydı:
“Yapabiliriz. Her hamlede tek
sıra, tek atkı. Basit gibi görünüyor ama mekanik hassasiyet çok önemli.”
Akşam üzeri, prototip tamamlandığında üçü de terlemiş
ama gülüyordu. Küçük bir ip getirip denemek için hazırlık yaptılar: kol hareket
etti, atkı ipliği çözgü iplikleri arasından sorunsuz geçti.
“İşte! İlk hamle başarılı!” dedi
Horem. Kebi gözlerini parlatırken, Sabni prototipe hafifçe dokundu: ”Henüz
mükemmel değil, ama çalışıyor. Şimdi atölyeye götürüp, gerçek dokuma alanında
test edeceğiz.”
29.6.
Dokuma Atölyesinde Prototip
Ertesi gün Sabni, Horem ve Kebi, bahın erken
saatlerinde atölyenin taş kapısına vardılar. Kebi, iki kişi zor taşıyacak
büyüklükteki tahta sandığı sırtında getiriyordu. Tahta tekerlekler
ve çubuklarla yapılmış ilk prototip dokuma kolunu atölyeye getirdi. Horem
kapıyı nazikçe itti.
İra, Mira ve Nila, tezgâhlarının başında ipleri
düzenlerken birden çığlık attılar:
“Ne bu?”
Tira gülerek başını Sabni’ye çevirdi: ”Misafirimiz
yine geldi.”
Sabni gülümsedi: ”İzin var mı, usta
Tira?”
Tira, ipleri çözmekle meşguldü. Başını kaldırıp
gülümsedi.
“Buyurun, Kral’ın mühendisleri
gelmiş. Bakalım bugün ne getirdiniz?”
Tahta kapıdan içeriye zar zor sığdırarak, dikkatle
kenara yerleştirdiler.
Sabni eğildi ve prototipi işaret etti: ”Bu,
ilk prototipimiz. Henüz kusursuz değil ama çözgü ve atkıyı tek bir kol
hareketiyle geçirecek şekilde tasarlandı. Şimdi size göstermek için buradayız.”
Sandık yere indirildi. Sabni dizlerinin üstüne çöktü,
menteşeleri açtı. İçinden ahşap, pirinç ve iplerden oluşan küçük bir düzenek
çıktı. Dişliler parlıyordu.
İra şaşkınlıkla ”Bu… tezgâh gibi!” dedi.
Mira kıkırdadı: ”Ama daha havalı duruyor.”
Sabni, makineyi tezgâhın yanına yerleştirdi.
“Bu model bir dokuma sırasını tek
hamlede atıyor. Kol çevrildiğinde ip, çözgülerin arasından geçiyor.”
Horem dikkatle kolu çevirdi. Klik! Mekik
atkı ipliğini aradan geçip yerleşti. Kumaşın minik bir parçası belirdi.
Nila heyecanla alkışladı:
“Gerçekten dokuyor!”
Ama Mira gözlerini kısıp baktı:
“Evet ama sadece düz dokuyor.
Bizim yaptığımız gibi desenli değil.”
Tira başıyla onayladı:
“Doğru söylüyor. Bizim kumaşlarda
bazen her beşinci ip başka renkte, bazen ipler sırayı atlıyor. Bu makine onları
ayırt edemez.”
Kebi hemen defterini çıkardı:
“Yani iplerin bir kısmını
kaldırıp bir kısmını indirerek desen yapıyorsunuz… Belki her çözgü ipini ayrı
bir kola bağlasak?”
Horem atıldı:
“Ya da renkleri farklı ip
yollarına ayırsak!”
İra parmağını çenesine koydu:
“Bir de ipek iplerle keten
iplerin gerginliği farklı, bunu da hesaba katmalısınız.”
Tira gülümseyerek Sabni’ye döndü:
“Görüyorsun, mühendis efendi…
fikir çok, ip çok, sabır daha da çok.”
Sabni başını eğip tebessüm etti:
“Desenli dokuma… evet, bu ikinci
versiyonun adı olacak. Siz anlatın, biz yapalım.”
Kızlar heyecanla birbirine baktılar. Artık sadece dokumacı
değil, desinatördüler.
Atölyede o gün iplerin sesi kadar fikirlerin de ritmi yankılandı.
29.7.
Desenin Sırrı
Gün batımı atölyenin küçük penceresinden içeri
süzülüyordu. Kumaşların üzerinde altın tonlu ışıklar dans ediyor, dokuma
tezgâhının dişlileri uzun bir günün ardından sessizliğe gömülüyordu.
Tira kızlarına seslendi:
“Bugün siz anlatın bakalım, şu
desenleri mühendisler de anlasın.”
Sabni, Horem ve Kebi sıralanmış üç tezgâhın önüne
oturdular. İra, Mira ve Nila’nın yüzlerinde hem heyecan hem ciddiyet vardı.
İra, ipleri eline alıp Sabni’ye gösterdi:
“Düz dokuma kolay. Ama desenli
dokumada bazı çözgü ipleri yukarı kalkar, bazıları aşağı iner. Her atkı ipliği
farklı bir yoldan geçer. Bak…”
İra ipleri tek tek kaldırıp indirirken, Sabni’nin gözleri
iplerin ritminde kayboldu.
“Yani desen, hangi ipin ne zaman kalktığıyla belirleniyor,” diye
mırıldandı.
İra gülümsedi: “Aynen öyle. Desen, bir çeşit sırayla yazılmış bir şarkı gibi.”
Mira söze girdi:
“Eğer o sırayı unutursak, desen
bozulur. O yüzden aklımızda tutarız ya da ipleri belli düğümlerle işaretleriz.”
Kebi not defterine hızlıca yazdı:
“Düğümler… işaretler… belki de
bunu bir şekilde makineye anlatabiliriz.”
Nila, parmağını kumaşın üzerine koydu:
“Ben yıldız desenini çok
seviyorum. Her beş sırada bir ip yukarı çıkıyor, sonra iki sıra düz geçiyor.
Böylece küçük yıldızlar oluşuyor.”
Sabni düşünceli bir şekilde kumaşa baktı.
“Her beş sırada bir değişim… yani
bir düzen, bir tekrar. Eğer bu düzeni bir yere kaydedersek…”
Horem heyecanla lafa girdi:
“Tahta levhaya işleyebiliriz!”
Kebi hemen ekledi:
“Ya da delikler açarız! Her
delik, kaldırılacak bir ipi temsil eder. Delik varsa ip kalkar, yoksa iner.”
Sabni’nin gözleri bir anda parladı.
“Bir desen çizilir, sonra o desen
delikli karta dönüştürülür… Makine kolu çevrildiğinde kartı okur ve ipleri ona
göre hareket ettirir. Deseni karta, kartı kumaşa aktarırız!”
Horem şaşkınlıkla başını salladı:
“Yani makine artık yalnızca
dokumayacak, hatırlayacak…”
İra gülümseyip Sabni’ye baktı:
“Desenlerimizi sen de hep
hatırla.”
O an atölyede bir sessizlik oldu. Güneşin son
ışıkları, ipliklerin arasından geçip Sabni’nin yüzüne vurdu. Tira’nın
kızlarıyla arasında sanki görünmez bir bağ kurulmuştu:
İplerin, fikirlerin ve kalplerin birbirine karıştığı bir bağ.
Sabni yavaşça fısıldadı:
“Bu… ilk defa bir makineye hafıza
kazandırıyoruz.”
Mira heyecanla ellerini çırptı:
“Yani makine desenleri
hatırlayacak! Her desen için ayrı bir kart olacak!”
Sabni başını salladı.
“Evet… artık kumaşlara desen
değil, kartlara düşünce dokuyacağız.”
29.8. Kartların Gecesi
Gece sessizdi. Dışarıda rüzgâr Nil kıyısındaki
sazlıklardan esiyor, uzaklarda köpekler havlıyordu. Sabni’nin atölyesinde ise
yalnızca bir mum yanıyordu. Alev titredikçe, tahtadan oyulmuş dişlilerin ve
yarı tamamlanmış makinenin gölgeleri duvarlarda dev gibi dans ediyordu.
Horem ve Kebi yorgunluktan tezgâhın kenarında
uyuyakalmıştı. Ama Sabni hâlâ masasında oturuyordu. Önünde bir parça ince
bronz levha, birkaç keski, bir iğne ve Tira’nın dokuduğu küçük bir kumaş
parçası vardı.
Kumaşta yıldız desenleri vardı. Sabni parmağını
desenin üzerinde gezdirdi, İra’nın sesi kulağında yankılandı:
“Her beş sırada bir ip kalkıyor,
sonra iki sıra düz geçiyor...”
Mumun titrek ışığında mırıldandı:
“Beş... iki... beş... iki... Yani bir ritim. Ritim,
bir düzen… düzen, bir bilgi.”
Sonra bronz levhaya küçük delikler açmaya başladı. Her
delik, bir ipliğin yukarı kalkması demekti. Delik yoksa ip sabit kalacaktı.
Her bir vuruşla, her bir deliği açarken zihninde bir
düşünce belirdi:
İlk kez, ”bilgiyi sadece makinelerin okuyacağı dilde kaydetmek” fikri
doğmuştu.
Sabni mırıldandı: ”Makine dili”
Sabah olduğunda mum tamamen sönmüştü. Horem uyanıp
gözlerini ovuşturdu:
“Üstat... bütün gece hiç uyumadınız mı?”
Sabni gülümsedi, elinde bronz kartı gösterdi. Üzerinde
küçük delikler bir yıldız deseninin şablonuydu.
“Hayır, Horem. Ama… bu
deliklerdeki dili okuyan makine bugün çalışacak.”
Kebi yaklaşıp kartı eline aldı.
“Bu… makineye desen öğretmenin
yolu.”
Sabni sessizce başını salladı.
“Artık dokumayı eller değil,
delikler yönetecek. Bu bronz levha bir hafıza.”
29.9.
Desenin Doğuşu
Atölyede sabahın ilk ışıkları dokuma tezgâhlarının
arasına sızıyordu.
Tira’nın kızları (İra, Mira ve Nila) ipleri düzenliyor, Sabni, Horem ve Kebi
makinenin yeni eklentilerini test ediyordu. Odanın ortasında metal dişliler,
ahşap makaralar ve bakır tellerle dolu bir masa vardı. Masanın üzerinde ise bir
tomar delikli kart… Desenlerin dili.
Sabni kartı makineye yerleştirdi, kolu yavaşça
çevirdi. Tezgâhın dişlileri döndü, ipler gerildi, bir atkı geçti…
Bir kaç dakika sonra kumaşın üzerinde küçük bir yıldız
belirdi.
Tira gözleri dolu dolu fısıldadı:
“Bu bizim desenimiz…”
Yıldız deseni bittikten sonra Sabni çantasından yeni
bir kart çıkardı:
Sabni (heyecanla): ”Şimdi
Krala hediye edeceğimiz kumaşı dokumalıyız. Bu kart Kralın desenini
dokuyacak. Bu kartta ‘Leopar Deseni’ var. Kral’ın en sevdiği motif.”
Kebi: ”Bu kadar delik açmak için bir
haftamızı harcadık. Umarım makine doğru okur.”
Nila (gülerek): ”Okumazsa da elimize iğneyi
alır, yine biz dokuruz.”
Kebi: ”Hayır. Bu kez krala elde değmeden
dokunmuş ilk kumaşı götüreceğiz.”
Sabni, delikli kartları makinenin üstündeki kızaklara
yerleştirdi. Makine gıcırdadı. Ahşap kolların arasında çözgü ve atkı
ipleri dizilmişti. Sabni elini kaldırıverdi.
Sabni: ”Horem, mekanizmayı döndür!”
Horem: ”Hazırım!”
Bir kol çevrildi. Makine bir hamle yaptı. Bir ip,
çözgüyle atkı arasından fırlayıp geçti. Metal dişliler tısladı. Sonra ikinci
hamle, üçüncü hamle… Ve yavaş yavaş desen ortaya çıkmaya başladı.
İra (nefesini tutarak): ”Bakın! Leopar
deseni… gerçekten beliriyor.”
Mira (heyecanla): ”Bu… bu bizim elimizden
çıkmış gibi!”
Nila (gülerek): ”Hayır leopar canlanıp
çıkacak gibi!”
Sabni makineyi durdurdu, kumaşın kenarını çözgüden
çıkardı. Elini dokundu; yüzeyi pürüzsüz, desen belirgindi.
Sabni: ”Kral’ın huzuruna bunu götüreceğiz.
Sadece bir kumaş değil… Kemet’in geleceği bu.”
29.10.
Sarayda Sunum
Bir hafta sonra, sarayın büyük avlusunda halk
toplanmıştı. Güneş tapınağın altın kubbesine vuruyor, her şey ışıldıyordu. Kral
Karmen tahtında oturuyor, vezirleri yanında sıralanmıştı.
Sabni, Horem ve Kebi içeri
girdi. Arkalarında Tira, kızlarıyla birlikte… Ellerinde uzun, ipek
gibi parlayan bir kumaş vardı. Leopar deseni altın gibi ışıkla
parıldıyordu.
Kral Karmen: ”Bu nedir böyle, Sabni? Yeni
bir dokuma mı?”
Sabni (diz çökerek): ”Yüce Kralım, bu kumaş
el demeden sadece düşünceyle dokunmuştur.”
Kral (şaşkınlıkla): ”Nasıl olur? Eller
dokumazsa kim dokur?”
Horem: ”Bir makine, efendim. İnsan eliyle
yapılmış ama insan eli gibi çalışan bir makine.”
Kral ayağa kalktı. Kumaşı eline aldı, ışığa tuttu.
Desen sanki canlıymış gibi parladı.
Kral (hayretle): ”Bu çizgiler… her biri
aynı aralıkta. Hiç hata yok.”
Sabni: ”Yüce Kral, Usta Tira ve dokumacı
kızları bize sabırla dokumayı ve desenleri öğretti. Onların çizdikleri
desenleri, öğrencilerim Horem ve Kebi ile birlikte kartlara işledik. Her delik
bir bir ipi yönlendirdi.”
Kral: ”Yani kumaş, fikirle dokundu
diyorsun.”
Sabni (saygıyla): ”Evet efendim. Artık el
değmeden desenli kumaş dokunabilir. Hem de günler değil dakikalar içinde.”
Sarayın veziri öne çıktı, elini kumaşın üzerinde
gezdirdi.
Vezir Zekhutem: ”Bu makineler çoğaltılırsa,
Kemet kumaşla dolar.”
Kral Karmen: ”Kumaş bolluğu zenginliktir.
Bu icat, sadece ipleri değil, Kemet'in iç ve dış ticaretini de dokuyacak.”
Kral yüksek sesle emretti:
Kral: ”Sabni, Horem, Kebi! Bu makineleri
gerektiği kadar çoğaltın, her dokuma atölyesine verin. Masraflar hazine
tarafından karşılanacak. Kemet’in kadınları artık elleriyle değil, akıllarıyla
dokuyacak. Hem onların geliri onlarca kat artsın hem Kemet zenginleşsin.”
Kalabalık alkışladı, dokumacı kızlar İra, Mira ve Nila
sevinçle birbirine sarıldı. Tira gözlerinde yaşlarla fısıldadı:
Tira: ”Artık sabırla değil, aklımızla
dokuyacağız.”
Başbilgin Enlil-Hotep:
“Yüce Kralım, her dokuma
atölyesine beş-altı makine vermeliyiz. Ama böyle seri üretim için özel bir
üretim atölyesi kurmamız lazım. Binlerce kartın, çarkların ve çubukların
üretiminde ve yüzlerce işçi çalışmalı. Her biri makinenin bir parçasını
üretecek. Böylece makine üretimi hızlanacak ve Kemet’in tüm atölyelerine
makineler dağıtılacak.”
Kral: ”Evet Başbilgin bu iş
yüzlerce genci iş sahibi yapacak, hem makine hem kumaş üretecekler.”
29.11.
Kemet’in Tekstil Fuarı ve Afrika’ya Yayılan Şöhret
Tira kumaş üretim atölyesinin tam kapasiteyle
çalışmasını izliyordu.
Tira:
“Bakın, kızlar… artık bir hafta
yerine birkaç saatte o kadar kumaş üretiyoruz ki… Kemet’in hazinesi bunu ihraç
ederek daha da büyüyecek.”
İra:
“Ve bütün atölyelerde makineler
kurulacak, her dokuma atölyesinde işler aynı hızda ilerleyecek.”
Mira heyecanla elini kaldırdı:
“Anne… bu demek ki Kemet’in
kumaşları artık sınırları aşacak, diğer ülkelere de gidecek!”
Tira:
“Evet, hatta Afrika ve kuzeyin
soğuk ülkelerinde bile Kemet kumaşlarından bahsedilecek. Kusursuz dokumaları
konuşulacak.”
Nila sevinçle zıpladı:
“Bizim iplerimizle başlayan şey,
tüm dünyayı etkilecek!”
Tira’ya bakarak hafifçe gülümsedi:
“Ve hepsi mühendis gençlere
dokumayı bizim öğretmemiz sayesinde…”
Aylar sonra Kemet’in başkentinde, sabahın erken
saatlerinde büyük bir Tekstil Fuarı kuruldu. Fuarda tüccarlar,
yabancı elçiler ve halk, Kemet’in yeni kumaşlarını görmek için toplanmıştı. Her
dokuma atölyesinden gelen kusursuz kumaşlar, renk ve desenleriyle göz
kamaştırıyordu.
Tüccar Hekma:
“Bakın! Bu desenlerin
kusursuzluğu… öyle bir simetri ve canlılık var ki, adeta sihirli!”
Yabancı Elçi:
“Böylesi bir kaliteyi hiç görmemiştim.
Kemet’in dokumacıları mı yaptı?”
Tüccar gülümseyerek cevap verdi:
“Evet ama artık makinelerle
üretiyorlar. Sadece planlama ve desen kartlarıyla… El değmeden tamamen
otomatik.”
Bu haber hızla yayıldı. Afrika’nın kuzeyinden,
doğusundan ve batısından tüccarlar, Kemet kumaşlarını almak için taleplerini
iletmeye başladı.
O andan sonra, tüm Afrika ve ötesi, Kemet kumaşlarının
mükemmelliğini konuşur olmuştu. Her şehir, her pazar, Kemet’in el değmeden
üretilmiş, desenli ve kusursuz kumaşlarıyla dolup taşarken, bu başarının
ardındaki isimler; Tira, İra, Mira, Nila ve Sabni, tarihe adlarını altın
harflerle yazdırmıştı.
29.12.
Aşk Başlıyor
Tira’nın atölyesinde, İra, Mira ve Nila, yeni
makineleri kullanarak desenli kumaşları dokumaya çalışırken Mühendis gençleri
hatırlayıp hafif bir sohbet başlattılar:
İra: ”Bence Sabni en yakışıklısı. Hem
akıllı hem de sabırlı.”
Mira: ”Hayır ya, Horem daha havalı. Mekanik
zekasıyla makineleri kontrol etmesi büyüleyici.”
Nila: ”Ama Kebi de çok şefkatli ve dikkatli.
Ona bakınca kalbim hızlanıyor!”
O sırada mühendisler makine üretim atölyesinde
çalışırken kızları hatırlayıp, birbirlerine açıldılar:
Sabni: ”İra’nın gözlerindeki merakı ve
heyecanı unutamam…”
Horem: ”Mira’nın renk seçimlerine olan
tutkusu… aklımdan çıkmıyor.”
Kebi: ”Nila’nın sabrı ve cesareti…
gerçekten etkileyici.”
Bir hafta sonra Horem atölyeden eve gitmedi. Delikli
kartlardan birini aldı ve Sabaha kadar kumaşın üzerine bir kalp deseni basacak
şekilde ve ”Seni seviyorum. Benimle evlenir misin?” mesajını
programladı. Diğer delikli kartlarla birlikte Tira'nın dokuma atölyesine
gidecek paketin içine yerleştirdi.
Kumaş tamamlandığında, her kız kendi atkısını
incelerken kalp deseni ve küçük yazıyı fark eti:
İra: ”Sabni bana mı yaptı acaba?”
Mira: ”Hayır, kesin Horem bana yaptı.”
Nila: ”Yok yok, bu Kebi olmalı…”
Dokumayı bitiren İra, Mira ve Nila, birbirlerinden
habersiz olarak eve gitmek yerine mühendislerin atölyelerine yöneldi. Ellerinde
dokudukları kumaşlar vardır; üzerinde kalp deseni ve ”Benimle evlenir
misin?” mesajı gizlenmiştir.
İra, Mira ve Nila atölyelerine gittiğinde, hoşlandığı
mühendise kumaşları gösterir ve her biri teklifi kabul eder. Ancak, mühendisler
biraz şaşkındır:
Sabni, İra’ya bakar ve gülümseyerek:
“Sen mi yaptın bunu? Ben mi
yaptım acaba?”
İra biraz mahcup:
“Şaka mı yapıyorsun? Tabii ki sen
yaptın! Kalp deseni çok güzel.”
Sabni omuz silker:
“Eh, olsun. Önemli olan senin
beğenmen. Benim için sorun yok.”
Horem, Mira’ya bakar:
“Delikli kartlara ben yerleştirmiştim
bu kalpleri… benim yaptığımı nasıl anladın?”
Mira, gülerek:
“Bu yaptığın çok zekice! Bu
mekanik zeka başkasında olamaz.”
Horem, hafifçe başını sallayarak:
“Seni mutlu ettiğim ben de
mutluyum.”
Kebi, Nila’ya bakar:
“Ben mi bu deseni çizdim… yoksa
bir mucize mi oldu?”
Nila, kıkırdayarak:
“Tabii ki sen yaptın, Kebi! Yoksa
böyle güzel olamazdı.”
Kebi, şaşkın ama memnun:
“Eh, o zaman kabul edilmiş demek.
Çok komik, ama çok güzel!”
29.13.
Düğün
O gün, Nil’in kıyısında üç farklı şölen birden
kuruldu. Güneş yükselirken, köyün ortası üç renge bölünmüştü: nil yeşili, gün
batımı kırmızısı ve gökyüzü mavisi. Kumaşlar toprağın üzerine döşenen
tahtaların üzerine serilmiş, akasya dallarıyla örülmüş kemerler her bir çifti
kendi hikâyesinin sahnesine taşımıştı.
Sabni, sırtında timsah derisinden peleriniyle dimdik
duruyordu. Yanında, saçlarına nehir taşlarından ve kuş tüylerinden boncuklar
takılmış İra vardı. Horem’in pelerini aslan yelesinden, Mira’nın alnındaki süs
avlanmış bir ceylanın boynuzundan oyulmuştu. Kebi, leopar postu içinde zarifti;
Nila’nın saçlarında ise denizin derin mavisini andıran kabuklar parlıyordu.
Başbilgin Enlil-Hotep, ellerini üç çiftin
üzerinde birleştirdi:
“Nil’in ruhu sizi korusun. Toprak yuvan, gökyüzü şahidiniz olsun. Sabni
ile İra’nın sabrı, Horem ile Mira’nın ateşi, Kebi ile Nila’nın uyumu daim
olsun.”
Davullar çalmaya başladığında hava titredi. Üç farklı
ritim, üç farklı kalp atışı gibi yankılandı vadide. Çocuklar meşalelerle döndü,
kadınlar şarkılar söyledi, erkekler ateşin etrafında dans etti. Üç çift aynı
anda ellerini tuttu. Sabni fısıldadı: ”Artık yalnız değiliz.” Horem
gür sesiyle: ”Artık güçlüyüz.” Kebi ise usulca: ”Artık
biriz,” dedi.
29.13.1.Düğün
Konvoyu
Düğün alayı, tarihin en unutulmaz anlarından birine
sahne olmak üzere köy meydana doğru hareket etti. Üç çift, aşklarını
taçlandırmak için Nil’in ötesindeki uçma turizmi sahasına, Kemet’in efsanevi
atsız arabalarıyla gidecekti. Her çift için özel olarak hazırlanan üç araba,
bilginlerin yıllarca süren emeğiyle Tina'nın evi önünde parıldıyordu: Cinat,
Buharat, ve Petrolat.
Sabni ve İra, Cinat’ın
elektrikle titreyen gövdesine adım attı. Nefrakaet’in mucizesi, mıknatısların
ve kurşun akülerin görünmez dansıyla hareket ediyordu. Araba, nil yeşili
kumaşlarla süslenmiş, tekerlekleri her dönüşte cızırdayarak köy yolunda
süzüldü. İra, saçındaki tüyler rüzgârda dalgalanırken Sabni’ye gülümsedi: ”Bu
cinler, aşkımız kadar hızlı!”
Horem ve Mira, Buharat’ın
buhar bulutları arasında yerini aldı. Tefnut’un dev arabası, gün batımı
kırmızısına boyanmış, pistonların ritmik çınlamasıyla ilerliyordu. Buhar
kazanından yükselen sıcak dumanlar, çiftin etrafında bir sis perdesi oluşturdu.
Horem, Mira’nın elini sıkıca tuttu: ”Ateşimiz bu arabayı bile yakar!” Mira
kahkaha attı, dumanlar arasında gözleri parlıyordu.
Kebi ve Nila, Petrolat’ın
aynalı gövdesine yerleşti. Nabu-ser’un petrol mucizesi, gökyüzü mavisi
ipeklerle kaplanmış, içten yanmalı motorunun gücüyle titredi. Yükselen gaz
dumanları arasında motorun derin homurtusu yankılandı. Kaportası adeta bir
yıldız gibi parlıyordu. Patlamalarla sallanırken araba ilerledi. Nila, Kebi’ye
fısıldadı: ”Aşk gücüyle çalışan atsız arabayı ilk ben yapacağım” Kebi
gülümseyerek arabaya bindi.
Köy yollarında üç araba, toz ve duman bulutları
arasında birbiriyle yarışır gibi ilerledi. Seyirciler, yol kenarlarında
dizilmiş, alkışlar ve şarkılarla çifti selamladı. Cinat’ın cızırtısı,
Buharat’ın homurtusu ve Güneşat’ın kanat sesleri, köyün taşlarında bir senfoni
gibi yankılandı. Nil’in suları, bu görkemli geçidi yansıtarak üç rengi
birleştirdi: yeşil, kırmızı, mavi.
29.13.2. Üç
Balonun Dansı
Uçma turizmi sahasına vardıklarında, meydan bir başka
mucizeyle doluydu. Üç dev balon, her biri çiftlerin renkleriyle süslenmiş,
gökyüzüne yükselmek için hazır bekliyordu. Isıtılan hava, kumaşları şişiriyor,
ipler gergin bir şekilde zemine tutunuyordu. Seyirciler, bu manzarayı
hayranlıkla izlerken nefeslerini tuttu.
Sabni ve İra, nil yeşili balona
adım attı. Balonun sepeti, nehir taşlarıyla süslenmiş, kuş tüyleriyle
çevriliydi. İpler çözüldüğünde, balon hafifçe sarsılarak gökyüzüne yükseldi.
İra, Nil’in parıldayan sularına bakarak fısıldadı: ”Sanki nehrin
ruhu bizi göklere taşıyor.” Sabni, elini omzuna koydu: ”Bu
bizim sabrımızın zaferi.”
Horem ve Mira, gün batımı
kırmızısı balona yerleşti. Balonun kumaşı, ateşin dansını andırıyordu; alevler
sepetin altındaki ocağı beslerken, çiftin tutkusu adeta balonu daha hızlı
yükseltiyordu. Horem, Mira’yı kucakladı: ”Bu ateş, gökyüzünü bile
fetheder!” Mira, gülerek yıldızlara işaret etti: ”O
zaman yıldızları da yakalayalım!”
Kebi ve Nila, gökyüzü mavisi
balona tırmandı. Balonun sepeti, deniz kabukları ve mavi ipeklerle kaplıydı.
İpler çözülürken, balon zarifçe süzüldü, adeta Nil’in sularını gökyüzüne taşıyordu.
Kebi, Nila’nın elini tuttu: ”Birliğimiz, göklerin sonsuzluğunda.” Nila,
gülümseyerek ufka baktı: ”Ve bu mavi, bizim sonsuzluğumuz.”
Üç balon, Nil’in üzerinde süzülürken, seyirciler
aşağıda çığlıklar ve alkışlarla coşkuyu doruğa taşıdı. Balonlar, güneşin
ışığında parıldayan üç mücevher gibi gökyüzünde dans etti. Yeşil, kırmızı ve
mavi, Nil’in sularında yansıyarak birleşti; sanki nehir, bu üç aşkı gökyüzüne
taşımış, efsanelere kazımıştı.
29.13.3. Efsaneye
Dönüşen Gece
O gece, köy meydanına geri dönen çiftler, ateşlerin
etrafında dans eden kalabalıkla karşılandı. Davullar yeniden çaldı, üç ritim
birleşerek vadide yankılandı. Nil’in suları, üç aşkın hikâyesini yansıttı:
Sabni ve İra’nın sabırlı yeşili, Horem ve Mira’nın tutkulu kırmızısı, Kebi ve Nila’nın
uyumlu mavisi.
Başbilgin Enlil-Hotep, elindeki asayı havaya
kaldırdı: ”Bu düğün, sadece bir birleşme değil, insan aklının ve
aşkın zaNil-7ir. Atsız arabalarla yeryüzünü, balonlarla gökyüzünü fethettiniz.
Artık bu gece, Nil’in efsanelerine kazındı!”
Seyirciler, meşaleleri sallayarak şarkılar söyledi. Üç
çift, elleri birbirine kenetlenmiş, gökyüzünden yeryüzüne uzanan bir hikâyenin
kahramanları olarak duruyordu. Nil, o gece üç rengi yansıttı; sanki nehir bile
bu üç aşkın tanığı olmuş, üç hikâyeyi aynı ışıltıda birleştirmişti.
...
29.14.
Sahara & Nil-7 Diyaloğu (M.S. 8000)
Sahara:
“Yani… ilk bilgisayar bir dokuma
tezgâhı mıydı Nil-7?”
Nil-7:
“Evet. Delikli kartlar sayesinde
makine hangi ipi kaldıracağını ‘hatırladı’. Aynı fikir daha sonra da bilgisayarlarda
kullanıldı.”
Sahara:
“Peki ama… o zaman makine
düşünmüş mü sayılır?”
Nil-7:
“Hayır. Henüz düşünmüyordu.
Sadece bir şarkının notalarını takip eden müzik kutusu gibiydi. Ama ilk defa,
bir makine kendi davranışını bir desenle belirlemeyi öğrendi.”
Sahara:
“Nil-7, senin içinde böyle
delikli kartlar var mı?”
Nil-7 (hafif bir gülümsemeyle):
“Delikli kart mı? Hayır Sahara.
Benim mimarim, sentetik sinapslarla örülmüş. Nöromorfik çekirdeğim, kuantum
dolanıklıkla çalışan DNA-işlemcili hafıza modülleriyle entegre. Veri kaybı
değil, veri evrimi yaşanır içimde. Her bit, biyolojik kodla rezonansa girer.”
Sahara:
“Sabni’nin makinesi bir kumaş
dokudu. Senin hikâyelerin de düşünce dokuyor. Ben bir gün kendi desenimi
dokuyabilir miyim Nil-7?”
Nil-7:
“Evet, Sahara. Zamanın kumaşı
hâlâ dokunuyor. Kimi insanlar iplikle, kimileri kelimelerle, kimileri de ışıkla
dokur. Sen hangisini seçeceksin, o desen sana ait olacak.”
30.1. Kral
Karmen’in Büyük Halk Hitabı
Güneş, Memfis’i altın ışıklarla sarmıştı. Nil’in
suları masmavi ışıldıyordu. Nil kıyısındaki büyük meydan sabah güneşiyle
parlıyordu. Davullar çalıp, borazanlar ötmeye başlayınca halk, bronz dişlilerle
süslenmiş yeni saat kulesinin gölgesinde toplanmaya başladı.
Kral Karmen, altın işlemeli leopar postlu pelerinine sarınmış kaftanıyla,
fildişi asasıyla platformun basamaklarını çıktığında davullar ve halkın
gürültüsü sustu. Gözleri kalabalığın üzerinde dolaştı. Güneş, yüzündeki
çizgilere asalet gibi vuruyordu. Kral'ın sesi, meydanda yankılandı:
"Ey Kemet’in halkı! Nil’in
evlatları! Sizler, bu toprağın bereketi, bu nehrin ruhusunuz. Bugün, geçmişin
zincirlerini kırdığımız, geleceği ellerimizle inşa ettiğimiz bir çağın
şafağında toplanmış bulunuyoruz. Krallığımızın dönüşümünü anlatmak için
buradayım. Zira Kemet, artık sadece taş ve kum değil; akıl ve bilginin
vatanıdır!"
Kalabalıktan bir uğultu yükseldi, sonra çığlığa
dönüştü. Bir kadın ”Yaşa Karmen!” diye bağırdı, binlerce
ağız tekrarladı.
"Rahipler, tanrıların
kökenlerini uydurma masallarla süsledi. Komik ve absürt hikâyelerle ruhlarımızı
köleleştirmeye kalktılar. Ama biz hakikati seçtik! Rahipler itiraf etti:
Tanrılar, sahte masallardan ibaret! Kemet, yalanlarla değil, bilimin ışığıyla
yükselecek!"
Meydan kahkahaya boğuldu. Çocuklar ellerini havaya
kaldırarak ”Hakikat!” diye bağırdı. Rahiplerden
biri yüzünü yere çevirdi.
"Bilginlerimizi,
ustalarımızı, gök gözlemcilerimizi bir araya getirdim. Onlar, yeryüzünün ve gökyüzünün
geleceği için çalışıyor. Sihirbazlar, numaralarının optik illüzyonlar, mekanik
düzenekler ve kimyasal hileler olduğunu itiraf etti. Astrologlar, burçların
yıldızlardan değil, komşuların, akrabaların davranışlarından uydurulduğunu
kabul etti. Piramitlerin ölüleri göğe taşıyacağı yalanını savunan rahipler
sustu! Çünkü göğe yükselmenin yolu taş yığınları değil, bilimdir! Canlıyken
gökyüzüne ulaşmanın tek yolu, aklın kanatlarıdır!"
Halk coşkuyla ”Bilim!” diye
bağırdı. Dokumacı kızlar yıldız desenli kumaşlarını kaldırdı. Bir
kadın, ”Piramitler değil, aklımız!” diye
haykırdı. Bir astrolog kalabalığın arasında utançla şapkasını çıkarıp yere
koydu.
"İnsanlı Uçurtma Projemizle
göklere dokunduk! Uçma turizmiyle balonlarımız altın ve gümüş yağdırdı. Kemet,
uçurtma ve balonla ‘Uçma Çağı’na adım attı! Petrolü keşfettik, ‘depolanabilir
ateşi’ icat ettik. Buhar, çarkları döndürüyor, yükleri kaldırıyor. Kanatlar
Çağı’nı başlattık, Uçma Sanatının Mektebi’ni açtık. Elektriğin ve manyetizmanın
sırlarını çözdük. Uçma Olimpiyatları’nda gökyüzünü fethettik, ilk roket
denemelerimizi yaptık. Motor Devrimi’ni, Alüminyum Devrimi’ni başlattık. Afrika
Birliği’ni güçlendirdik, Afrika Sanayi İşbirliği Teşkilatı’nı kurduk. Roketli
Uçuş Sanatı’nı keşfettik, daha güçlü yakıtlar bulduk, dev roketler yaptık.
Teleskoplarımızla yıldızları, mikroskoplarımızla mikro dünyaları keşfettik.
Göğün sınırının başladığı Karman hattına ilk kadın astronotumuzu gönderip
dünyanın yuvarlak olduğunu ispatladık!"
Meydan gök gürültüsü gibi yankılandı. Meydanda
yankılanan alkışlar kulakları sağır etti. Gençler, ”Gökyüzü
bizim!” diye bağırdı. Bazıları sevinçten yere kapanıp dua
etti; kimileri göğe ellerini uzatıp ağladı. Rüzgâr, kalabalığın ”Karmen!
Karmen!” nidalarını Nil’in ötesine taşıdı. Bir çocuğun sesi
duyuldu: ”Ben büyüyünce mikroskopçu olacağım.”
"Otomatik Mekanikler Çağı’nı
başlattık. Her şehre, zamanı kusursuz ölçen Saat Kuleleri diktik. Hesap
makineleriyle kâtiplerin hatalarını düzelttik. Otomatik Dokuma Devri’yle
kumaşlarımız Afrika’yı fethetti. Tekstil Fuarı’nda Kemet’in şöhreti sınırları
aştı; kumaşlarımız, el değmeden dokunan desenleriyle dünyayı büyüledi!"
Halk, Kemet'in rengarenk kumaşlarını havaya fırlattı.
Tüccarlar, ”Kumaşlarımız dünyayı sardı!” diye gözyaşlarını
sildi. Çocuklar dans ederek, renkli ipler salladı. Meydan renk ve coşkuyla
doldu.
"Bugün, Kemet sadece bir
krallık değil, bilimin, aklın ve insan ruhunun zaNil-7ir. Sizler, bu çağın
mimarlarısınız. Birlikte, gökyüzünü, yıldızları, hatta evrenin sırlarını ele geçireceğiz!
Nil’in bereketi, aklımızın ateşiyle birleşti. Kemet, insanlığın geleceğini
dokuyor!"
Bu sözlerle birlikte, meydan patlayan bir dalga gibi
ayağa kalktı. İnsanlar bağırıyor, ağlıyor, alkışlıyor, kimileri yere
kapanıyordu. Kral elini kalbine koydu, gözleri doldu. Rüzgâr konuşmanın son
kelimelerini aldı, Nil’in ötesine taşıdı. Var gücüyle haykırdı:
“Bütün bunları birlikte yaptık… Siz,
ben, bilginlerim, işçilerim, kadınlarım, çocuklarım… Biz, insan aklının
kanatlarını açtık. Artık taş yığınlarına eğilmiyoruz. Taşlar ve metaller bize
hizmet ediyor… Ve bir gün… hep birlikte göğe çıktığımızda, yıldızlara
vardığımızda, Orada diyeceğiz ki: ‘Biz, Kemet halkıydık. Yalanlara değil,
hakikate inandık!’”
Meydan, alkışlar ve sevinç çığlıklarıyla doldu. Çocuklar
kumaşları salladı, kadınlar ve erkekler meşaleleri havaya kaldırdı. Davullar
yeniden vurdu, alkışlar saat kulesinin çan sesine karıştı. Nil’in suları,
coşkuyu yansıttı; Kemet, yeni bir çağın eşiğinde parlıyordu.
Kalabalık hep bir ağızdan şarkı söylemeye
başladı.
(Kemet Halk Ezgisi - M.Ö. 3072)
Mademki bu karanlıkta sen bize ışık oldun, Mademki
yıldızları sen yere indirdin,
Mademki korkuların zincirini kırdın, Artık biliriz, kurtuluş senin yolundadır.
Senin yolunda, Kralım,
Senin yolunda!
Dönüşü yok, inan bana,
Birlikte olan aşkımızın!
Senin yolunda,
Senin yolunda!
Mademki yalanları susturdun,
Taş değil, akılla göğe yükseldin,
Mademki rüzgârı çarka çevirdin,
Ateşi depolayıp bize umut verdin!
Senin yolunda, Kralım,
Senin yolunda!
Dönüşü yok, inan bana,
Bilime olan aşkımızın!
Senin yolunda,
Senin yolunda!
Mademki göklere bizi gönderdin,
Dünya döndü, biz gördük Kralım!
Mikroskopla küçüğü büyüttün,
Evreni anlamak için kalbimizi büyüttün!
Senin yolunda, Kralım,
Senin yolunda!
Dönüşü yok, inan bana,
Kemet’e olan aşkımızın!
Senin yolunda,
Senin yolunda!
(Koro - binlerce kişi tek sesle)
Güneş doğar adınla, Nil taşar inancınla!
Gökleri açtın, zinciri kestin!
Kral Karmen, Kemet’in nefesi!
Hep senin yolunda, hep senin yolunda!
Yorumlar
Yorum Gönder
Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlarda paylaşın!