3. YENİ SAHARA ÖNSÖZ: Sahra Çölü, bugün dünyanın en kurak ve geniş çöl alanlarından biridir; ancak yaklaşık 15.000 ila 5.000 yıl önce bu topraklar göllerle dolu, otlaklarla kaplı ve yaşamla iç içe bir ekosisteme sahipti. Bu dönem, “Afrika Nemli Dönemi” olarak bilinir. Dünya'nın eksen hareketleri (Milankoviç döngüleri) sonucu yağışlar artmış, Sahra'da geçici nehirler, göller ve verimli tarım alanları oluşmuştur. Arkeolojik buluntular, kaya resimleri ve yerleşim izleri, bu dönemde insan topluluklarının su kaynakları etrafında geliştiğini göstermektedir. Bilimsel veriler, bu yeşillenmenin yaklaşık her 21.000 yılda bir tekrarlandığını öne sürüyor. Eğer küresel ısınmanın etkileri kontrol altına alınabilir ve iklim sistemleri doğal döngüsüne dönebilirse, Sahra’nın bir sonraki yeşil döneminin yaklaşık M.S. 8000’li yıllarda gerçekleşmesi beklenmektedir. B ÖLÜM 1: BARDAWİL LOTUS ŞEHRİ (M.S. 7990) Sina'nın kuzey kıyısında, Akdeniz'in sonsuz maviliğiyle çölün soluk sarısı arasın...
Şu an bir dergi editöründen gelen reddedilme e-postasını okuyorum. Görünüşe göre edebiyat dünyasının “ilk yayınlanma” kuralı, Mars’taki kum fırtınalarından daha acımasız.
Olay şöyle: “Sayın yazar, hikayeniz harika ama bunu zaten bloğunuzda paylaşmışsınız. Bizim için ölü bir metin bu. İyi günler.”
Harika. Demek ki kendi bloğumda yazmak, dijital bir kara deliğe ekmek kırıntısı atmak gibiymiş. Ama dürüst olalım, o yazıları koyarken tek düşündüğüm şey buydu: Yazmazsam patlayacaktım. Her sabah kahvemi alıyor, bilgisayarın başına geçiyor ve kelimeleri birer devre şeması gibi birbirine bağlıyorum. “Kim okuyacak bunu?” diye soruyorum. Cevap genelde: “Muhtemelen hiç kimse.” Ama yazıyorum işte. Kelimeler ekranda belirdiğinde, en azından o an için, yaşadığımı kanıtlayan bir telemetri alıyorum.
Bloğumun kontrol paneline bakıyorum. Yeni bir şey paylaştığımda grafik zıplıyor. Birkaç gün boyunca “Vay be, birileri buraya bakıyor” diyorum. Sonra ne oluyor? Grafik, bir astronotun oksijen seviyesi gibi hızla düşüşe geçiyor. Yazı alt sayfalara kayıyor, arşivlerin tozlu raflarında kayboluyor ve bam! Sessizlik.
Aylarca, yıllarca kimse tıklamıyor. Unutuluyor.
Dergiye girseydim ne değişecekti? Belki bir hafta boyunca bin kişi okuyacaktı. Sonra o dergi de bir sehpanın altında unutulacaktı. On bin yıl önce mağara ateşinin başında hikaye anlatan o mağara adamından ne farkım var? Onun sesi rüzgarda kayboldu, benimkisi sunucu veri tabanlarında.
Ama bir saniye. Burada bir mantık hatası var.
Sonsuzluk, bir yazının bin yıl boyunca “trend” olması değil. Sonsuzluk derinlemesine üretmek. Derinlik arzusu bende var mı? Var. O zaman sorun çözüldü demektir.
Kelimelerim görünmez olabilir. Google indekslerinde 500. sayfaya düşmüş olabilirim diyordum. Keşke öyle olsa. Gerçek daha ironik. Google beni indekslemiyor bile.
Dizine eklenen sayfa: 0.
Sanki hiç yazmamışım. Sanki o kelimeler sunucunun karanlık bir köşesinde, kendi kendine yankılanıyor. Varlar ama bulunamıyorlar. Taranmış ama kabul edilmemiş. Keşfedilmiş ama dizine eklenmemiş.
Ne tuhaf.
On bin yıl önce mağara duvarına çizilen bir bizon resmi, bugün hâlâ görülebiliyor. Benim yazdıklarım ise dünyanın en büyük arama motoru tarafından bile tanınmıyor.
Ama belki mesele tanınmak değildir.
Belki mesele, yazının var olmasıdır. Tanınmadan da var olmak. İndekslenmeden de iz bırakmak.
Belki sonsuzluk, arama sonuçlarında görünmek değil; yazdığın cümlenin içinde derinleşmektir.
Belki bir gün bloğumun kuytu köşesinden bir hikaye fırlayıp milyonlara ulaşır. Belki ulaşmaz. Ama kritik veri şu: Yazdığım sürece sistem çalışıyor. Yazdığım sürece, bu ıssız dijital gezegende hâlâ hayattayım.
Yazmak sadece görünmek değil. Yazmak, varlığını sessizce evrenin koduna işlemek.
Şimdi e-postayı siliyorum ve yeni bir dosya açıyorum. Anlatacak bir hikayem daha var. Bu seferki… bu seferki gerçekten çok sağlam olacak.
Bu bloğumda paylaşılacak mükemmel bir yazı. Sanki hem kendim için hem de okuyucu için bir manifesto gibi...
Yorumlar
Yorum Gönder
Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlarda paylaşın!